Vemen câhede fe-innemâ yucâhidu linefsih(i)(c) inna(A)llâhe leġaniyyun ‘ani-l'âlemîn(e)
Her kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlere muhtaç değildir.
Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.
Ankebût Suresi'nin 6. ayeti, cihadın bireysel faydasına ve Allah'ın tüm âlemlerden müstağni olduğuna vurgu yapmaktadır. Ayet, 'cihad' ve 'ganî' kavramları üzerinden insanın çabasının kendi lehine olduğunu ve Allah'ın kimseye muhtaç olmadığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cihad kelimesi, 'cehd' kökünden türemiştir ve 'güç ve takatin son sınırına kadar çaba sarf etmek' anlamına gelir. Ayetteki 'câhede' fiili, kişinin Allah yolunda tüm imkanlarını kullanarak gösterdiği gayreti ifade eder ve bu çabanın neticesinin kişinin kendisine döneceğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cihad, 'düşmana karşı savaşmak' veya 'nefisle mücadele etmek' gibi geniş anlamları kapsar. Bu ayetteki kullanımı, kişinin Allah'ın rızasını kazanmak için gösterdiği her türlü çabayı, yani hem dışsal hem de içsel mücadeleyi ifade eder. Bu mücadelenin faydası, Allah'a değil, mücadele edenin kendisine aittir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cihad' kavramının Kur'an'da sadece savaşla sınırlı olmadığını, aynı zamanda 'Allah yolunda gösterilen her türlü gayret ve çaba' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'men câhede' ifadesi, bu geniş anlamıyla, kişinin kendi nefsini terbiye etme, iyiliği emredip kötülükten sakındırma gibi çabalarını da içerir ve bu çabaların sonucunun kişinin kendi manevi gelişimine katkıda bulunduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Fiilin muzari (şimdiki/geniş zaman) formu, cihadın süreklilik arz eden bir eylem olduğunu gösterir. Ayetteki 'fe-innemâ yucâhidü li-nefsihî' ifadesi, kişinin yaptığı cihadın faydasının anında veya gelecekte kendisine döneceğini, bu çabanın Allah için değil, kişinin kendi lehine olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Muzari fiil 'yucâhidü', cihadın sadece bir kerelik bir eylem olmadığını, aksine sürekli bir gayret ve mücadele gerektirdiğini ifade eder. Ayet, bu sürekli çabanın nihai faydasının, kişinin kendi ruhsal ve ahlaki tekamülü için olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefs kelimesi, 'can, ruh, zat, benlik' gibi anlamlara gelir. Ayetteki 'li-nefsihî' ifadesi, cihadın sonucunun doğrudan kişinin kendi benliğine, ruhsal durumuna ve ahiretine fayda sağlayacağını belirtir. Allah'ın bu çabaya ihtiyacı olmadığını, aksine kişinin kendi iyiliği için çabaladığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nefs, insanın özünü, hakikatini ifade eden bir kavramdır. Ayetteki 'li-nefsihî' kullanımı, kişinin yaptığı her türlü hayırlı işin, özellikle de cihadın, dışsal bir varlığa değil, bizzat kendi iç dünyasına, kendi varoluşuna fayda sağladığını, kişinin kendi kemalatı için bir araç olduğunu anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ganî kelimesi, 'ihtiyaçsız olmak, zengin olmak' anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olmadığını, her şeyden müstağni olduğunu ifade eder. Ayetteki 'le-ganîyyun' ifadesindeki 'lam' harfi, bu müstağniliğin kesinliğini ve mutlaklığını pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ganî' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, Allah'ın mutlak zenginliğini ve hiçbir varlığa bağımlı olmadığını vurguladığını belirtir. Bu ayette, insanların cihadının veya herhangi bir ibadetinin Allah'a bir fayda sağlamadığını, çünkü Allah'ın tüm âlemlerden müstağni olduğunu açıkça ifade eder. İnsanların çabaları sadece kendi faydalarınadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ganî, 'ihtiyaçtan uzak olmak' demektir. Allah Teâlâ için kullanıldığında, O'nun zatı itibarıyla her türlü eksiklikten ve ihtiyaçtan münezzeh olduğunu, varlığının ve kemalinin kendinden olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, insanların cihadının Allah'ın ululuğuna bir şey katmadığını, O'nun zaten her şeyden müstağni olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âlemîn kelimesi, 'âlem' kelimesinin çoğuludur ve 'Allah'tan başka her şey' anlamına gelir. Bu, insanları, cinleri, melekleri ve tüm yaratılmış varlıkları kapsar. Ayetteki 'ani'l-âlemîn' ifadesi, Allah'ın sadece insanlardan değil, tüm varlık âleminden müstağni olduğunu, hiçbir yaratılmışa ihtiyacı olmadığını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Âlemîn, 'âlem' kelimesinin akıllı varlıklar için kullanılan çoğuludur. Bu ayette, Allah'ın sadece insanlardan değil, akıl sahibi tüm varlıklardan (insanlar, cinler, melekler) müstağni olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak bağımsızlığını ve yüceliğini pekiştirir.
