Essâbirîne ve-ssâdikîne velkânitîne velmunfikîne velmustaġfirîne bil-eshâr(i)
(16-17) (Bunlar), "Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru" diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah'tan) bağışlanma dileyenlerdir.
O sabredenleri, o doğruluktan şaşmayanları, o elpençe divan duranları, o nafaka verenleri ve seher vakitlerinde o istiğfar edip yalvaranları (görür).
Bu ayet, müminlerin temel niteliklerini sıralayarak onların Allah katındaki değerini ve kurtuluş yollarını ortaya koymaktadır. Seçilen anahtar kavramlar, bu niteliklerin dilbilimsel ve semantik derinliğini, Kur'an'ın ahlaki ve dini terminolojisindeki yerini gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır, nefsi, aklın ve şeriatın gerektirdiği şey üzerinde tutmak veya ondan alıkoymak demektir. Ayetteki 'sâbirîn' ifadesi, Allah'ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma konusunda gösterilen sürekli direnişi ve musibetlere karşı tahammülü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sabır (sabr), Kur'an'da sadece pasif bir dayanıklılık değil, aynı zamanda aktif bir direnç ve sebatkarlık olarak ele alınır. Bu ayetteki 'sâbirîn', inançlarının gerektirdiği zorluklara karşı metanet gösteren, Allah yolunda sebat eden müminleri tanımlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sıdk (doğruluk), sözün kalpteki inanca uygun olmasıdır. Ayetteki 'sâdikîn', hem dildeki doğruluk hem de kalpteki samimiyet ve imandaki sağlamlığı ifade eder ki bu, münafıklığın zıttıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sıdk, sözün gerçeğe uygun olması ve kalbin dil ile mutabık olmasıdır. 'Sâdikîn' ifadesi, Allah'a verdikleri sözde duran, imanlarında samimi olan ve her türlü davranışlarında dürüstlüğü ilke edinen müminleri niteler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kunût, itaat ve huşu demektir. Ayetteki 'kânitîn', Allah'a karşı tam bir boyun eğme, ibadetlerinde sürekli ve samimi olma halini ifade eder. Bu, sadece namazda değil, hayatın her alanında Allah'a teslimiyeti kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kunût, devamlı itaat ve huşu ile birlikte uzun süre ayakta durmak anlamına gelir. 'Kânitîn' kelimesi, Allah'a karşı sürekli bir saygı, itaat ve ibadet hali içinde olan, O'nun emirlerine gönülden boyun eğen müminleri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnfak, malı tüketmek, harcamak demektir. Kur'an'da ise genellikle Allah yolunda harcamayı ifade eder. Ayetteki 'münfikîn', Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla mallarını cömertçe harcayan, ihtiyaç sahiplerine yardım eden müminleri belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İnfak, sadece maddi harcamayı değil, aynı zamanda zaman, bilgi ve yetenek gibi diğer imkanları da Allah yolunda kullanmayı kapsar. 'Münfikîn' ifadesi, sahip oldukları nimetleri Allah'ın emrettiği şekilde kullanan ve bu yolla toplumsal fayda sağlayan kişileri vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İstiğfar, günahların örtülmesini ve affedilmesini istemektir. Ayetteki 'müstağfirîn', işledikleri günahlardan dolayı pişmanlık duyarak Allah'tan af dileyen, O'nun mağfiretine sığınan müminleri ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İstiğfar, Allah'tan günahları bağışlamasını ve onları örtmesini talep etmektir. 'Müstağfirîn' kelimesi, seher vakitlerinde özel bir ihlas ve samimiyetle Allah'a yönelerek günahlarının affını dileyen, tevbe eden kulları tanımlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Seher, gecenin sonu, fecrin doğuşundan önceki vakittir. Bu vakit, ibadet ve istiğfar için özel bir fazilete sahiptir. Ayetteki 'bi'l-eshâr' ifadesi, müminlerin istiğfarı için seçtikleri bu mübarek zaman dilimini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seher, gecenin son kısmı olup, bu vakitte yapılan duaların ve istiğfarların kabul edilme ihtimali daha yüksektir. 'Bi'l-eshâr' ifadesi, müminlerin Allah'a olan yakınlıklarını ve O'na yönelişlerindeki samimiyetlerini bu özel zaman dilimiyle pekiştirdiğini gösterir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(17) (Essâbirîne ves sâdikîne vel kânitîne vel münfikıne vel müstağfirîne bil eshar;)
“Onlar, sabır edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam edenlerdir, infak edenlerdir, seher vakitlerin-de de istiğfarda bulunanlardır.” Sevdiği şeyden infak edenler ebrar zümresi deniliyor. Bu Âyette belirtilen halleri kendi bünyesinde yaşamaya
çalışan kimse imândan ikân’a doğru yolculuğa başlamıştır. Herkes bulunduğu yerde yaşadığı hale sabretmek zorunda ve herkesin sabrı bir başka türlüdür bazı kimseler zenginliğe, bazı kimseler fakirliğe vb. sabrediyorlar. Cenâb-ı Hakk sevdiklerine kendisini unutmamaları için ufak tefek dertler verir, işte bunlara sabredenler, Kendi aleyhlerine de olsa doğruyu söyleyenler ki, gerçek şâhitlik budur. Aynı zamanda Hz. Ebubekir (r.a.) nın mertebesidir, sıddıklık mertebesidir, çünkü Efendimizin (s.a.v.) Mi’râc gecesinde yaşadıklarını hiç bir şey düşünmeden anında tasdik etmiştir.
Kendinde olan nefsâni duyguları bir tarafa atıp ne denilmiş ise onu aynen kabul edip boyun bükenler.
İnfakta bulunmak, zâhiri olarak maddi yardımlar yapmaktır diğer yönüyle mânevi olarak rûhani infakta bulunmak yani bilgi aktarmak vb.
İstiğfar edenler, zâhiri olarak günahlarından istiğfar edenler, diğer yön ile kendi varlığından istiğfar etmek, insânda benlik oluşturduğu için kendi varlığı en büyük istiğfar sebebidir. Bu beden bizim değil, bineğimizdir, bize ait olan tek şey ben neyim, kimim,? sorularına karşı şuurlanmamızdır ve bu da lâtif bir oluşumdur.
Yapılacak çalışmalar için en güzel zamanın seher vakitleri olduğu belirtiliyor.