Elleżîne yekûlûne rabbenâ innenâ âmennâ faġfir lenâ żunûbenâ vekinâ ‘ażâbe-nnâr(i)
(16-17) (Bunlar), "Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru" diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah'tan) bağışlanma dileyenlerdir.
Onlar ki, "Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!" derler.
Bu ayet, müminlerin Allah'a yönelişini, imanlarını ikrar edişlerini ve O'ndan bağışlanma ile azaptan korunma taleplerini dile getiren temel kavramlar etrafında şekillenmektedir. Kelimelerin kök anlamları, bu derin manevi ilişkinin ve ilahi merhamet arayışının filolojik temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyin dil ile ifade edilmesidir. Ayetteki 'yakûlûne' (يَقُولُونَ) fiili, müminlerin imanlarını ve taleplerini açıkça dile getirmelerini, yani sözlü bir ikrar ve niyazda bulunmalarını ifade eder. Bu, sadece içsel bir düşünce değil, aynı zamanda dışa vurulan bir beyandır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl (قول), bazen bir inancı veya görüşü ifade etmek için kullanılır. Burada 'yakûlûne' (يَقُولُونَ), müminlerin 'Rabbimiz! Biz şüphesiz inandık' şeklindeki iman ikrarlarını ve ardından gelen dualarını dile getirmelerini mecazi olarak değil, doğrudan bir ifade biçimi olarak gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rab (رب), bir şeyi tedricen kemale erdiren, sahip olan, efendi ve malik anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun yaratma, terbiye etme, rızıklandırma ve hükmetme sıfatlarını kapsar. Ayetteki 'Rabbena' (Rabbimiz) ifadesi, müminlerin Allah'a olan tam teslimiyetlerini ve O'nun mutlak otoritesini kabul edişlerini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rab (رب), hem yaratıcı hem de terbiye edici anlamlarını içerir. Bu kelime, Allah'ın kulları üzerindeki egemenliğini ve onları en iyi şekilde idare etmesini ifade eder. Ayetteki 'Rabbena' (Rabbimiz) hitabı, müminlerin Allah'a olan yakınlıklarını, O'nun kendileri üzerindeki mutlak velayetini ve O'ndan yardım dileme haklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Rab' kavramı, sadece bir yaratıcı olmaktan öte, sürekli olarak varlıkları besleyen, koruyan ve yöneten bir Tanrı imgesini çizer. 'Rabbena' (Rabbimiz) ifadesi, müminlerin Allah ile kurdukları kişisel ve bağımlı ilişkiyi, O'nun kendileri için en yüce otorite ve sığınak olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), kalben tasdik etmek ve güvenmek demektir. 'Âmennâ' (ءَامَنَّا) fiili, müminlerin Allah'a, peygamberlerine ve indirdiklerine kalben ve dil ile tasdik ederek tam bir güvenle bağlandıklarını ifade eder. Bu, sadece bir bilgi değil, aynı zamanda bir teslimiyet halidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İman (إيمان), emniyet ve güven kökünden gelir. Bir şeye iman etmek, o şeye güvenmek ve onun doğruluğundan emin olmak demektir. Ayetteki 'âmennâ' (ءَامَنَّا), müminlerin Allah'a olan inançlarının sağlamlığını, şüphelerden arınmışlığını ve O'na tam bir emniyetle sığınmalarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da iman (إيمان), sadece entelektüel bir kabul değil, aynı zamanda bir eylem ve yaşam biçimi olarak sunulur. 'Âmennâ' (ءَامَنَّا) ifadesi, müminlerin Allah'ın emirlerine uyma ve O'nun yolunda yürüme taahhüdünü de içerir. Bu, pasif bir inançtan ziyade aktif bir bağlılıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğufrân (غفران), bir şeyi örterek onu korumak demektir. Allah'ın 'ğafûr' (bağışlayıcı) olması, günahları örterek kullarını azaptan koruması anlamına gelir. Ayetteki 'fağfir' (فَٱغْفِرْ) emri, müminlerin Allah'tan günahlarını örtmesini, yani onları affederek cezadan kurtarmasını talep etmelerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ğafere (غفر), bir şeyi gizlemek ve örtmek demektir. Allah'ın günahları bağışlaması, o günahların izlerini silmesi ve kulunu o günahın kötü sonuçlarından korumasıdır. 'Fağfir' (فَٱغْفِرْ) ifadesi, müminlerin Allah'ın bu yüce sıfatına sığınarak O'ndan merhamet ve af dilemelerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zenb (ذنب), bir şeyin arkasından gelen, takip eden şey demektir. Günah (zenb), işlenen fiilin kötü sonucunun kişiyi takip etmesi anlamında kullanılır. Ayetteki 'zünûbenâ' (ذُنُوبَنَا), müminlerin işledikleri hataları ve kusurları ifade eder ki, bunlar Allah'ın emirlerine aykırı düşen fiillerdir ve bağışlanma gerektirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zenb (ذنب), işlenen bir hatanın veya suçun karşılığı olan cezayı da ifade edebilir. 'Zünûbenâ' (ذُنُوبَنَا) kelimesi, müminlerin Allah'tan, işledikleri günahların hem dünyevi hem de uhrevi sonuçlarından kendilerini korumasını ve bu günahları affetmesini talep ettiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vikaye (وقاية), bir şeyi zarardan korumak demektir. 