İçeriğe atla
Ankebût 35Cüz 20 · Sayfa 400

Ankebût Sûresi 35. Âyet

العنكبوت

Sohbete sor

Velekad teraknâ minhâ âyeten beyyineten likavmin ya'kilûn(e)

Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavm için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık.

Ankebût Sûresi

“Velekad teraknâ minhâ âyeten beyyineten likavmin ya’kilûn(e)” (29/35) Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavm için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık. (29/35)


Yolumuza Fusûs’ûl Hikem ile devam edelim,

Ve Lût (s.a.)ın "rükn-i şedîd" ile kasd ettiği şey "kabile" ve "Eğer size karşı benim kuvvetim olaydı" (Hûd, 11/80) kavliyle kasdettiği şey dahî, "mukavemet"tir; ve o da, burada hassaten beşerden himmettir. Binâenaleyh Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Lût (a.s.)ın (Hûd, 11/80) dediği o vakitten, ya'nî o zamandan beri bir peygamber ba's olunmadı, illâ Resûlullah (s.a.v.) ile Ebû Tâlib gibi, kendi kavminden bir cemâat ve onu himaye eden bir kabile içinde ba's olundu (2).


Ve "Eğer benim size karşı kuvvetim olaydı" ta'bîriyle de mukavemeti kasdetti. Yani iki şekilde ızharda bulundu biri kabilem olsaydı, biri de kuvvetim olsaydı. Ve kuvvet dahî, bu mertebe-i şehâdette, hassaten beşerden sudur eden himmetten ibarettir. Yani beşerden meydana gelen gayret himmettir. Veyahut "kuvvet" ta'bîri, başka mahallerde, bilâte'vîl "kuvvet" ma'nâsında müsta'mel ise de, yani tevilsiz kullanmak ise de burada ya'nî cenâb-ı Lût'un kelâmında "himmet-i beşer" ma'nâsına getir. Yani beşerin himmeti, beşerin kuvveti manasına gelir.

Lût (a.s.)ın kelâmının hakikat lisânı ile olan îzâhı budur ki: Ben henüz fenâ-fillah makâmındayım; ve bu makamda kendi nefsim ile Hakkın vücudunda yok olmuş bulunduğum için, sadece yoklukla vasıflandım.

Binâenaleyh bende himmet ile tasarruf yoktur; ve eğer bu makamdan bakâ-billah makamına intikâl edip, bende ilâhi esmaların tüm eserleri fiilen zahir olsa idi, o esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun kuvvetiyle tasarruf ederek îcâd ve i'dâma himmet ederdim. Yani kavmime karşı bunları kullanırdım Ve rükn-i şedîd olan kabileye iltica etmekle, o mazharların kuvvet ve şiddeti derecesinde, Hakk'in fiili dahî, kavî ve şiddet olarak zahir olurdu.

Eğer bakabillahta olsaydı, kendisi fenafillahta olduğundan zaten yok hükmündedir. Ma'lûm olsun ki, fenâ-fillah makamı, (bakın bu çok güzel bir izahtır) fena fillah dediğimiz zaman ne anlıyoruz biz, Hakk’ta fani olduğumuzu anlıyoruz, Bakabillah dediğimiz zaman Hakk ile baki olmayı anlıyoruz. Bu anlayış beşeriyet yönü itibariyledir, yani bireyin üstündeki yaşantısı itibariyledir. Bir de bu genel âlemlerdeki bütün âlemin fenafillah hükmüne hani 40/16

li menil Mülkül yevm, Lillahil Vahıdil Kahhar;ifadesi ile belirtilen Fenafillah makamının vücûd-i mutlakın vechinden taayyünatın kalkmasından ibarettir. Fenafillah makamı genel olarak bu âlemde, mutlak vücudun varlığından yani yüzünden çehresinden taayyünatın kalkmasıdır. Yani bütün bu âlemlerin kalkması yani aslına dönmesi. Yani kalkması derken yok olup gitmesi demek değildir. 28/88 ayette belirtilen “küllişeyin halukun illeveche her şey helak olacaktır, dediği işte bu Fenafillah mertebesidir.

