Âl-i İmrân Sûresi 174. Âyet
آل عمران
Fenkalebû bini'metin mina(A)llâhi vefadlin lem yemses-hum sû-un vettebe'û ridvâna(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu żû fadlin ‘azîm(in)
Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Bunun üzerine kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.
Âl-i İmrân 174. ayet, Uhud Savaşı sonrası müminlerin durumunu tasvir ederek, Allah'ın lütfu ve rızası sayesinde yaşadıkları manevi ve maddi kazanımları vurgular. Ayet, 'inqalebû' (geri dönmek), 'ni'me' (nimet), 'fadl' (bolluk/lütuf), 'sû'' (fenalık/kötülük) ve 'rıdvân' (rızâ) gibi temel kavramlar üzerinden Allah'ın müminlere olan desteğini ve onların bu desteğe karşılık Allah'ın rızasını arayışlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kalb' kelimesinin bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek anlamına geldiğini belirtir. 'İnqalabe' ise dönüşmek, geri dönmek demektir. Ayetteki kullanımı, müminlerin Uhud sonrası yaşadıkları korku ve endişe halinden, Allah'ın lütfuyla emniyet ve kazanç haline dönmelerini, yani 'geri dönmelerini' ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'inqalabû' fiilini 'racau' (geri döndüler) anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, müminlerin düşmanla karşılaşma endişesinden veya savaş meydanından, Allah'ın nimeti ve fazlıyla, kendilerine bir kötülük dokunmadan geri dönmelerini mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Ni'me', Allah'tan gelen her türlü iyilik ve lütuftur. Ayetteki 'bi-ni'metin' ifadesi, müminlerin geri dönüşlerinin Allah'ın bir lütfu ve ihsanı sayesinde gerçekleştiğini, bu lütfun kendilerine dokunan bir kötülük olmaksızın sağlandığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ni'me' kelimesinin, Allah'ın kullarına bahşettiği her türlü hayır ve ihsanı kapsadığını belirtir. Ayetteki 'bi-ni'metin' ifadesi, müminlerin savaş sonrası elde ettikleri güven, huzur ve düşmanın kendilerine zarar verememesi gibi durumların Allah'ın doğrudan bir nimeti olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fadl' kelimesini 'ziyâde' (fazlalık) ve 'ihsan' (iyilik) olarak açıklar. Ayetteki 've fadl' ifadesi, Allah'ın müminlere sadece nimet vermekle kalmayıp, bu nimetlerin ötesinde, beklenenden daha fazla lütuf ve ihsanla muamele ettiğini, onlara fazladan bir iyilikte bulunduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'fadl'ın, bir şeyin aslına eklenen fazlalık ve üstünlük olduğunu ifade eder. Ayetteki 've fadl' kelimesi, Allah'ın müminlere verdiği nimetlerin yanı sıra, onlara ekstra bir lütuf ve cömertlik gösterdiğini, bu sayede düşmanın şerrinden korunup manevi bir üstünlük elde ettiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Sû'' kelimesi, insana dokunan her türlü kötü ve çirkin şeyi ifade eder. Ayetteki 'lem yemseshum sû'' ifadesi, müminlerin Allah'ın lütfu sayesinde, düşmanın kendilerine herhangi bir zarar veremediğini, bir musibete uğramadıklarını açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sû'' kelimesinin hem maddi hem de manevi zararları kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin Uhud sonrası yaşadıkları durumdan, düşmanın kendilerine fiziksel bir zarar verememesi veya moral bozukluğu gibi manevi bir kötülüğe uğramamaları anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Rıdvân', Allah'ın kulundan razı olması, ona karşı hoşnutluk duymasıdır. Ayetteki 'ittabe'û rıdvânallâh' ifadesi, müminlerin tüm eylemlerinde ve kararlarında Allah'ın rızasını gözeterek hareket ettiklerini, O'nun hoşnutluğunu kazanmayı hedeflediklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rıdâ' kavramının Kur'an'da Allah ile insan arasındaki karşılıklı bir ilişkiyi ifade ettiğini belirtir. İnsan Allah'tan razı olurken, Allah da insandan razı olur. Ayetteki 'rıdvânallâh' ifadesi, müminlerin Allah'ın emirlerine uyarak ve O'nun yolunda cihat ederek, nihai hedeflerinin Allah'ın kendilerinden razı olması olduğunu vurgular.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(174) (Fenkalebu Bi ni'metin minAllahi ve fadlin lem yemseshüm suün vettebeu rıdvanAllah* vAllahu zû fadlin azîm;
“Bunun üzerine kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.”