'Vakınâ' (وَقِنَا) emri, müminlerin Allah'tan kendilerini ateşin azabından korumasını, yani o azabın kendilerine ulaşmasını engellemesini talep etmelerini ifade eder. Bu, ilahi bir himaye ve güvenlik arayışıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vikaye (وقاية), bir şeyi tehlikeden uzak tutmak anlamına gelir. Ayetteki 'vakınâ' (وَقِنَا) fiili, müminlerin Allah'tan kendilerini cehennem ateşinin şiddetli azabından uzak tutmasını, yani onlara bu azabı tattırmamasını dilemelerini mecazi değil, doğrudan bir koruma talebi olarak gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azap (عذاب), bir şeyi tatlılıktan uzaklaştırmak, acı ve elem vermek demektir. Kur'an'da genellikle Allah'ın günahkarlara verdiği cezayı ifade eder. Ayetteki 'azâbe' (عَذَابَ) kelimesi, cehennem ateşinin vereceği şiddetli ve elem verici cezayı, müminlerin ondan korunmak istedikleri şeyi belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Azap (عذاب), bir şeyin tadını bozan, onu acı hale getiren her türlü sıkıntı ve eziyettir. Allah'ın azabı, O'nun emirlerine karşı gelenlere uyguladığı ilahi cezadır. 'Azâbe' (عَذَابَ) kelimesi, müminlerin Allah'tan kendilerini bu acı ve elem verici cezadan uzak tutmasını talep ettiklerini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (نار), bilinen ateştir. Kur'an'da hem dünyevi ateşi hem de ahiretteki cehennem ateşini ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'en-nâr' (ٱلنَّارِ), özellikle cehennem ateşini, yani günahkarların cezalandırılacağı yeri ve azabın kaynağını belirtir. Müminler bu şiddetli azaptan korunmayı dilerler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (نار), yakıcı ve yok edici gücü olan ateştir. Kur'an'da 'nâr' kelimesi, genellikle cehennemin sembolü olarak geçer ve onun dehşetini vurgular. 'En-nâr' (ٱلنَّارِ) ifadesi, müminlerin Allah'tan kendilerini bu yakıcı ve elem verici azaptan kurtarmasını istediklerini açıkça gösterir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(16) (Elleziyne yekulune Rabbena innena amenna fağfir lena zünubena ve kına azaben nar;) Onlar ki, "Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!" derler.
Cenâb-ı Hakk burada belirtilen zümreleri övmüş oluyor. Bu kişiler daha henüz kendi varlıklarının hakikatini idrak etmemiş kimselerdir yani vahdete ermediklerinden kendilerini birim kabul ederek Rab’larından niyazda bulunuyorlar, yani gerçek şeriat yaşantısı içinde olanlardır. Rabbenâ dediklerinde kendi Rab’larına niyaz ediyorlar, bu biraz meselenin ince yönüdür, çünkü genelde Rab dendiğinden herkes aynı Rab’ba yöneliyor zannedilir oysa
neticede herkesin kendine has bir Rabbi vardır, tabii oradan da Rabbül âlemine ulaşıyor. Kim neyi daha çok seviyorsa onun Rabbi bir bakıma o oluyor, bu sevilen gerçekten Rabbül Erbab ise orada sorun yoktur, fakat bu sevilen şey Hakk sevginin üstüne çıkıyorsa işte onun Rabbı o oluyordur. İşte bu durumda bu Âyet ile istenenler bu Rab’tan istenmiş oluyor, o nedenle kendimizdeki üstün sevginin hangisi olduğunu iyi düşünelim ve dünya ve ahiret saadeti için hepsini yerli yerine oturtalım.
Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz.Ali'ye sorar der ki:
-Ya Ali ALLAH (c.c.)' ı seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki beni seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki eşini seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki çocuklarını seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki bunların hepsini bir kalpte nasıl yapıyorsun?
diye sorunca Hz. Ali beklemediği bu soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti.Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılmıştı.Hz. Ali düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz. Fatıma düşünceli olduğunu fark ederek kendisine sorar:
-Nedir bu hal ya Ali? der.
-Eğer bu düşünceliğin dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz bırak gitsin. Yok bu halin Rahmani kaygılarından dolayı ise, anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım der.
Hz. Ali (k.v.) Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile arasında geçen diyaloğu birbir Hz. Fatıma ya anlatır. Hz. Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder. Hz. Ali ye der ki;
-Ya Ali babama git ve de ki:
Kişi ALLAH(c.c.) ı aklı ve ruhu ile sever. Peygamberimizi kalbiyle sever. Eşini nefsiyle sever. Çocuklarını şefkatiyle sever.
20
Hz. Ali aldığı bu aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve hemen Peygamber efendimizin yanına gelerek Hz. Fatımadan öğrendiklerini Peygamber Efendimize anlatır. Peygamber efendimiz cevabı alınca tebessüm eder ve der ki;
Ya Ali bana getirdiğin bu gül nübüvvet ağacından koparılmıştır.
Ne zaman ki Hak muhabbetinin üstünde olarak bir yere yönelmiş isek netice olarak muhakkak oradan bize bir ceza gelir, çünkü Cenâb-ı Hakk’ın sevgisinin üstünde bir sevgi insanoğluna yakışmaz, bütün varlığını O vermiştir.
İmân etmekle dışarıda olan bir çok bağlardan kurtulup tek bir olan Allah’a yönelme gerçekleşiyor, eğer imân edilmemiş olursa insân düşüncesi tek istikamette top-lanmış olmaz fakat imân vahdet yaşamı değildir ve imândan vahdete geçmek gerekir. İmânda bir imân eden bir de imân edilen vardır her ne kadar çokluktan ikiliğe kadar gelinmiş ise de vahdete geçilmemiştir.
Kişi gerçek hakikatine ulaştığında bu dualar için kendi-sinde ne bir ağız ne de gönül bulabilir, tam bir teslimiyyet ile Hak’tan ne gelirse kabul eder. Ve imânın hakikatine ulaşan kişi için ikân yani yakîn hali gerçekleşir ve nefsi benliğin kalmadığı bir yaşama geçer.