Zîrâ îcâbât-ı taayyünât olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o hakîkat-ı mutlakanın hicâb-ı cemâli perdesidir. Hani yukarıda da söylediğimiz gibi kişi kesefate doğru geldikçe benliği ve varlığı hicabı artmış oluyor. İşte bunları ortadan kaldırmak fenafillah, aslına dönerek kaldırmak fenafillahtır. Kim ki ne kadar kabiliyet ile teçhiz edilmiş ise aklı da o derece gelişmiş olmaktadır, kapasitesi genişlemiş olmaktadır. İşte bu akıl kapasitesi genişlemiş olan kişi bunu dünyevi olarak kullanırsa beşeri olarak kullanırsa dünyada ilerliyor, uhrevi olarak kullanırsa ahiret yolunda ilerliyor, kendini tanıma yolunda çok mesafe kat etmiş oluyor. İşte batının ilerlemesi bu yüzdendir.

Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu bu kabiliyetleri dünyevi yolda kullandıklarından burada ilerlemiş gibi gözükmeleri bu yüzdendir. Aslında bir yere ilerledikleri yoktur. Çünkü bu dünyada ne kadar geniş yer sahibi olurlarsa olsunlar yani toprakları ne kadar genişletirlerse genişletsinler, bu dünya da geçici olduğundan onlar da bu dünyada geçici olduklarından ebediyete göre bu bir sineğin kanat çırpışı kadar bir süreyi tutmaktadır. Ve onlar çok akıllıyız, Dünyanın sahibiyiz, diye ulaşmaya çalıştıkları şey aslında hakikatte yani genel anlamda bir sineğin kanadı kadar ufak bir şeydir. Bütün fezaya bakıldığı zaman bu dünya bir nohut kadar bir yer tutmuyor. Nohut kadar bir yer tutmayan dünya üstünde altı milyar insanın varlığı ne kadar olur.

Zira icabat-ı taayyünat olan bu benlik perdeleri o hakikatı mutlakın hicab-ı cemalidir. Yani cemalinin perdesidir.

Bu taayyün, vahdet-i ıtlâkinın yani mutlak vahdetin tecellîsiyle ortadan kalkınca, gayriyyet perdeleri de aradan yükselmiş olur; ve bu mertebede olan kimsenin nazarında taayyünâtın, vehimden ibaret olan gayriyyet-i ârızıyyesi zail olur. Yani arizi olan gayreti ortadan kalkmış olur. Yani taayyünatın vehimden ibaret olan arizi halleri ortadan kalkmış olur.

Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın vücûdundan gayrı tasarruf isnâd edebilecek bir vücûd göremez; yani varlık gene mevcut ama mevcut olan varlığın hakikatini idrak ederek hayal ile vehim ile zan ettiği kuşlar, hayvanlar, şunlar bunlar değil, Allah’ın Zat’ının varlığını idrak eder, işte bu fenafillah mertebesidir. Hakk-ı mutlakın vechinden taayyünat perdelerinin kalkmasıdır ki onları biz var ediyoruz taayyünat perdelerini. Binâenaleyh kendisi himmet ve tasarruf sahibi değildir. Tabi karşıyı böyle gördüğü zaman bu âlemin içinde kendisi de var olduğundan kendi de aynı durumdadır, kendinde de hiçbir şey bulamaz. Kendinde de fani olmuş olur.

Bu mertebede istersen "Bu vücûd Hak'tır" de, istersen "Ben Hakk'ım" de! İkisi de birdir. Nitekim Gülşen-î Râz'da buyrulur:

“Hüda’dan gayr mevcud yoktur el-Hak.