Ankebût Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vemen câhede fe-innemâ yucâhidu linefsih(i) inna(A)llâhe leganiyyun ‘ani-l’âlemîn(e)” (29/6) Her kim cihad ederse, ancak nefsi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir. (29/6)
Herkesin cihadı kendini ilgilendirir, bir bakıma bu efendimiz (s.a.v.) in bildirdiği büyük cihattır. Bu cihad ile nefsin kötü ahlakları aşama, aşama güzel ahlak yönüne dönerek nefsi emmare, levvame ve mülhimesi kendine zarar vermekten faydalı olmaya dönecektir. (Murat Derûni) Allah ismi de, ism-i câmi olduğundan bütün isimleri bünyesinde toplamıştır. İşte Allah isminin en geniş ma’nâda zuhur mahalli Hakikat-i Muhammediyyenin nokta zuhur mahalli de Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizdir ve yeryüzünde ismi a’zam Muhammed ismidir. Allahın en büyük ismi Muhammed elbisesiyle göründüğünden ismi a’zamdır. Bâtın âleminde olan ismi a’zam ise “Hu” ismidir ki hüviyet-i mutlakayı ifade eder. İşte a’mâiyetten Ahadiyyet mertebesine tenezzül edildiğinde Ahadiyyet mertebesi sırf zat, zat-ı mutlak “innallahe ganiyyün anil âlemin” (29/6) dendiği mahaldir “Allah âlemlerden ganidir.” Onlara ihtiyacı yoktur. Ne tecellide, ne de başka bir hususta. Zâtı itibariyle, işte burada ışık beliriyor İnniyyeti ve Hüviyyeti olarak, nasıl bizim nüfus/nefis cüzdanımız vardır, ayrıca ona hüviyyet cüzdanı da deniyor.
İşte onun içerisinde bizim bütün halimiz vardır. Cenâb-ı Hakk’ın inniyyeti ve hüviyyeti ile Ahadiyyet mertebesinde belirginleşiyor. Zât-ı sırf, zât-ı mutlak olarak. İşte buradan bir tecelli ettiği zaman Vahidiyyet yani birlik mertebesi ortaya gelmekte, birin tekrarı var on tane “bir” yan yana sırayla geldiği zaman on olmakta ama onların hepsi “bir” ve bir’in tekrarıdır, on tane yüz yan yana geldiğinde bin olmakta, ama o aslında yine bin olan birdir. Bunlar hep birin tekrarı yani orada kesret bir’in çokluk görüntüsü başlamaktadır. İşte Cenâb-ı Hakk Ahadiyetindeki isim ve sıfatlarını, Vahidiyet mertebesi olan diğer ismi de Hakikat-i Muhammediyye olan, mertebeye yüklemiş oluyor.[9] “ İz- -T-B- ” Rabb-ı Has.
Bundan sonra kader bahsinde, mevzumuz Rabb-ı Hass olacak Cenâb-ı Hakk kolaylıklar versin inşeallah.
اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Bu akşam 26/10/2011 Çarşamba bu akşamki mevzumuz kazâ ve kader hakkındaki mevzumuzun devamıdır, bu akşamki okuyacağımız yer Fusus’l Hikem cilt 2 İsmail Fassı sayfa 138 den başlıyoruz, Rabb-ı Hass mevzuudur, bunu da ilgisi dolayısıyla Kazâ ve Kader bölümüne ilâve edelim istedik. İkinci paragraftan Misâl diye başlıyor,
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Misâl: "Akıl" dediğimiz şey bir ma'nâdır ki, zâtında asla kesret yoktur; zât ile ahadîdir. Zat ile bütündür, birdir, "Akıl" olabilmek için, nefs-il emirde, asarda mütecellî olmasına lüzum yoktur. Yani akıl olabilmek için yani gerçek akıl şudur ki nefsil emirde, nefsil emir, demek işlerin hakikati ma’nâsınadır. Hakikatin kaynağı, işlerin kaynağı ma’nâsınadır, yani Allah’ın varlığında olan işlerdir. Nefsil emirde, asarda/eserler de, tecelli olmasına lüzüm yoktur. Yani eserlerde zuhura gelmesine lüzum yoktur. Nerede, Ahadiyet mertebesi nefsil emirde aklın zuhura gelmesine gerek yoktur. Zâten orada zuhur yoktur. Akıl bir bütündür demek istiyor.
Eserlerde zâhir olsa da, olmasa da, zâtında yine akıldır. Yani bu aklın eserlerde zuhuru olsa da, olmasa da, akıl gene de akıldır ve lâtif bir oluşum, varlıktır. Binâenaleyh eserlerden meydana gelme-sinden ganidir, yani ihtiyacı yoktur, bir menfaat beklemeyendir. Akıl gene de akıldır. Fakat onun sonsuz şuunatları özellikleri zuhurları vardır ki, onları zâtında cem' etmiştir. Yani akıl bütün şuunatındaki çoklukları kendi varlığında zâtında toplamıştır. Devr-i Âdem'den yani Âdem (a.s.) zamanından bu âna kadar zuhur etmiş ve bundan sonra da zuhur edecek olan muhtelif eserleri zuhurları i'tibâriyle o ma'nâ küldür. Bu Akl-ı Kül, İlâhi akıl dır burada bahsedilen. Yukarıda demişti ya “akıl dediği şey bir ma’nâdır” burada da o ma’nâ küldür, bir bütündür.
Her bir mevcûd için, Allâh'dan, hassaten onun Rabb'inin gayrisi yoktur. Onun için kül olması müstahîl olur imkânsız olur. (2).
Ya'nî her bir mevcudun, "ulûhiyyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir "isim"dir; ve o mevcudun Allah'a irtibatı, o isim vâsıtasıyladır; ve o ismin "eser"i, o mevcûd olduğundan, onun sûret-i zâhiresidir. Ve o "isim", o mevcudun bâtınıdır ve hakikatidir. Vakıa her bir mevcûd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın mazharıdir. Fakat bu mazhariyyet mevcudattan herbirinin rubûbiyyet-i mutlakadan mazhar olduğu ism-i hâssın rubûbiyyet-i hâssası haysiyetiyledir. Yoksa mertebe-i ulûhiyyetin içine alan olduğu esmanın küllisine mazhariyyet her bir mevcûd için imkânsızdır. Bu mazhariyyet ancak "insân-ı kâmiî"e mahsûstur.
