Velleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti lenukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim velenecziyennehum ahsene-lleżî kânû ya'melûn(e)
İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz. Onları işlediklerinin daha güzeliyle mükafatlandıracağız.
İman edip iyi işler yapanların kötülüklerini elbette örteriz ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.
Ankebut Suresi'nin 7. ayeti, iman ve salih amellerin kötülükleri örtme ve daha güzeliyle mükafatlandırma vaadini içermektedir. Ayet, 'iman', 'salih ameller', 'kötülükleri örtme' ve 'mükafatlandırma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adalet ve rahmetin işleyişini dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), korkunun zıddı olan emniyetten türemiştir. Kalbin tasdiki ve dilin ikrarı ile gerçekleşen bir güven halidir. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü bir ikrarı değil, aynı zamanda kalben tasdiki ve bu tasdikin getirdiği güveni ifade eder ki bu da salih amellerin temelini oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre 'iman' (îmân), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir 'güven' ve 'teslimiyet' anlamı taşır. Allah'a iman etmek, O'nun vaatlerine güvenmek ve O'nun iradesine teslim olmak demektir. Bu ayetteki 'âmenû' fiili, bu güven ve teslimiyetin bir sonucu olarak salih amellerin ortaya çıkışını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Salihât (صالحات), 'salâh' kökünden gelir ve 'fesad'ın zıddıdır. Her türlü iyilik, doğruluk ve faydalı işi kapsar. Ayetteki 'amilu's-sâlihât' ifadesi, sadece bireysel değil, toplumsal fayda sağlayan, Allah'ın rızasına uygun her türlü eylemi ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salâh (صلاح), bir şeyin doğru ve düzgün olması, bozukluktan arınmış olmasıdır. Salih ameller, hem dünya hem de ahiret için faydalı olan, şeriatın emrettiği veya teşvik ettiği her türlü fiildir. Ayetteki kullanımı, imanın pratik bir tezahürü olarak bu tür amellerin önemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kefâra (كفر) kelimesi, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. 'Keffâra' fiili ise günahları örtmek, silmek, bağışlamak demektir. Ayetteki 'lenukeffiranne' ifadesi, Allah'ın iman ve salih ameller karşılığında kullarının günahlarını tamamen ortadan kaldıracağını, onları görünmez kılacağını kesin bir dille ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefâra (كفر), bir şeyi gizlemek, örtmek demektir. Günahların keffâreti, o günahın izini silmek, onu ortadan kaldırmaktır. Ayetteki 'lenukeffiranne' fiili, Allah'ın rahmetinin bir tecellisi olarak, iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını affedeceğini ve onları bu günahların olumsuz sonuçlarından koruyacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyyi'e (سيئة), 'sû'' kökünden gelir ve 'kötü, çirkin' anlamına gelir. Şeriatta ise günah, isyan ve Allah'ın hoşnut olmadığı fiiller için kullanılır. Ayetteki 'seyyiâtihim' ifadesi, iman ve salih amellerin silinmesine vesile olacak olan, kulun işlediği her türlü kötü fiili ve günahı kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'seyyi'e' kelimesinin Kur'an'da hem ahlaki kötülükleri hem de bu kötülüklerin dünyevi ve uhrevi sonuçlarını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'seyyiâtihim', iman ve salih amellerin bir sonucu olarak affedilecek olan, kulun işlediği her türlü günahı ve hatayı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cezâ (جزاء), bir fiilin karşılığı olarak verilen şeydir; bu karşılık iyi de olabilir kötü de. Ancak Kur'an'da genellikle iyi karşılık, mükafat anlamında kullanılır. Ayetteki 'lenecziyennehum' ifadesi, Allah'ın iman ve salih amellerin karşılığını en güzel şekilde vereceğini, yani onları mükafatlandıracağını kesin bir dille belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ (جزاء), bir amelin karşılığıdır. Ayetteki 'lenecziyennehum' ifadesi, Allah'ın adaletinin ve cömertliğinin bir göstergesi olarak, iman eden ve salih amel işleyenlere hak ettiklerinden daha fazlasını, yani 'ahsen' (daha güzeli) ile karşılık vereceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn (حسن), bir şeyin güzel olmasıdır. 'Ahsen' (أحسن) ise ism-i tafdil olup 'daha güzel' veya 'en güzel' anlamına gelir. Ayetteki 'ahsenellezî kânû ya'melûn' ifadesi, Allah'ın, kullarının amellerine karşılık olarak, o amellerin kendisinden daha üstün, daha güzel ve daha değerli bir mükafat vereceğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu, 'hüsn' kavramının Kur'an'da sadece estetik bir güzelliği değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi bir mükemmelliği de ifade ettiğini belirtir. 'Ahsen' kelimesi, Allah'ın mükafatının, kulun beklentilerinin ötesinde, en mükemmel ve en üstün nitelikte olacağını vurgular. Bu, ilahi lütfun ve cömertliğin bir göstergesidir.