Dilersen Hak de, istersen Ene'l-Hak" Fakat bu makamdan sonra gelen bakâ-billah makamının hükmü başkadır. Zîrâ bu makam, insân-ı kâmilin makamıdır. Bu mertebe, zât-ı mutlakın kendisini bir mazhar-ı etemde izhâr etmesidir. Yani tam bir mazharda zuhura gelmesidir. Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlakın cismânî ve nûrânî yani hem zahir hem de batın ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerinin hepsini câmi'dir.

Ve bu mertebe zât-ı mutlakın en son tecellîsi ve en sonuncu libâs-ı taayyünüdür. Yani sonuncu meydana çıkma elbisesidir. Bu bütün insanlar için en son elbisedir, sadece insan-ı kamil için değildir. Çünkü insan-ı kamilin zahirine nisbetle, insan-ı kamilin-kamilin- insan-ı zahir olarak onlara verdiği rahmetinin tesiriyle, insan-ı kamil benzeri olan varlıklar olarak onun rahmetinden sureta ona benzemekteyiz. Ama o özü itibariyle de bu haldedir. Ve insan miraç ettiğinde bütün mertebeleri baas olunduğunda zatiyesiyle bütün mertebelerde zahir olduğu vakit ona "insân-ı kâmil" derler.

Ve bu miraç etmesi ve açılması genişlemesi Peygamberi-miz (s.a.v.) Efendimiz'de tam kemalli bir vecih ile vakidir. Onun için "hâtemü'n-nebiyyîn" ve "imâmü'l- mürselîn" derler. Son nebi ve mürsellerin de imamı derler Çünkü bu en son tecellidir. Yani insan-ı kamil ismiyle her mertebedeki kemalat insan-ı kamil zuhuruyladır. Âdem (a.s.)da bir insan-ı kamil idi ama o mertebede o günün insanlarının insan-ı kamiliydi. Bütün peygamberan hazaratı kendi mertebesinde bulunduğu insan-ı kamildir. Eğer böyle olmasaydı hazret-i peygamberin gelmesine gerek olmazdı. İşte hazret-i peygamber bütün kemalatları kendisinde toplayıp en kamil imam-ül mürselin yani peygamberlerin de önünde gelenidir, hatem-ün nebiy yani insan-ı kamilin mutlak kemalatıyla, tam kemaliyle zuhurda olmasıdır.

Çünkü bu tecelli ahirdir, son tecellidir.

Ve onlarda Hakk'ın zuhur ve tecellîsi, vücûb-i zatîden gayri, cemî'-i esma ile vâki'dir; yani Hakk’ın zuhur ve tecellisi vücub-u Zatiden yani Zati vecibden, vacibden gayri cemi Esma ile vakidir. Yani bütün isimlerle zuhurdadır ve zahir olan esmanın hükmü biri diğerine galip olmaksızın tesâvî ve i'tidâl dâiresinde vech-i kemâl üzeredir. Yani her esma-i ilahiye de aynı dengededir. Kahhar Esması da o derecede çıkar, Rahman Esması da o derecede çıkar, ama daha evvelki hallerde bunlar birbirinden bazen özellikler taşır. Neden çünkü tam bir kemalat daha henüz onlarda olmadığındandır.

Vâkıâ Hak, diğer enbiyâ ve evliyasında dahi esmâsının tümüyle zahir olmuştur. Fakat onlarda zahir olan; esma, i'tidâl üzere değildir. Ba'zısının hükmü, ba'zısına gâlibdir. Binâ-i enaleyh "mazhar-ı etem (en mükemmel mazharı)" ta'bîri ancak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz'e münhasırdır.

Nazım (Li-muharririhi'l-hakîr):yani yazarın hakir olan ben demek.

Ey sûret-i Hak, kemâl-i mutlak Sen nûr-ı vücûdsun muhakkak Olsaydın eğer ademde pinhân Zulmette kalırdı hayyiz imkân Zahirde eğerçi sen beşersin Bâtında fakat neler, nelersin Cisminde okundu sırr-ı furkân Ruhunda sezildi remz-i Kur'ân Cisminle Kureyşî ve arabsın Ruhunla cihâniyâna rabsın.