Zîrâ insân-ı kâmil kâffe-i esmâ-i ilâhi esmanın tümünü cami' olan "Allah" isminin mazharıdır; ve insân-ı kâmilden gayrı hiçbir mevcudun bu mazhariyyete isti'dâdı yoktur. Yani her bir mevcudun bakın, görülen âlemde ne varsa, vücut bulmuş varlık Uluhiyet mertebesinden, yani Allah’lık mertebesinden Uluhiyet mertebesinden aldığı hisse ve nasibi, yani bir bölümü vardır. Ancak bu nasib kendisinin Rabb-ı Hassı olan, yani her hangi bir varlığa bir hisse bir nasib verilmişse, bu onun Rabb-ı Hassı, olan yani o varlığın Rabb-ı Hassı olan, bir isimdir. Kendisinin Rabb-ı Hassı olan bir isimdir yani o isimden almaktadır, o hisseyi. Kendisine tanınan nasibi ve hisseyi o isimden almaktadır.
Ve o mevcudun, yani o varlığın, her hangi bir varlığın Allah’a irtibatı, Allah’a bağlanması, Allah ile ilgisi, o isim vasıtası ile olmaktadır. Yani hangi varlık hangi ismin tesirinde ise, onun Rabb-ı Hassı terbiye edicisi odur, onun vasıtası ile de Hakk’a bağlıdır ve o isimden nasibini alır. Halkiyetin zuhura çıkmasının ne kadar açık bir şekilde, şüphe edilmeyecek bir şekilde ve faaliyetin âlemdeki faaliyetin, nasıl müthiş bir sistemle ve Cenâb-ı Hakk’ın, hiçbir zerrenin boşta olmadığı, ilgisiz olunmadığı, bütün zerre ile ilgili olduğu, böylece belirtilmiş oluyor. O mevcudun Allah’a irtibatı o isim vasıtasıyladır.
Ve o ismin eserinin o mevcut olduğundan yani gördüğümüz her hangi bir mevcut, kendisini meydana getiren ismin eseri olduğun dan, yani ismin kendisinin orada zuhurda olduğundan, onun suret-i zâhiresidir. İsmin suretinin zâhiridir. Gördüğümüz eşya şey’iyet dediğimiz, hangi ismin tesirinde ise, o ismin zâhiridir o, görüntüsüdür, suretlenmiş halidir. Ve o maddenin o varlığın rabba ulaşması da, kendi rabb-ı hasının, yani kendi isminin vasıtasıyla da, Rabba ulaşmaktadır. İşte denir ya, her varlığın rabba olan yolu kendinden geçer, denilen bu ifadedir. Yani “her hangi bir kimse rabbını dışarıda ararsa bulamaz. Ama kendinde ararsa bulur.” Neden çünkü kendinden gayrı değildir, yolu kendinden geçiyor da ondan. İşte onun için tevhid-i hakiki tasavvuf-u hakiki ilmi ne diyor “kendine dön” diyor, evvelâ kendini tanı, hep yapılmaya çalışılan da odur. kendimizi tanıyalım, onun için “nefsini bilen rabbını bilir” deniyor, işte bu yöndendir. Hangi ismin tesiri altında isek rabbımız odur, o rabbımız, o ismin hakikati ile de Allah’a bağlı olduğundan, bireyin ancak o ismi kanalıyla miracını yapması Hakk’ı idrak etmesi mümkündür.
Eseri o mevcut, olduğundan yani o ismin eseri o mevcut olduğundan, onun suret-i zâhiresidir, o isim o mevcudun bâtınıdır. Yani şu gördüğümüz, bir ismin suretidir, isim de bu suretin bâtınıdır. İşte o isim zâhir ve bâtın, onda zuhura çıkmış oluyor, faaliyete geçmiş olmaktadır. Yani hiçbir şey kendi kendine ne toprak, üstünde ne toprak altında, ne fezada, kendi kendine rastgele olmuyor. ve o isim o mevcudun bâtınıdır, ayrıca hakikatidir. Vakıa her bir mevcut âlemlerin rabbı olan Allah’ın mazharıdır, yani diğer bir yönden isimlerin zuhuru olduğundan, isimler de, Allah’a bağlı olduğundan, sahibi Allah olduğundan, aynı zamanda o ismin mazharı olmakla birikte, Allah’ın da mazharıdır. Yani zuhur yeridir.
Fakat bu mazhariyet, mevcudattan her birinin, rububiyet-i mutlakadan, mazhar olduğu ism-i hassın rububiyeti hassası haysiyyetiyledir. Yani o özelliktedir. Bu mazhariyet mevcudattan, yani Allah’ın o varlıkta, Allah’ın mazharlığı, herhangi bir varlıkta mazhariyet mevcudattan, yani gördüğümüz bütün bu mevcutların her birinin, rububiyet-i mutlakadan, yani mutlak rububiyetten mazhar olduğu, yani zuhura geldiği, ism-i hassın, yani has isminin rububiyet-i hassası haysiyyetiyledir. Yani hangi ismin nasıl bir husiyeti varsa, o hususiyet ve özellik üzere o varlık zâhir olmuştur. Zuhur etmiştir. Yani hiç birinin hususiyeti diğerine benzemez.
Hiçbir ismin suretleri birbirine benzemez. Neden, benzese ayrı olmaz, ayrı isimler de ayrı hususiyetlere sahiptir. Bu mazhariyet mevcudattan her birinin rububiyet-i mutlakadan mazhar olduğu ism-i hassın, rububiyeti hassası haysiyetiyledir. Yani o miktar olan hususiyetinin hususiyetidir. Yoksa mertebe-i uluhiyetten mutazam-mın olduğu, yani içine alan tamamının olduğu, esmanın küllisine mazhariyet, her bir mevcut için müstahildir. Yani imkânsızdır. Şimdi hususiyeti itibariyle aldığı bir mazhariyet vardır ama, bütün uluhiyet hakikatlerinin mazharı olamaz değildir diyor.