Ankebût Sûresi
“Vellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim velenecziyennehum ahsene-llezî kânû ya’melûn(e)” İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz. Onları işlediklerinin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız. (29/7)
O kimseler ki اَمَنُوا iman ettiler وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel işlediler فَلَهُمْ onlar için vardır اَجْرٌ karşılık vardır mükafat vardır. غَيْرُ مَمْنُونٍ memniyetlerinin dışında yani o kadar çok memnun olacaklar tahayyül edemeyecekleri kadar çok nimetler vardır. Mesela babam bana bir araba alırsa bana yeter diyorum memnun olacağım ama baban sana on tane araba alıyor, o kadar çok memnuniyet var ki sayı ile hesap ile olacak şey değildir. Efal âleminde, o kişileri bireysel varlıklar olarak kabul etti. اِلا الَّذِينَ اَمَنُوا ama o kimselere gelince iman eden kimselere gelince yani az önce bahsettiğimiz gibi Allah’ı ayrı bir yerlerde bilen kendilerini ayrı bir yerlerde bilen kimselerin Allah’a dönmeleri iman etmeleri yani iman ehlinden bahsetmeye başladı. İnsanlar red edildi, efal âlemine geldi, ef’al âleminde yaşamaya başladılar, Hakk’tan ayrı olarak kendilerini gördüler bir kimseler اِلا الَّذِينَ اَمَنُوا o kimseler ki yani bir gurup ki اَمَنُوا iman ettiler وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel işlediler فَلَهُمْ onlar için vardır اَجْرٌ karşılık vardır غَيْرُ مَمْنُونٍ tahayyül edemeyecekleri kadar büyük bir mükafat vardır.
Yalnız burada iman ehlinden bahsediyor, bakın ikan ehlinden bahsetmiyor, yakıyn ehlinden bahsetmiyor. Yani genel insanların düzeyinden bahsediyor. Şimdi burada bir kelimenin üstünde daha duralım وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel ne demektir, onlar salih amel işlerler diyor, salih amel ne demektir, genelde şeriat mertebesinden bakılınca iyi ahlakla yaşanan iyi işler yapan namazını orucunu abdestini alan çevresine yardımcı olan bunlara salih amel deniyor. Ama amel-i salih demek manası Hakk’tan fiili kuldan olan amel salih ameldir. Yani Allah kuluna şöyle, şöyle yap diyor bir mana veriyor, bunları işle diyor, kul da bunları işlediği zaman amel-i salih, salih amel oluyor. Yani kısaca manası Allah’tan fiili kuldan çünkü burada kulluk mertebesi vardır. Burada tevhid yok vahdet yok ikili bir anlayış vardır. Yani genel İslamiyet şer’i şeriat mertebesindeki bir yaşantıyı burada belirtiyor.
Kur’an-ı Kerim’in mertebeleri var, her mertebede ayet bir başka oluşumdan bahseder, işte Kur’an-ı Kerim’i iyi anlamak bu yolla mümkündür ancak. Salih amel manası Hakk’tan, fiili kuldan, gayrı salih amel manası da fiili de kuldan olmaktadır. Yani kulun kendi düşüncesi ile kendi beşeri aklı ile yaptığı işler salih olmayan işlerdir. Ama bunların içerisinde tabi kulun beşeriyeti ile de işlediği güzel işler vardır, o ayrı meseledir. Peki salih amel yerine hakiki amel nasıldır. Yahut Hakkani amel nasıldır, manası da fiili de Hakk’tan olan amel Hakkani ameldir. Yani o mahalde Rab kulundan o ameli yapıyor. Rab ortada kalmamış rab kulundan işliyor.
Fiilin hakiki sahibi rab oluyor. Fiil görüntüde kuldan çıkıyor ama manası da fiili de rabdan oluyor. Kendisini ortadan kaldırmış olan kişinin yaptığı fiil rahmani fiil rabbani fiil dir o da Hakk’ın fiilidir. Buna da “Ubudet” diyorlar. İbadet değil de “Ubudet” deniyor. Abdiyet değil, ibadet değil, “ubudet” deniyor. Ubudet; Allah’ın amelidir. Bu da Hakkani fiildir, Hakkani amel olmuş oluyor.[12] “ İz- -T-B- ”