Vekârûne vefir'avne vehâmân(e)(s) velekad câehum mûsâ bilbeyyinâti festekberû fî-l-ardi vemâ kânû sâbikîn(e)
Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da helak ettik. Andolsun, Musa kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı.
Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da (helak ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp ) geçebilecek değillerdi.
Bu ayet, Karun, Firavun ve Haman gibi zalimlerin akıbetini ve Hz. Musa'nın getirdiği açık delillere rağmen onların yeryüzünde kibirlenmelerini anlatmaktadır. Ayet, ilahi azaptan kaçışın imkansızlığını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Karun, zenginliğiyle övünen ve Hz. Musa'ya karşı çıkan bir kişidir. İsmi, Kur'an'da helak edilen kavimlerle birlikte anılarak, malın ve gücün insanı azgınlığa sürükleyebileceğine işaret eder. Ayetteki kullanımı, onun akıbetinin bir ibret olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Karun, Hz. Musa'nın kavminden olup, Allah'ın kendisine verdiği zenginliği şükür yerine nankörlük ve kibirle karşılamıştır. Ayetteki zikri, onun bu tutumunun sonucunda helak edildiğini ve bunun diğer zalimlerle birlikte anılmasının, benzer davranışların benzer sonuçlara yol açacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Firavun, Mısır krallarının lakabıdır ve Kur'an'da özellikle Hz. Musa dönemindeki zalim hükümdarı temsil eder. Ayette Karun ve Haman ile birlikte anılması, onların ortak özelliklerinin kibir ve Allah'ın ayetlerine karşı gelme olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Firavun, Kur'an'da 'kibir' (istikbar) ve 'zulüm' kavramlarının somutlaşmış bir örneği olarak sunulur. Onun hikayesi, ilahi mesajı reddeden ve kendisini tanrılaştıran bir gücün kaçınılmaz sonunu temsil eder. Bu ayetteki zikri, onun akıbetinin ilahi adaletin bir tecellisi olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Haman, Firavun'un veziri ve inşaat işlerinden sorumlu kişisi olarak zikredilir. Onun Firavun ile birlikte anılması, zulümde ve Allah'a karşı gelmede ona destek olduğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, Firavun'un gücünün ve zulmünün bir parçası olarak helak edilenler arasında yer alması önemlidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Haman, Firavun'un en yakın danışmanı ve yardımcısıdır. Kur'an'da Firavun'un emriyle yüksek bir kule inşa etme göreviyle anılır. Bu ayetteki zikri, onun da Firavun'un kibir ve zulmüne ortak olduğunu ve bu nedenle ilahi azaba uğradığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyyinât, bir şeyin açıklığını ve netliğini ifade eden delillerdir. Hz. Musa'nın getirdiği beyyinât, onun peygamberliğinin doğruluğunu ve Allah'ın birliğini ispatlayan açık mucizeler ve ayetlerdir. Ayetteki kullanımı, zalimlerin bu açık delillere rağmen inkarlarında ısrar ettiklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Beyyinât, sadece sözlü delilleri değil, aynı zamanda gözle görülebilir mucizeleri de kapsar. Hz. Musa'nın asası, eli gibi mucizeler, Firavun ve kavmine sunulan somut kanıtlardı. Ayetteki 'belgelerle gelmişti' ifadesi, onların inkarlarının bilgi eksikliğinden değil, kasıtlı bir kibirden kaynaklandığını gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstikbar, kişinin kendini büyük görmesi, başkalarını küçümsemesi ve hakikati kabul etmeye yanaşmamasıdır. Bu ayette, Firavun, Karun ve Haman'ın Hz. Musa'nın getirdiği açık delillere rağmen yeryüzünde büyüklük taslamaları, onların helak olmalarının temel nedenlerinden biri olarak gösterilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İstikbar, Kur'an'da Allah'a ve peygamberlerine karşı gelmenin temel motivasyonlarından biri olarak ele alınır. Kendini büyük gören kişi, ilahi emirlere boyun eğmeyi reddeder. Ayetteki 'yeryüzünde büyüklük taslamışlardı' ifadesi, onların bu kibirlerinin sadece kişisel bir özellik değil, aynı zamanda toplumsal bir zulüm biçimi olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sâbikîn kelimesi, bir şeyde öne geçmek, bir şeyi geride bırakmak anlamındadır. Ayetteki 'azabımızdan kurtulamazlardı' ifadesiyle birlikte kullanıldığında, onların Allah'ın takdir ettiği azaptan kaçıp kurtulmalarının, onu geride bırakmalarının mümkün olmadığını vurgular. Hiçbir güç, ilahi azabın önüne geçemez.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sâbikîn, burada 'kaçıp kurtulanlar' veya 'azaptan önce davranıp onu atlatanlar' anlamındadır. Ayet, Firavun ve yandaşlarının ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, Allah'ın azabından kaçamayacaklarını, onu geçip kurtulamayacaklarını mecazi bir dille ifade eder.