Yani her bir varlıkta görülen, hangi ismin sureti orada zuhur ediyorsa, oradaki zuhur o ismin hususiyeti kadardır. Her ne kadar bütün varlık, Allah isminden, Allah’ın Zat’ından, varlığını mevcudi-yetini, mazhariyetini alıyor ise de, ama oradaki tecelli hususi tecellidir. Tamamı değildir, Allah ism-i cami isminin tamamı değildir mevcudatta. Ancak her isimde Allah isminin de mevcudiyeti olması dolayısıyla yine Allah’ın ismi vardır ama bâtındadır, yani ilâhi tecelli vardır ama batındadır, onda zuhura gelen hususi tarafı yani bölüm bölüm, varlıklarda olan kendine has özelliği ile zuhura çıkmasıdır. Ve bir mevcutta bütün tecellinin olması mümkün değildir, demek isteniyor.
Bu mazhariyet, bakın külli mazhariyet, ancak İnsân-ı kâmil’e mahsustur. İşte böylece insanın özelliği ortaya çıkmaktadır. Külli mazhariyet İnsân-ı Kâmil’e mahsustur. Zira İnsân-ı Kâmil, kaffe-i esma-ı İlâhiyeye cami olan, bakın bütün isimlere cami olan Allah isminin mazharıdır. Şimdi burada yine daha evvelce konuşulan, bir mevzu vardı, bütün insanlar bu mazhariyet içindedir, bilen İnsân-ı kâmil olmakta ve bunu yaşamaktadır. Aradaki fark odur. Yoksa Cenâb-ı Hakk bütün insanlarda kendi Zât’i tecellisini ortaya koymuştur, her şeyi ile birlikte, o yüzden ismi İnsandır.
Ama bilen ayn, bunu kim biliyorsa onun ismi, İnsân-ı Kâmil, bilmeyen ise sadece insandır. Allah isminin mazharıdır, İnsân-ı Kâmilden gayrı, hiçbir mevcudun bu mazhariyete isdidadı yoktur. İnsân-ı Kâmil’de bütün esma-ı İlâhiye mevcuttur ve dengelidir, bunun da en üst haldeki yaşam ve tatbikat sahası, peygamber efendimizdir. Her peygamberde, bir ismin özelliği öndedir, bütün esma-ı ilahiye vardır fakat bir ismin hususiyeti öndedir, mazhariye-tine sahiptir, ama peygamber efendimizde, bütün esma-ı İlâhiye, hepsi dengeli ve Hakk’ını almış olarak mevcuttur. İşte ilk İnsân-ı Kâmil, tam kâmil olarak, peygamber efendimizdir, kâmil insân, İnsân-ı Kâmil olarak. Her bir peygamber, İnsân-ı Kâmildir, ama kemâlâtı kendi zamanının mertebesine göredir. O mertebenin İnsân-ı Kâmilidir. Peygamber efendimiz ise bütün zamanların İnsân-ı Kâmilidir. Külli tecelli en kemalli ve hepsinde dengelidir. Diğer peygamberlerde, kendi ism-i hassı daha üstte olarak zuhur eder, bazılarında görüldüğü gibi, işte ama peygamberimiz de bütün esma-ı İlâhiyye dengeli olarak zuhura çıkar ki, üstünlüğü oradadır.
Misal: Kendisinde mi'mârlık, hattatlık, ressamlık ve marangozluk ve sâire gibi, birtakım sıfat olan kimse bu sıfatlarının icâbâtı olan isimler ile zâhir olmak murâd etse; ve meselâ kendisinin ressam olduğunun bilinmesini istese, bir levha tersim edip ortaya atar. Bu levha onun "ressam" isminin mazharı olur. Zîrâ "ressam" isminin taht-ı terbiyesindedir. Ve bu şahsın mütaaddid isimlerinden levhanın nasibi, hassaten "ressam" ismidir. Maahâza o levha, o kimsenin rubûbiyyet-i mutlakası tahtında olmaktan da vareste değildir. Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle ve sâir sıfatıyla da, mütecellîdir. Şu kadar ki bu rubûbiyet-i mutlakaya o levhanın mazhariyyeti, ressam ism-i hâssının, rubûbiyyet-i hâssası cihetiyle vâki' olmuştur.
Binâenaleyh levhanın mi'mâr, hattat ve marangoz ve sâir isimlerin mazharı olması imkânsızdır. Zîrâ o levha bu isimlerin mahall-i tecellîsi olmak isti'dâdını hâiz değildir. Fakat bu kimse bütün esmasının zuhuruna müstaid olmak üzere, meselâ bir cami' bina etse, bunda mi'mârlığı görünür. Ve üzerine güzel yazılar yazsa hattatlığı; ve resimler yapsa ressamlığı; ve kürsüler i'mâr etse marangozluğu meşhûd olur. Ve cami' o kimsenin ne kadar isimleri varsa, cümlesinin mazharı olduğundan, resim levhasına nisbetle, bir mazhar-ı kâmil olur.
Tekrar misale dönelim; kendisinde mimarlık, eğitimini yapmış hattatlık ressamlık ve marangozluk (v.s.) gibi bir takım sıfat olan kimse, bu sıfatların icabatı olan isimler ile zâhir olmak murad etse, yani bu sıfatların hepsiyle kendisinde olan bu sıfatları ortaya çıkarmayı murad etse, istese ve meselâ kendisinin ressam olduğunun bilinmesini istese, yani yukarıdaki hususiyetlerinden birisi olan ressamlığı ortaya çıkarmayı murad etse bir levha tersim edip ortaya atar. Yani ortaya koyar. Yani levhanın üzerine kuş resmi insan resmi manzara resmi, neyse ev resmi bina resmi, her hangi bir şey yapsa bu levha onun ressam isminin mazharı olur. Yani ressam isminin zuhur yeri olur.
İşte o resim ile kendindeki ressamlığını ispat etmiş olur. İşte bir resim zuhura çıkarsa, o resim onun ressamlığının ispatı olur. Kimse bir şey demese, o fiili ve fiziki ispatı olur. Artık lâfzi olarak ben ressamım demesine gerek yoktur. İşte onun rabb-ı hasının Cemâl isminin rabb-ı hasının, orada faaliyette olduğu anlaşılır. Bu levha onun ressam isminin mazharı olur. Zirâ ressam isminin tahtı terbiyesindedir. Yani ressam isminin terbiyesi altındadır ki o fırçaları öyle vurmuştur. O zanneder ki fırçaları kendi vuruyor. Halbuki onun rabb-ı hassı Cemâl ismi güzellik isminin ma’nâsı o fırçaları ona vurduruyor. O kabiliyeti veren odur. O el değildir, o el fırçayı tutan el aslında kendisi fırçadır.
