Âl-i İmrân Sûresi 172. Âyet
آل عمران
Elleżîne-stecâbû li(A)llâhi ve-rrasûli min ba'di mâ esâbehumu-lkarh(u)(c) lilleżîne ahsenû minhum vettekav ecrun ‘azîm(un)
Onlar yaralandıktan sonra Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükafat vardır.
Kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve Peygamberi'nin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve gereğince Allah'tan korkanlara büyük bir mükafat vardır.
Bu ayet, Uhud Savaşı sonrası müminlerin gösterdiği sadakat ve teslimiyeti vurgulamaktadır. Ayet, savaşta yara almalarına rağmen Allah ve Resul'ün çağrısına icabet edenlerin, iyilik yapanların ve takva sahibi olanların büyük bir mükafatla ödüllendirileceğini bildirmektedir. Anahtar kavramlar, bu teslimiyetin ve mükafatın temel unsurlarını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstecâbe (استجاب), 'cevap verdi' (أجاب) fiilinden daha mübalağalı bir anlam taşır ve 'çağrıya kulak verip gereğini yapmak, olumlu karşılık vermek' demektir. Ayetteki kullanımı, Uhud Savaşı'nda yara almalarına rağmen Allah ve Resul'ün ikinci bir savaşa çağrısına tereddütsüz itaat etmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstecâbû (استجابوا) fiili, 'davete icabet ettiler, çağrıya uyup gereğini yerine getirdiler' anlamındadır. Burada, savaşın zorlu koşullarına rağmen Allah'ın emrine ve Peygamber'in çağrısına gönülden teslimiyeti mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İstecâbe kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın çağrısına veya peygamberlerin tebliğine karşı gösterilen 'itaat ve teslimiyet' anlamında kullanılır. Bu ayette, müminlerin zor zamanlarda bile Allah'a olan bağlılıklarını ve O'nun iradesine boyun eğmelerini ifade eden merkezi bir kavramdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): el-Karh (القرح), savaşta düşmandan alınan yara demektir. Ayetteki bağlamı, Uhud Savaşı'nda Müslümanların maruz kaldığı fiziksel yaralanmaları ve acıları ifade eder. Bu yaralara rağmen çağrıya icabet etmeleri, onların iman gücünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Karh (قرح), bedende meydana gelen yara veya bere anlamına gelir. Kur'an'da genellikle savaşta alınan yaralar için kullanılır. Bu ayette, Uhud Savaşı'nda Müslümanların yaşadığı fiziksel zorlukları ve bu zorluklara rağmen gösterdikleri azmi vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): el-Karh (القرح) kelimesi, 'yaralamak' fiilinden türemiştir ve özellikle savaşta düşman tarafından verilen yaraları ifade eder. Ayette, müminlerin yaşadığı bu acı tecrübeye rağmen Allah'ın emrine uymalarının büyüklüğünü ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhsan (إحسان), bir şeyi en güzel şekilde yapmak, iyilikte bulunmak ve Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'ahsenû' (أحسنوا) ifadesi, müminlerin sadece çağrıya icabet etmekle kalmayıp, aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanacak güzel ameller işlemelerini ve iyilikte bulunmalarını kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İhsan (إحسان), 'hasen' (güzel) kökünden gelir ve bir işi en mükemmel şekilde yapmak, başkalarına iyilik etmek demektir. Ayette, savaş sonrası zorlu durumda dahi Allah'a karşı görevlerini en iyi şekilde yerine getiren ve insanlara karşı iyilik yapan müminlerin vasfını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İhsan kavramı, Kur'an'da hem ahlaki bir erdem olarak 'iyilik yapmak' hem de ibadetlerde 'samimiyet ve mükemmellik' anlamında kullanılır. Bu ayette, müminlerin zorluğa rağmen gösterdikleri fedakarlığın yanı sıra, genel olarak hayatlarında sergiledikleri güzel davranışları ve Allah'a karşı samimi kulluklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva (تقوى), 'vikaye' (korunma) kökünden gelir ve kişinin kendisini Allah'ın azabından koruması, O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınması demektir. Ayetteki 'vettekav' (واتقوا) ifadesi, müminlerin sadece iyilik yapmakla kalmayıp, aynı zamanda Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmelerini ve günahlardan sakınmalarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Takva (تقوى), Allah'ın emirlerine sarılmak ve yasaklarından kaçınmak suretiyle nefsi korumaktır. Ayette, Uhud sonrası zorlu koşullarda dahi Allah'ın sınırlarını gözeten, O'na karşı gelmekten sakınan ve O'nun rızasını gözeten müminlerin özelliğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Takva, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmek, O'nun gazabından sakınmak' anlamına gelir. Bu ayette, müminlerin zor zamanlarda bile Allah'ın emirlerine bağlı kalma ve günahlardan uzak durma çabalarını ifade eder, bu da onların büyük ecire layık olmalarının önemli bir nedenidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecr (أجر), yapılan bir işin karşılığı olan mükafat demektir. Azîm (عظيم) ise 'büyük, yüce' anlamına gelir. Ayetteki 'ecrun azîm' (أجر عظيم) ifadesi, Allah ve Resul'ün çağrısına icabet eden, iyilik yapan ve takva sahibi olan müminlere verilecek olan mükafatın büyüklüğünü ve değerini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ecr (أجر), bir amelin karşılığı olarak verilen şeydir. Azîm (عظيم) ise, nicelik ve nitelik bakımından üstünlüğü ifade eder. Bu ayette, müminlerin gösterdiği fedakarlık ve sadakatin Allah katındaki değerinin çok yüksek olduğunu, karşılığının da dünyevi ölçülerin ötesinde büyük olacağını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecrun azîm (أجر عظيم), Allah'ın vaat ettiği, kullarının amellerine karşılık olarak vereceği büyük ve bol mükafatı ifade eder. Bu ayette, Uhud sonrası gösterilen kahramanlık ve teslimiyetin Allah katında ne denli değerli olduğunu ve bunun karşılığında verilecek mükafatın büyüklüğünü vurgular.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(172) Ellezînestecabu Lillâhi verRasûli min ba'di ma esabehümül karh* lillezîne ahsenu minhüm vettekav ecrun azîym;
“Kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve Peygamberi'nin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve gereğince Allah'tan korkanlara büyük bir mükâfat vardır.”