Âl-i İmrân Sûresi 116. Âyet
آل عمران
İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en)(s) veulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(c) hum fîhâ ḣâlidûn(e)
İnkar edenlerin ne malları ne evlatları, onlara Allah'a karşı bir yarar sağlar. İşte onlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
O inkâr edenler (var ya), onların ne malları, ne de evlatları, onlara Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar, ateş halkıdır; orada ebedi kalacaklardır.
Bu ayet, inkâr edenlerin dünyevi varlıklarının ahirette kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını ve onların ebediyen cehennemde kalacaklarını vurgulamaktadır. Ayet, 'küfür', 'fayda', 'mal', 'evlat', 'ateş' ve 'ebedilik' gibi temel kavramlar üzerinden ahiret inancının önemini ve inkârın sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin aslının bir şeyi örtmek olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'keferû' fiili, Allah'ın varlığını ve birliğini, peygamberlerin getirdiği hakikatleri örtbas eden, yani inkâr eden kimseleri ifade eder. Onlar, hakikati bilseler dahi onu kabul etmeyip gizlemişlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramını Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak ele alır ve 'şükr'ün zıttı olarak konumlandırır. Ona göre küfür, Allah'ın nimetlerini inkâr etmek, O'na karşı nankörlük etmek ve O'nun gönderdiği mesajı reddetmektir. Ayetteki kullanımı, bu reddedişin ahiretteki sonuçlarına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tüğnî' fiilinin 'yeterli olmak, bir şeyi defetmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'len tüğnî anhüm' ifadesi, inkârcıların mallarının ve evlatlarının, Allah'ın azabına karşı onlara hiçbir şekilde yeterli gelmeyeceğini, onlardan azabı savamayacağını mecazi bir dille anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ğ-n-y' kökünün zenginlik, yeterlilik ve başkasına ihtiyaç duymama anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki 'len tüğnî' ifadesi, dünyadaki zenginlik ve evlatların, ahiretteki ilahi hüküm karşısında hiçbir 'yeterlilik' veya 'fayda' sağlamayacağını, yani Allah'ın azabını savmada aciz kalacaklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mâl' kelimesinin insanın sahip olduğu, elde ettiği her şeyi kapsadığını belirtir. Bu ayette 'emvâlühüm', inkâr edenlerin dünyada biriktirdikleri, güvendikleri maddi varlıkları ifade eder ve bunların ahiretteki hesaplaşmada hiçbir değerinin olmayacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mâl'ı 'insanın sahip olduğu ve tasarruf ettiği şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'emvâlühüm', inkârcıların dünyevi güç ve refah kaynağı olarak gördükleri mallarının, Allah'ın azabına karşı bir kalkan olamayacağını, aksine değersiz kalacağını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'veled' kelimesinin 'doğurulan' anlamına geldiğini ve hem erkek hem de kız çocuklarını kapsadığını belirtir. Ayetteki 'evlâdühüm', inkârcıların dünyada kendilerine destek ve güç kaynağı olarak gördükleri çocuklarının, ahiretteki ilahi hüküm karşısında hiçbir fayda sağlamayacağını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'veled' kökünün 'doğmak, meydana gelmek' anlamlarını taşıdığını ve 'evlâd'ın bu kökten türeyen çoğul bir isim olduğunu açıklar. Ayetteki 'evlâdühüm', inkârcıların dünyevi bağlarının ve nesillerinin, Allah'ın azabına karşı bir kurtuluş vesilesi olamayacağını, onların da malları gibi değersiz kalacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nâr' kelimesinin 'ışık ve ısı veren şey' olduğunu ve Kur'an'da genellikle cehennem ateşi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'en-nâr', inkâr edenlerin dünyevi varlıklarının fayda vermeyeceği nihai azap yurdunu, yani cehennemi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nâr' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının genellikle 'cehennem' anlamında olduğunu ve bu bağlamda şiddetli azabı ve yakıcılığı sembolize ettiğini belirtir. Ayetteki 'ashâbu'n-nâr' ifadesi, inkârcıların cehennem ehli olduklarını ve bu azaba müstahak olduklarını açıkça ortaya koyar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hulûd' kelimesinin 'bir yerde sürekli kalmak, ebediyen bulunmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hâlidûn' ifadesi, inkâr edenlerin cehennemdeki azaplarının geçici olmadığını, aksine sonsuza dek süreceğini, oradan asla çıkamayacaklarını kesin bir dille ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hulûd'u 'bir şeyin bozulmadan, değişmeden uzun süre kalması' olarak tanımlar. Ayetteki 'hâlidûn', inkârcıların cehennemdeki varlıklarının ve azaplarının kesintiye uğramayacağını, ebediyen devam edeceğini, bu durumun onların kaderi olduğunu vurgular.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(116) (İnnellezîne keferu len tuğniye anhüm emvalühüm ve lâ evlâdühüm minAllahi şey'en, ve ülâike ashabünnâri, hüm fîha halidûn;)
“O inkâr edenler (var ya), onların ne malları, ne de evlatları, onlara Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar, ateş halkıdır; orada ebedi kalacaklardır.”