Orada faaliyette olan esas isimdir. Bu âleti sadece bu fırçası tuttuğu fırça neyse, bu eli de o ismin fırçasıdır. Yani bu eli memur makamındadır. Esma eli faaliyete geçiriyor, el de fırçayı faaliyete geçiriyor. Ama biz eli gördüğümüz için, eli ile boyadı diyoruz. Boyayan da yapan da rabb-ı hasdır. Yani o projeyi o içerideki arzuyu itici gücü veren rabb-ı hassıdır. Rabb-ı Hassı da Cemil ismidir veya Cemâl isminden kaynaklanıyor. İşte bu ismin terbiyesi altındadır ve o resmi öyle yapar. Bu resim benzeri olduğu gibi bütün işler de böyledir.
Hani bakıyorsunuz iki çocuk yan yana, ikisine de aynı resmi yap diyorlar, birisi çok güzel bir resim yapıyor, birisi biraz daha ikinci durumda yapıyor işte ikisinin de Rabb-ı hassı bir ve oradaki dereceleri farklıdır. Birinde diyelim o esmadan %30 var, birinde %20 var, %30 olan daha güzel yapıyor, neden içerideki kabiliyeti onu görüntüye getiriyor, fark istidat ve kabiliyette. Bu şahsın mütead-did isimlerden levhanın nasibi hasseten ressam ismidir. Şimdi burada dedi ya mimarlık, hattatlık, ressamlık, marangozluk, işte o muhtelif isimlerden bu şahsın müteaddid isimlerinden levhanın nasibi hasseten Ressam ismidir. Yani resmi yapan ressam ismidir, ama ressam isminin esma-ı ilâhiyedeki karşılığı da Allah’a bağlı olan isimlerden bir tanesidir.
Yani güzellik, Lâtif ismi olabilir, onu yaptıran ama zuhura resim olarak çıktığından, ressam ismi onun rabb-ı hassı hükmündedir. İşte böylece, o levha o kimsenin rububiyet-i mutlakası tahtında, yani mutlak rububiyeti altında, olmaktan da vareste de değildir. Yani rububiyet-i mutlakası tahtında, mutlak rububiyet altında olmaktan da ayrı değildir. Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, bakın şimdi hususide ressam esması ama o resmi ortaya koymak için de bir sürü yan isimlere ihtiyaç olduğunu söylüyor.
Bu levhaya ilmiyle, İradesiyle, Kudretiyle ve sâir sıfatıyla da mütecellidir. Yani orada tecelli etmiştir sadece ressam ismi onu yapmış değildir, o resmi yapmak için irade gerekiyor, resmi yapmak için ilim gerekiyor, sanat gerekiyor, kudret gerekiyor ve diğer sıfatları ile de mütecellidir. Yani asılda ana isim olarak ressam ismi ama bunu faaliyete geçirmek için de bir sürü esma-ı ilahiye lâzımdır. Şu kadar ki bu rububiyet-i mutlakaya yani mutlak rububiyete o levhanın mazhariyeti ressam ism-i hassının rububiy-yeti hassası cihetiyle vâki olmuştur. Yani orada belirleyici olan ressam ismidir. Diğerleri yardımcı isimlerdir. O halde belirleyici olan has isim ne ise, o isim verilir ona resim ismi verilir, ama o resimin içinde irade var, kudret var, ilim var, bilgi var, her şey vardır, ama o isim belirleyici resim olduğundan, resim ismi verilir.
Mazhariyeti ressam-ism-i hassının rububiyeti hassası cihetiyle vaki olmuştur, binaen aleyh levhanın mimar, hattat, marangoz ve sâir isimlerin mazharı olması müstahildir. Yani mümkün değildir. Yani onun birçok özelliği var, oradan levhanın mimarlık ile hattatlık ile ve marangozluk ile ve sâir isimlerin mazharı olması mümkün değildir, dolaylı olaraktır, ama asıl ressam isminin mazharıdır. Zira o levha bu isimlerin mahal-i tecellisi olmak istidadına haiz değildir. Şimdi o levhanın üstünde marangozluk çalışılabilir mi, yapılabilir mi, yapılamaz o halde marangozluğu zuhura getiremez. Hattatlık aynı resim üstünde yapılır mı, yapılmaz, mimarlık o resimin üstünde yapılır mı yapılmaz, o kişide bu özellikler de var ama orada resim yaptığı için resmin çıkması onun ism-i hassı resim, ressamlıktır. Diğerleri ise yardımcı isimlerdir.
Fakat bu resmi yapan kimse bütün esmanın zuhuruna müsteid olmak üzere, yani bütün isimleri kendisinde kabiliyet istidat olmak üzere meselâ, bir cami bina etse diyelim ki mimarlık var, hattatlık var, ressamlık var, marangozluk var. Bunların hepsinin zuhura çıkacağı bir varlık ortaya getirse, bina ortaya getirse bu kimse bütün esmasının zuhuruna, yani o ressam olan kimse kendisindeki bütün isimlerin zuhuruna müsait olacak zuhura getirecektir. İstidat olmak üzere meselâ, bir cami bina etse bunda mimarlığı görünür, caminin üstünde ve üzerine güzel yazılar yazsa, hattatlığı ve resimler yapsa ressamlığı da ve kürsileri imal etse marangozluğu meşhud olur. Yani marangozluğuna şahit olunur.