Ankebût Sûresi
“Vekârûne vefir’avne vehâmân(e) velekad câehum mûsâ bilbeyyinâti festekberû fî-l-ardi vemâ kânû sâbikîn(e)” (29/39) Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı. (29/39)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;
Mûsanın nûrunu gördü ve Mûsayı okşadı; Kârûnu yere batırdı ve Kârûnu tanıdı!
“Hasf” yere batmak demektir. “Karûn”, Mûsâ (a.s.)a muhâlefet eden bir şahsın adıdır. Sûre-i Ankebût’ta (Ankebût, 29/39) ya’ni, “Mûsâ onlara beyyinât ile geldikte, Karûn ve Fir’avn ve Hâmân arz-ı Mısır’da tekebbür ettiler” âyet-i kerîmesinde ismi mezkûrdur. Gâyet zengin bir şahıs imiş; Mûsâ (a.s.)a muhâlefeti yü¬zünden yeve batmıştır. Tafsîli tefsîr kitaplarındadır.
Her veled-i zinanın helakinde yer türedi; Hak'tan “ey yer yutu” anladı.
“Dai, veled-i zinâ ve harâm-zâde ma’nâsınadır. Burada kâfirler murâd olunur. Birinci mısrâ’da, Şuayb (a.s.)ı tekzib eden ehl-i Medyen’in helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Ankebût’ta (Ankebut,29/38) ya’ni, “Şuayb’ı tekzîb ettiler; binâenaleyh onlan zelzele yakaladı” buyurulmuştur. Ve ikinci mısrâ’da, kavm-i Nûh’un helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Hûd’da (Hûd, 11/44) ya’ni, “Denildi ki, ‘Ey arz, suyunu yut; ve ey gök, suyu tut!’ “ buyurulmuştur. Ya’ni arz emr-i ilâhî ile kâfirlerin helâki emrinde hareket etti ve yer ve gök Hakk’ın emrini anladı ve icrâ etti.
Su ve rüzgâr ve toprak ve kıvılcımlı ateş, bize karşı habersiz ve Hakk' a karşı haberlidir.
Su, emr-i Hak’la kavm-i Nûh’u ve rüzgâr, firtına hâlinde kavm-i ‘Âd’i; ve toprak, yutarak Kârûn’u ve zelzele hâlinde kavm-i Şuayb’i helâk etti. Ve Nemrûd’un kıvılcımlı ateşi, ibrâhîm (a.s.) hakkında gülistân oldu. Gerçi bunlar âlem-i histe bize karşı habersizdirler; fakat âlem-i ma’nâda Hakk’a karşı haberdârlardır.
Ma’lûm olsun ki; insanın diğer mevcûdât üzerine bir vecih ile; ve şâir mev- cûdâtın da diğer cihetden insan üzerine fazileti vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı İshâkî’de nazmen beyân buyurmuşlardır. Hülâsası şudur: Cemî’-i mahlûkâttan a’lâ ve efdal cemâddır. Ondan sonra nebât ve ondan sonra hayvan ve ondan sonra da insandır. Ancak akıl ve fikir ile ve taklîd ve îmân ile mukayyed olan insan müstesnâ olmak üzere, bunlann cümlesi keşif ve zevk ile ârif-i Hak’tırlar. Bu beyânâtın sim budur ki; mevcûdât, vücûd-ı mutlakın sıfât ve esmâsı hasebiyle mertebe-i letafetten mertebe-i kesâfete tenezzülünden hâsıl olmuştur. Binâenaleyh Hak zâtıyla ce- mî’-i eşyâda sârîdir. Binâenaleyh Hak kendinin her bir mertebesini bilir. Mertebe-i cemâdda aslâ bir tasarruf-ı zâid olmadığından, onun Hakk’a ma’rifeti, tabîatı iktizâsındandır. Ve nebâtâtta neşv ü nemâ olup, tabiata muhâlefet-i cüz’iyyesi olduğundan, cemâddan sonradır. Ve hayvanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket bulunduğundan, nebâtâttan sonradır. Ve insanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket ve hem umûrda akıl ve fikir ile tasarruf bulunduğundan, hepsinden sonradır. İnsanın zerrât-ı unsuriyyesi, cemâdiyyetleri hasebiyle Hak’tan gafil değildirler. Ancak onlann ictimâ’ından hâsıl olan insan hey’eti akıl ve fikir ile mukayyed olduğundan, eğri yollarda dolaşıp, Hak’tan gafil olur. Ve bilcümle mevcûdâtın Hakk’ı hâlen ve zevken ve tab’an tenzîh ettiklerine, (17/44) “Allâh’ı hamd ile teşbih etmeyen hiç bir şey yoktur; ve lâkin siz onlann tenzihini ve teşbihini tefakkuh etmezsiniz!” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Fakat cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet i’tibâriyle insan hepsinden efdaldir.[33]