İçeriğe atla
Ankebût 39Cüz 20 · Sayfa 401

Ankebût Sûresi 39. Âyet

العنكبوت

Sohbete sor

Vekârûne vefir'avne vehâmân(e)(s) velekad câehum mûsâ bilbeyyinâti festekberû fî-l-ardi vemâ kânû sâbikîn(e)

Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da helak ettik. Andolsun, Musa kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı.

Ankebût Sûresi

“Vekârûne vefir’avne vehâmân(e) velekad câehum mûsâ bilbeyyinâti festekberû fî-l-ardi vemâ kânû sâbikîn(e)” (29/39) Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı. (29/39)


Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;

Mûsanın nûrunu gördü ve Mûsayı okşadı; Kârûnu yere batırdı ve Kârûnu tanıdı!

“Hasf” yere batmak demektir. “Karûn”, Mûsâ (a.s.)a muhâlefet eden bir şahsın adıdır. Sûre-i Ankebût’ta (Ankebût, 29/39) ya’ni, “Mûsâ onlara beyyinât ile geldikte, Karûn ve Fir’avn ve Hâmân arz-ı Mısır’da tekebbür ettiler” âyet-i kerîmesinde ismi mezkûrdur. Gâyet zengin bir şahıs imiş; Mûsâ (a.s.)a muhâlefeti yü¬zünden yeve batmıştır. Tafsîli tefsîr kitaplarındadır.

Her veled-i zinanın helakinde yer türedi; Hak'tan “ey yer yutu” anladı.

“Dai, veled-i zinâ ve harâm-zâde ma’nâsınadır. Burada kâfirler murâd olunur. Birinci mısrâ’da, Şuayb (a.s.)ı tekzib eden ehl-i Medyen’in helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Ankebût’ta (Ankebut,29/38) ya’ni, “Şuayb’ı tekzîb ettiler; binâenaleyh onlan zelzele yakaladı” buyurulmuştur. Ve ikinci mısrâ’da, kavm-i Nûh’un helâkine işâret buyurulur. Nitekim sûre-i Hûd’da (Hûd, 11/44) ya’ni, “Denildi ki, ‘Ey arz, suyunu yut; ve ey gök, suyu tut!’ “ buyurulmuştur. Ya’ni arz emr-i ilâhî ile kâfirlerin helâki emrinde hareket etti ve yer ve gök Hakk’ın emrini anladı ve icrâ etti.

Su ve rüzgâr ve toprak ve kıvılcımlı ateş, bize karşı habersiz ve Hakk' a karşı haberlidir.

Su, emr-i Hak’la kavm-i Nûh’u ve rüzgâr, firtına hâlinde kavm-i ‘Âd’i; ve toprak, yutarak Kârûn’u ve zelzele hâlinde kavm-i Şuayb’i helâk etti. Ve Nemrûd’un kıvılcımlı ateşi, ibrâhîm (a.s.) hakkında gülistân oldu. Gerçi bunlar âlem-i histe bize karşı habersizdirler; fakat âlem-i ma’nâda Hakk’a karşı haberdârlardır.

Ma’lûm olsun ki; insanın diğer mevcûdât üzerine bir vecih ile; ve şâir mev- cûdâtın da diğer cihetden insan üzerine fazileti vardır. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı İshâkî’de nazmen beyân buyurmuşlardır. Hülâsası şudur: Cemî’-i mahlûkâttan a’lâ ve efdal cemâddır. Ondan sonra nebât ve ondan sonra hayvan ve ondan sonra da insandır. Ancak akıl ve fikir ile ve taklîd ve îmân ile mukayyed olan insan müstesnâ olmak üzere, bunlann cümlesi keşif ve zevk ile ârif-i Hak’tırlar. Bu beyânâtın sim budur ki; mevcûdât, vücûd-ı mutlakın sıfât ve esmâsı hasebiyle mertebe-i letafetten mertebe-i kesâfete tenezzülünden hâsıl olmuştur. Binâenaleyh Hak zâtıyla ce- mî’-i eşyâda sârîdir. Binâenaleyh Hak kendinin her bir mertebesini bilir. Mertebe-i cemâdda aslâ bir tasarruf-ı zâid olmadığından, onun Hakk’a ma’rifeti, tabîatı iktizâsındandır. Ve nebâtâtta neşv ü nemâ olup, tabiata muhâlefet-i cüz’iyyesi olduğundan, cemâddan sonradır. Ve hayvanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket bulunduğundan, nebâtâttan sonradır. Ve insanda hem neşv ü nemâ ve hem de irâde ile hareket ve hem umûrda akıl ve fikir ile tasarruf bulunduğundan, hepsinden sonradır. İnsanın zerrât-ı unsuriyyesi, cemâdiyyetleri hasebiyle Hak’tan gafil değildirler. Ancak onlann ictimâ’ından hâsıl olan insan hey’eti akıl ve fikir ile mukayyed olduğundan, eğri yollarda dolaşıp, Hak’tan gafil olur. Ve bilcümle mevcûdâtın Hakk’ı hâlen ve zevken ve tab’an tenzîh ettiklerine, (17/44) “Allâh’ı hamd ile teşbih etmeyen hiç bir şey yoktur; ve lâkin siz onlann tenzihini ve teşbihini tefakkuh etmezsiniz!” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulur. Fakat cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet i’tibâriyle insan hepsinden efdaldir.[33]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)