Bu kimsede, mimarlık var, hattatlık var, ressamlık var, marangozluk var, diye şahit olunur. Cami, o kimsenin ne kadar isimleri varsa, cümlesinin mazharı olduğundan resim levhasına nisbetle, bir mazhar-ı kâmil olur. Bakın İnsân-ı Kâmil’in misalini veriyor, Velâkin ahadiyyet-i İlâhiyyede kimse için kadem yoktur. Zîrâ biri için ondan bir şey vardır; ve diğeri için de ondan bir şey vardır, denilmez; çünkü O teb'îz, ayrışma kabul etmez. İmdi O'nun ahadiyyeti bi'I-kuvve olan cemî'-i esmanın mecmu'-udur (3).
Cenâb-ı Şeyh (r.a.), yukarıda "Allah" ismi ile müsemmâ olan vücûdun, zât ile ahadî ve esma ile kül olduğunu beyan buyurmuş idi. Yani geçmiş bilgilerde daha evvelki sayfalarda Allah ismi ile müsemma olan, yani Allah ismi ile isimlenmiş olan vücudun buradaki vücut; vücud-u Mutlaktır. Bu beşer, madde vücut ma’nâsına değildir, Vücud-u Mutlak denilen bütün varlığın aslı olan gözle görülmeyen fakat mutlak olan vücuttur, bu mutlak vücut, sonra vücud-u izâfi, sonra vücud-u şuhudi, olarak zuhura gelmiştir. Bu vücud-u mutlak Allah’ın Zât’ında olan kendi varlığıdır. Görülmesi, bilinmesi, parçalanması mümkün olmayan mutlak tek bir vücuttur, Allah ismi ile müsemma olan vücudun, şuhut ismiyle değil müşahede edilen vücut, denildiği zaman biz gözle görülür bir şey zannediyoruz, bu öyle değil isim benzerliği vardır, Allah ismiyle isimlenmiş olan vücud, yani Allah’ın Zat’ındaki kendi Zat’i halidir. Onun ne olduğunu bilemiyoruz. İsim olarak böyle bildiriliyor, Vücudun Zat ile ahadi, yani bu vücut zat ile Ahad, yani Zat ile bir, Zat’ında bir, vücut ama parça parça zuhura gelmiş, her ismin bir başka ma’nâda şekil göstermiş hali değildir. Hepsi kendi bünyesin-dedir. Mutlak vücud tecelli olmamış ahadi, Ahad mertebesindeki vücuddur. Ne ile Zat ile Ahadi, Esma ile kül olduğu beyan buyurulmuş idi.
Yani bu vücud Zat ile Ahad, isimleri ile kül, yani ayrı ayrı isimler olmasına rağmen, isimler bir bütün külli bir isim olarak. Böyle olduğunu beyan buyurmuş idi. Yani şu iki cümle ile daha evvelce Allah ismini, Allah’ın özelliğini daha önce beyan buyurmuş idi. Burada ise Ahadiyet-i İlâhiye-i Zâtiyede, İlâhi Zâti Ahadiyette kimse için, kadem yani vücut ve sübut olmadığını, kadem ayak demektir. Yani kimse için orada bir varlık olmadığını, o sahaya hiçbir ayağın basmadığı, ayağın dahi mevzubahis olmadığı bir mertebeden bahsediliyor.
Şimdi de ahadiyye-i ilâhiyye-i zâtîyyede yani ilâhi ahadiyet Zât’ında kimse için kadem, ya'nî vücûd ve sübût, olmadığını; yani varlık ve sâbitlik, yani kimlik olmadığını ve meselâ falan suret için falan şey, esma âleminde bunlar meydana geliyor. Ve falan suret için dahi falan şey, sabit olmuştur denilemiyeceğini; çünkü orada böyle bir şey yoktur, var ama bâtında vücud-u mutlaktadır ve çünkü ahadiyyet parçalara bölünme kabul etmiyeceğini beyân buyururlar. Ahadiyet mertebesi bir bütün Vücud-u Mutlak sâbit burada herhangi bir ayrışma ayrılma diye bir şey yoktur. İşte orada varlık kademi yoktur, yani şu falan şey için şudur, filan şey için budur diye bir ayırma yoktur.
Ma'lûm olsun ki ahadiyyet mertebesinde ne isim ve ne de resim yoktur. Bu mertebeye verilen "vücûd-ı mutlak" ismi, zihinlere anlatmak için vaz' olunan bir ıstılâh-ı mahsûstan ibarettir. Yani vehimlere anlatmak için bir isimdir, bu mertebe sadece Ahadiyet mertebesi. Yani vehmin, aklın oraya ulaşması mümkün değildir. Yani kişiler hayellerinde böyle mutlak bir vücudun olduğunu, anlamaları içindir deniyor. İşte biz vücud dediğimiz zaman bir şekil bakıyoruz, mevcud arıyoruz, bu vücud-u mutlak denen şey mutlak kendine ait mutlak olan bir şeydir. Ne olduğu zuhurlar tarafından bilinmesi mümkün değildir.
Şimdi şöyle diyelim bu vücud-u Mutlak denen şey, bu sehbanın üstü vücud-u mukayyet, vücud-u izafi, vücud-u şuhudi denilen şey bu sehbanın altıdır. Altta olanın yukarısını anlaması mümkün değildir. Yani beşere ait herhangi bir özellik, oraya ulaşması mümkün değildir. Anlatımları var ancak bu anlatımlarla, kişi kendi şuurunda onun varlığını sadece kabul etmekte, ama niceliğini niteliğini hiçbir şekilde ortaya getirememektedir, eğer getiriyor ise, kendi hayalinden kendi varetmiş olur. İşte gerçek tenzih budur, tenzih-i mutlak işte tenzih mertebesi burada اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 âyetinde buyurur. “Allah âlemlerden yani suretlerden ve şekillerden münezzehtir” işte biz bunu hayali ve vehmi olarak, Allah âlemlerden ganidir diye oraya, ötelere atıyoruz, bu âlemlerle hiç ilgisi yoktur diyoruz, bu hiçbir şekilde gerçek ma’nâda islâmi bilgiye ve anlayışa uymayacak bir anlayış tarzıdır. Ama ne yapalım ki zâhirde çok basit olarak, Allah’ın varlığı ötelerde yani en azından bir Allah’ın varlığına inanma yolu olduğu için, yapacak diyecek bir şeyimiz de yoktur.
