Âl-i İmrân Sûresi 171. Âyet
آل عمران
Yestebşirûne bini'metin mina(A)llâhi vefadlin veenna(A)llâhe lâ yudî'u ecra-lmu/minîn(e)
(Şehitler) Allah'ın nimetine, keremine ve Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler.
Onlar, Allah'ın nimetini, keremini ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler.
Bu ayet, şehitlerin Allah'tan gelen nimet ve faziletle sevinçlerini ve Allah'ın müminlerin mükafatını zayi etmeyeceği müjdesini ifade etmektedir. Kelimelerin kök anlamları, bu sevinç ve müjdenin derinliğini ve ilahi vaadin kesinliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşere' kelimesinin derinin dış yüzeyi anlamına geldiğini, buradan hareketle 'büşrâ'nın da bir haberin kişinin yüzünde beliren sevinç veya keder belirtisi olduğunu ifade eder. 'İstibşâr' ise, bir haberin getirdiği sevinci açıkça göstermek ve o haberle müjdelenmek demektir. Ayetteki 'yestebşirûne' kelimesi, şehitlerin Allah'tan gelen nimet ve faziletle büyük bir sevinç duyduklarını ve bu sevinci birbirlerine müjdelediklerini anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yestebşirûne' fiilini 'yefrahûne' (sevinirler) olarak açıklar. Bu bağlamda, şehitlerin Allah'ın kendilerine bahşettiği nimet ve faziletle sevinç içinde olduklarını ve bu sevinci başkalarına da aktardıklarını belirtir. Kelime, mecazi olarak bir müjdeyi alıp onunla ferahlamak anlamını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'büşrâ' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'tan gelen iyi haber, müjde ve sevinç verici olaylar için kullanıldığını belirtir. 'İstibşâr' ise bu müjdeyi alma ve onunla ferahlamanın aktif bir eylemidir. Ayetteki kullanım, şehitlerin cennetteki durumlarının bir müjde kaynağı olduğunu ve bu müjdeyle coşku duyduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ni'met' kelimesinin, kişinin kendisiyle lezzet aldığı her şey olduğunu belirtir. Allah'tan gelen nimetler ise, hem maddi hem manevi tüm lütufları kapsar. Ayetteki 'ni'met' ifadesi, şehitlere verilen cennet nimetlerini, Allah'ın onlara olan özel ikramını ve lütfunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ni'met'i, Allah'ın kullarına bahşettiği her türlü iyilik ve ihsan olarak tanımlar. Bu iyilikler, dünya ve ahiret saadetini kapsar. Ayetteki 'nimeti' kelimesi, şehitlerin Allah yolunda canlarını feda etmeleri karşılığında elde ettikleri ilahi lütufları ve cennetin güzelliklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ni'met' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara bahşettiği maddi ve manevi tüm iyilikleri ifade ettiğini belirtir. Bu iyilikler, şükrü gerektiren ve kulluk bilincini artıran lütuflardır. Ayetteki 'nimeti' kelimesi, şehitlerin Allah katındaki yüksek mertebelerinin ve kendilerine sunulan eşsiz ikramların bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fadl' kelimesini 'ziyâde' (fazlalık) ve 'ihsan' (iyilik) olarak açıklar. Allah'ın 'fadl'ı, O'nun kullarına hak ettiklerinden daha fazlasını vermesi, cömertliği ve lütfudur. Ayetteki 'fadl' kelimesi, Allah'ın şehitlere bahşettiği nimetlerin ötesinde, onlara özel bir ikramda bulunduğunu ve bu ikramın O'nun sonsuz cömertliğinden kaynaklandığını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fadl'ın, bir şeyin aslına eklenen fazlalık ve üstünlük olduğunu belirtir. Allah'ın 'fadl'ı ise, O'nun kullarına hak etmedikleri halde bahşettiği lütuflar ve ihsanlardır. Ayetteki 'fadl' kelimesi, şehitlerin elde ettiği nimetlerin sadece bir karşılık değil, aynı zamanda Allah'ın onlara olan özel bir lütfu ve cömertliği olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'fadl' kelimesinin 'ziyâde' (artış, fazlalık) ve 'ihsan' (iyilik) anlamlarını taşıdığını belirtir. Allah'ın 'fadl'ı, O'nun kullarına olan sınırsız lütfu ve cömertliğidir. Ayetteki 'fadl' kelimesi, şehitlerin elde ettiği nimetlerin, Allah'ın