Fikirler seni anlamakta a’cez Ezvak-ı şehi dilenci bilmez Ancak seni, sen bilirsin ey şâh Mümkün mü o varlığa agah olmak, Menşûr-ı kemâlidir müebbed Sallû sallû alâ Muhammed.

Velhâsıl fenâfîllah makamında olan kimsenin, bir şeyin îcâd ve i'dâmında himmetle tasarrufu yoktur. Bir kimse fenafillahta ise onun ne var olmasında ne de yok olmasında hiçbir şeyi söz konusu olmaz. Fakat bakâ-billah mertebesinde olan insân-ı kâmilin, mazhar olduğu esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun kuvvetiyle tasarrufu ve îcâd ve i'dâma himmeti vardır.

Ve insân-ı kâmilin âlemde tasarrufu, mazharlar vasıtasıyla zahir olur. Yani zahirde görünenlerle olur. Ya'nî insân-ı kâmil, bir şeyin icadına veya helakına himmet ettikde, kuvâ-yı zahire ve bâtın kuvvetlerinin tümünü o şeye tam bir huzur ile oraya yönlendirir. Ve o şey mazharlar vasıtasıyla ya meydana gelir ya da yok olur. Zîrâ Hakk'ın efâli mazharlar hasebiyle zahir olur; yani hakkın fiilleri zuhurlar sebebiyle meydana gelir, ve mazharların kuvvet ve şiddeti hasebiyle Hakk'ın fiili dahi kavî ve şiddetli olur; ve Hak o mazharlardan şiddetle zuhur eder.

Nitekim Benî İsrail'in arz-ı Şam'da iki defa fesadları üze-ne Hak Teâlâ buyurur. (İsrâ, 17/5) Ya'nî "O İki fesadınızın birinin vakt-i ikâbı geldikde, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize göndeririz ki, onlar adavetle diyarınızın ortasına girerler. Ve bu va'd olunmuştur, elbette olacaktır". Binâenaleyh Hak, Benî İsrail üzerine Buhtunnasr ve onun askerleri gibi kuvvet ve şiddet sahibi olan mazharları musallat edip şiddetli azab eyledi. Yani Allah’ın fiili yine mazharlarla zuhura gelir.

İşte Lût (a.s.) (Hûd, 11/80) Eğer benim sizin için kuvvetim olsaydı yani size karşı gelecek kuvvetim olsaydı tasarrufu ve "mukavemet" (ya'nî 11/80)"himmetle kavliylede "kabîle"yi, ya'nî kavmine karşı ikâb etmek için mezâhir-i kaviyye ve şedîdeyi kasd etti.

Ve bununla Hakk Teâlâ'dan, bakâ-billah makamına intikâlini recâ etti. Lisanen söylemeden eğer olsaydı yarabbi bunları bana verseydin hükmü vardır burada. Yani eğer bu güçler bende olsaydı ya rabbi bunlar bende yok, lütfeder misin diye de nezaketle de taleb vardır, bakabillah talebi vardır.

Ve Resûllah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: "Lût (a.s.)ın (Hûd, 11/80) dediği vakitten beri bir nebî ba's olunmadı, illâ ki kendi kavminden bir cemâat içinde ve a'dâsının şerrini def eder ve onu himaye eyler bir kabîle içinde ba's olundu." Yani Cenab-ı hakk Lut (a.s.)ın temennisini kabul edip kendi zamanında rükn-u şedid olan kabile makamına kaim olmak üzere melek irsal eylediği gibi. Ondan sonra ba's buyurduğu nebileri dahi kabîle içinde ba's eyledi. Nitekim Ebû Tâlib, (S.a.v.) Efendimiz'i himaye ederdi.

Yani Lut’dan (a.s.) sonra gelen peygamberler himaye edilmiş diye belirtiliyor.[32] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)