Burası şuhudi vücud, mutlak vücudun kayıtsız ve şartsız olan vücud-u mutlakın ahadiyet mertebesindeki vücud-u mutlakın suretlenmiş olan şuhudi vücududur bu âlemler. Ama mutlak vücud bu âlemlerle kayıd altına girmiş demek değildir, yani bu âlemlerde göründü de, bu âlemlerin bâtını oldu da, bu âlemlerin içinde sınırlandı ma’nâsına değildir. Ahadiyette Cenâb-ı Hakk diye isim de yoktur, Allah ismi de yoktur, sadece “Ahad” tek ma’nâsınadır, bakın orada “bir” de değildir, tektir, Vahidiyet mertebesi “Vahid” bir, “Ahad” tek demektir. Bir’in birleri olmakta ama tek’in tekleri olmamaktadır. “TEK” bir tanedir, ama “BİR” bir, bir, bir diye tesbih tanelerinde olduğu gibi bir sürü “bir” vardır. İşte Vahid ile Ahad arasındaki fark budur. Hani اَحَدٌ قُلْ هُوَ اللَّهُ dediği bu AHAD’dır. Yoksa bizim anladığımız ma’nâda değildir. İhlas Suresinin en sonunda وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ gene “AHAD” işte eşi olmayan “AHAD” tektir. Vahidiyetin ikisi üçü dördü beşi vardır, vahidiyette zâten kesret başlıyor. isneyniyet mertebesi, ikilik, üçlük, beşlik mertebesi orada başlıyor. “Ahad” tek, “Vahid” bir ama oradaki bir bütün birlerin bir olduğu bir birdir. Vahidiyetin de içinde kesret yoktur. Bütün âlem külli olarak. Bir birdir. Vahidiyet mertebesinden bakıldığı zaman. Bu mertebeye verilen Vücud-u Mutlak ismi bakın evhama anlatmak için, yani fehim olarak idrake anlatmak için sadece bir ıstılahtır. Vaaz olan bir ıstılah-ı mahsusadan ibarettir, oraya tahsis edilmiş bir ıstılahtır, yani bir isimden ibarettir, din terminelojisinde kullanılan bir kelimedir. Bunu bir başka şekilde de ikinci bir isim veya sıfatla anlatmak mümkün değildir. Zat kendi mertebesine kendine bu ismi vermiştir. “Ben orada AHAD’ım “diyor peki o AHAD’dır. Kim söylüyor bunu Kur’an-ı Kerim’de kendisi söylüyor. Yani Uluhiyet mertebesinden Allah’tan kelâm yoluyla sıfatsızlık bize geliyor kelâm sıfatıyla, “Ahad” ismiyle anlatılıyor. Bakın İhlâs suresinin hakikati nerelere gidiyor.
Ahad’dır diyor ama Allah kendini Ahadiyetle vasf ediyor, diğer şekliyle Ahadiyet kendini Uluhiyetle vasf ediyor. vasf edilen vasf edilmişi, gene kendi anlatıyor. Allah vahidiyet, Uluhiyet mertebesinden diyor ki “O Ahad’dır” yani benim hakikatim Ahad’dır diyor, Allah diyor bunu kul demiyor, çünkü kulun o ilmi bilecek hali yoktur. İşte Kur’ân-ı Kerîm o kadar müthiş, ilâhi bilgiler veren bir kitaptır, sadece muamelât bilgisi değildir, yani sosyal yaşam bilgisi değildir, peki ne bilgisidir? Mertebeler arası, uluhiyet bilgilendirme klavuzu diyelim, yahut özelliği hassası, bilgisidir diyelim.
Binâenaleyh bu mertebede fiilen sâbit olmuş bir vücûd yoktur Ahadiyet mertebesinde. Ne kadar kesret-i nisebiyye ve vücûdiyye varsa, yani ne kadar nisbi benzer, vücudiye varsa cümlesi O'nda toplu olarak kuvvededir. Yani O’nun batınında özündedir, hakika-tindedir. Orada her şey mevcuttur. “tekbir “diyoruz, tekbir getirdiğimiz zaman ne diyoruz;? “Allahüekber” diyoruz değil mi, şimdi ilk baktığımızda birçok Allah’lar var da bizim Allah’ımız en büyük, “Allahüekber” Allah en büyük demektir. O zaman birkaç tane Allah var ki, en üstünü bizim Allahımız olmuş olsun. Tabi ki öyle değildir, hemen bu anlaşılıveriyor. “Allahüekber” Allah Allah’ ise “ekber” demeye gerek yok, çünkü misli yok, misli olanın arasında büyük küçük diye söz konusu bir şey olur, Allah bir ise büyük demeye küçük demeye zâten gerek yoktur, çünkü bir benzeri yok ki aralarında bir ayrım gereksin.