onlara olan özel bir ikramı ve lütfu olduğunu, bu lütfun onların amellerinin karşılığından daha fazla olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dayya'a' fiilinin, bir şeyi faydasız hale getirmek, kaybetmek veya heba etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yudî'u' ifadesi, Allah'ın müminlerin amellerini ve mükafatlarını asla zayi etmeyeceğini, boşa çıkarmayacağını ve karşılıksız bırakmayacağını kesin bir dille ifade eder. Bu, Allah'ın adaletinin ve vaadinin bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dayya'a' fiilini 'ehmel' (ihmal etti) ve 'etlefe' (telef etti) olarak açıklar. 'Lâ yudî'u' ifadesi, Allah'ın müminlerin ecirlerini asla ihmal etmeyeceğini, onları telef etmeyeceğini ve hak ettikleri karşılığı eksiksiz vereceğini vurgular. Bu, müminler için büyük bir güvence ve müjdedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'zayi etmek' (idâ'a) kavramının, genellikle yapılan bir amelin karşılığının alınmaması veya boşa gitmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği' ifadesi, ilahi adaletin ve vaadin kesinliğini, müminlerin çabalarının asla karşılıksız kalmayacağını vurgular. Bu, Allah'ın kullarına olan güvenini ve sadakatini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ecr' kelimesinin, bir işin veya hizmetin karşılığında verilen bedel olduğunu belirtir. Kur'an'da genellikle Allah'ın müminlere amelleri karşılığında ahirette vereceği mükafatı ifade eder. Ayetteki 'ecra' kelimesi, müminlerin Allah yolunda yaptıkları fedakarlıkların ve ibadetlerin karşılığında Allah'ın onlara vereceği cennet nimetlerini ve yüksek dereceleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ecr'i, yapılan bir işin veya hizmetin karşılığı olarak tanımlar. Allah'ın 'ecr'i ise, O'nun kullarına amelleri karşılığında lütfettiği mükafatlardır. Ayetteki 'ecra' kelimesi, müminlerin Allah yolunda gösterdikleri çabaların ve fedakarlıkların Allah katında asla karşılıksız kalmayacağını, aksine en güzel şekilde mükafatlandırılacağını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ecr' kelimesinin Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi karşılıklar için kullanıldığını, ancak genellikle ahiretteki ilahi mükafatı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ecra' kelimesi, müminlerin imanları, salih amelleri ve Allah yolundaki mücadeleleri karşılığında Allah'tan alacakları sonsuz ve eksiksiz mükafatı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kelimesinin korkunun zıttı olduğunu ve kalbin sükûnet bulması anlamına geldiğini belirtir. 'Mü'min' ise, Allah'a iman eden, O'na güvenen ve O'nun vaadlerine inanan kişidir. Ayetteki 'el-mü'minîn' kelimesi, Allah'a tam bir teslimiyetle inanmış, O'nun birliğine ve peygamberlerine iman etmiş kimseleri ifade eder ki, Allah onların ecirlerini zayi etmeyeceğini müjdelemektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mü'min' kelimesini 'musaddık' (tasdik eden) olarak açıklar. Allah'a ve O'nun gönderdiklerine tasdikle inanan, kalbiyle tasdik edip diliyle ikrar eden kişidir. Ayetteki 'el-mü'minîn' kelimesi, Allah'ın vaadine güvenen ve O'nun yolunda mücadele eden tüm inananları kapsar ve Allah'ın onlara olan mükafatının kesinliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a tam bir güven ve teslimiyet hali olduğunu belirtir. 'Mü'min' ise bu güveni ve teslimiyeti yaşayan kişidir. Ayetteki 'el-mü'minîn' kelimesi, Allah'a olan bu derin imanları sayesinde Allah'ın kendilerine vaat ettiği mükafatı hak eden ve bu mükafatın zayi edilmeyeceği konusunda kesin bir güvenceye sahip olan kişileri ifade eder.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(171) Yestebşirune Bi ni'metin minAllahi vefadlin, ve ennAllahe lâ yudî'u ecrel mu'minîn;
103
“Onlar, Allah'ın nimetini, keremini ve Allah'ın, müminlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelerler.”