Bir mertebe itibariyle, zuhur mertebeleri itibariyle bütün Esma-ı İlâhiyenin Sıfat-ı İlâhiyenin isimlerinin içinde “Allah” ismi en büyük isimdir. Yoksa başka başka Allah’lar var da O en büyük değildir. Esma-ı İlâhiyenin içinde en büyük isim, yani faaliyet sahasında olan en büyük isimdir, yoksa faaliyetin üstünde olan isim “AHAD” ismidir, Allah isminden daha üstündür bu mertebede. Abdül Kerim Cili İnsân-ı Kâmil kitabında bu bahsi çok güzel ifade etmiş, “Bir mertebede Allah ismi Ahad isminden üstündür” diyor. “bir mertebede de AHAD ismi Allah isminden üstündür” Şimdi ona bakalım, “Tekbir” diyoruz değil mi, işte “tek’bir” kelimesinin içinde biz bu mertebeleri zâten ifade ediyoruz ama farkında değiliz. “Allahuekber” Ahadiyet mertebesinde TEK, Vahidiyet mertebesinde BİR, oldu “TEK’BİR”. İşte “Allahuekber” dediğimiz zaman duygusal ma’nâda benim Allah’ım büyüktür demek değildir. Tabii o da geçerlidir, her mertebede bir başka geçerlisi vardır, ama irfan ehline göre tek bir olan zâten odur, onun için tekbir getiriliyor. Bayram namazlarında şurada burada yapılan tekbirler bu ma’nâdadır. Ahadiyet mertebesinde TEK, Vahadiyet mertebesinde BİR, bunun lâfsi dönüşümü de “Allahüekber”. Şimdi ahadiyet mertebesinin, Uluhiyet mertebesine göre üstünlüğü, Ahadiyet mertebesi bir bütün olarak misal veriyor, bir duvara benzetirsek, duvarın içerisinde boya var, kum var, çimento var, tuğla var, yani malzemenin hepsi içerisinde mevcuttur. Ama batınındadır, içeridedir gözükmüyor. Onun içinde zuhurda olan Allah esması da vardır. İşte bu mertebede bu misalde AHAD ismi Allah isminden üstündür. Ama diğer şekilde ise Ahadiyet isminin zuhuru Allah isminde göründüğünden yani Allah ismi vasıtasıyla Ahadiyette ne varsa zuhura çıktığından, Ahadiyetin zuhura çıkmasına sebep olduğundan “Allah” ismi üstündür.
Eğer Ahadiyetin Uluhiyet ile zuhura çıkması olmamış olsa Ahadiyet bilinmemiş olacaktır. İşte şu konuşmalarımız, Allah esmasının zuhuru altında olan konuşmalar ve idrak etmeler olduğundan biz bu şekilde Ahadiyeti anlamaya çalıştığımızdan vesile olduğundan daha faydalıdır. Yani üstün de tabiri kullanılır, ama üstünlük altlık diye isimler arası bir çekişme olmasın diye, daha faydalıdır Allah isminin zuhuru, zâten öyle olmasaydı bu âlemler Allah isminin zuhuru olmazdı. Ve esmâ-i ilâhiyye yekdîğerinden farklı bir halde değildir; yani o mertebede bütün esma-ı ilâhiye birbirinden ayrılmış değildir, zuhura çıktığı zaman birbirinden ayrılıyor ve hepsi O'nun aynıdır. Ve zât-ı ahadiyyet cüzlere ayrılan olmadığından, orada bir cüz'ü falan ve bir cüz'ü de falan şey içindir denemez. Binâenaleyh "Allah" ismi ile müsemmâ olan zâtın ahadiyyeti, O'nda kuvvede bulunan kâffe-i esmanın mecmû'udur. Zîrâ yukarıda beyân olunduğu üzere esma ile küldür.[10]
“ İz- -T-B- ”
Şimdi eğer sen “Gani”yi zikredersen ki onun iftikarı yoktur yani onun fakirliği yoktur binaenaleyh bizim kavlimizle murad ettiğimiz şeyi muhakkak bilirsin. Yani Cenab-ı Hakkın “Gani”yliği var ya hiçbir şeye ihtiyacı yok, eğer bunu iyi anlarsan burada ne demek istendiğini daha iyi anlarsın. Eğer sen Hak Teala Hz.lerinin Zat’ı itibarıyla “Gani” olup hiçbir şeye muhtaç olmadığını zikredersen bu takdirde sen bizim yukarıda anlatılanda gerek Hak ve gerek âlem yek diğerine fakirdir kavlimizden ne manayı murad ettiğimizi bilirsin ve anlarsın ki bizim Hak hakkında beyan ettiğimiz fakirlik O’nun asla Zat’ına taalluk etmez.
Yani burada bahsettiği fakirlik Zat’i bir ihtiyaç değil esmalar arası ve sıfatlar arası olan bir ihtiyaçtır. Belki bu ilişki sıfat itibarıyladır. Zat’ı itibarıyla değildir. Beyt-i şerifte “zekertü veya “zekerte” sigasında şerh ediciler iki itibar vardır demişlerdir. “Zekerte” olursa “ben aldım” demek, şerh ediciler ikisini de iki manayı da vermişlerdir. Zekerte de olur zekertü de olur diyorlar. “Zekerte” sigasında şerh ediciler iki itibar vardır demişler birisi muhatab yani “zekerte” sen andın, diğeri de nefs-i mütekellim, yani “zekertü” ben zikrettim ben andım diyorlar, muhatab itibar olunursa yani “sen andın” itibar olunursa sual-i mukadderin cevabı olur. Takdir edilen sualin cevabı olur. Yani Allah’ın Zat’ı her şeyden ganidir, hükmünün cevabı olur. Yani güya bir soru sorucu çıkıp der ki “sen Hakk’ı da müftekir mevziinde vaaz ettin,” yani Hakk’ı da fakir ihtiyaçlar sırasına koydun derse bu nasıl olur? Halbuki Allah Teala Hz leri, Kur’an-ı Kerim’de 29/6 Allah bütün âlemlerden ganidir, buyurdu. Sen onu iftikar fakirlikle itham ediyorsun derse buyurur işte bu beyit-i şerif buna cevap olur. Yani Allah’ın Zat’ ı fakir değildir. Esmaları itibariyle birbirlerine muhtaçtırlar. Esma ve sıfatlarda ihtiyaçlar vardır. Eğer nefs-i mütekellim olursa beyt-i şerif evvelki beyt-i şerifin izahı olur. Yukarıdaki zekerte, zekertü gibi.
Bütün isimler birbirlerine bağlıdır. Şu halde O’ndan onun ayrılmaları yoktur. M. Arabi Hz.leri benim sözlerimi çok iyi anlayın diyor.[11] “ İz- -T-B- ”