Âl-i İmrân Sûresi 184. Âyet
آل عمران
Fe-in keżżebûke fekad kużżibe rusulun min kablike câû bilbeyyinâti ve-zzuburi velkitâbi-lmunîr(i)
Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık delilleri, hikmetli sayfaları ve aydınlatıcı kitabı getiren peygamberler de yalanlanmıştı.
Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık deliller, hikmetli sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalanlanmıştı.
Bu ayet, peygamberlerin yalanlanmasının tarihsel bir gerçeklik olduğunu vurgulayarak Hz. Muhammed'e teselli vermektedir. Anahtar kavramlar, 'yalanlama', 'açık deliller', 'yazılı sahifeler' ve 'aydınlatıcı kitap' etrafında dönerek ilahi mesajın tebliğ sürecindeki zorlukları ve bu mesajın niteliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezzebe' fiilinin, bir şeyi yalan olarak nitelemek veya birinin sözünü yalanlamak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kezzebe' fiili, müşriklerin Hz. Peygamber'in getirdiği mesajı ve kendisini yalanlamalarını ifade eder. Bu, sadece sözün değil, tebliğ edilen hakikatin reddi anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece bir iddiayı reddetmekten öte, ilahi vahyi ve peygamberin risaletini inkar etme, hatta ona karşı düşmanca bir tavır alma anlamını taşıdığını vurgular. Ayetteki kullanım, önceki peygamberlere karşı gösterilen direnişin bir devamı olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beyyinât' kelimesinin, hakikati açıkça ortaya koyan, şüpheyi gideren deliller ve mucizeler anlamına geldiğini belirtir. Ayette, önceki peygamberlerin de tebliğlerini destekleyen somut kanıtlarla geldiklerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'beyyine'nin, bir şeyin hakikatini ortaya koyan, onu açıklayan her şey olduğunu söyler. Kur'an bağlamında ise bu, peygamberlerin getirdiği mucizeler, ayetler ve akli delillerdir. Ayet, bu delillerin varlığına rağmen yalanlamanın gerçekleştiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beyyinât'ın Kur'an'da genellikle peygamberlerin doğruluğunu ispatlayan açık ve net deliller, mucizeler ve ilahi ayetler için kullanıldığını ifade eder. Bu, sadece sözlü bir tebliğ değil, aynı zamanda gözle görülür veya akılla idrak edilebilir kanıtlarla desteklenmiş bir mesajdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zubur' kelimesinin 'zebûr'un çoğulu olduğunu ve yazılı sahifeler, kitaplar anlamına geldiğini belirtir. Özellikle Hz. Davud'a verilen Zebur gibi, ilahi mesajları içeren yazılı metinleri ifade eder. Ayette, peygamberlerin sadece sözlü değil, yazılı delillerle de geldiklerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zubur'un, üzerine yazı yazılan levhalar veya küçük kitaplar olduğunu açıklar. Bu, ilahi vahiylerin yazıya geçirilmiş formlarını ifade eder ve peygamberlerin tebliğlerinin sadece sözlü değil, aynı zamanda korunmuş yazılı metinler aracılığıyla da aktarıldığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kitâb'ın, yazılmış olan şey anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle ilahi vahyedilmiş büyük kitapları (Tevrat, İncil gibi) ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-Kitâb', önceki peygamberlere verilen kapsamlı ilahi metinleri işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kitâb'ın, Allah tarafından indirilen ve hükümler, kıssalar ve öğütler içeren büyük ilahi metinler için kullanıldığını açıklar. Ayette, 'el-Kitâb el-Münîr' ifadesiyle, bu kitapların sadece yazılı olmakla kalmayıp, aynı zamanda insanlığa yol gösteren, aydınlatıcı bir niteliğe sahip olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nûr' kökünden türeyen 'münîr' kelimesinin, hem kendisi ışık veren hem de başkalarını aydınlatan anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-Kitâb el-Münîr' ifadesi, ilahi kitabın sadece bilgi içermekle kalmayıp, aynı zamanda insanlığa doğru yolu gösteren, kalpleri ve zihinleri aydınlatan bir rehber olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nûr' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi rehberlik, hakikat ve doğru yol anlamında kullanıldığını ifade eder. 'Münîr' sıfatı ise, bu ilahi kitabın karanlıkları dağıtan, şüpheleri gideren ve insanlara hakikati gösteren bir işlev gördüğünü pekiştirir. Bu, kitabın sadece bir metin değil, aynı zamanda manevi bir ışık kaynağı olduğunu gösterir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(184) (Fein kezzebuke fekad küzzibe Rusulün min kablike câu Bil beyyinâti vezZübüri vel Kitabil müniyr;)
“Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık deliller, hikmetli sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalanlanmıştı.”
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ
يَوْمَ الْقِيمَةِ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ
فَقَدْ فَازَ وَمَا الْحَيَوةُ الدُّنْيَا الامَتَاعُ الْغُرُورِ
(185-) (Küllü nefsin zâikatül mevt* ve innemâ tüveffevne ücureküm yevmel kıyameti, femen zuhziha anin nâri ve udhılel cennete fekad faze* ve mel hayatüd dünya illâ metâul ğurur;)
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka birşey değildir.” Bu Âyetin başı her varlığın sonunu ifade etmektedir, nasıl ki her varlığın dünyada bir doğumu vardır işte bu doğumun son aşaması burada anlatılıyor.
Bu âlemde gördüğümüz her ne varsa bunların hepsi birer nefs, fakat insanın üzerinde var olan İlâhî nefstir. Burada bahsedilen tadma hakikati itibarıyla varlığa işaret etmektedir ve tad ifadesi her varlığa göre değişmektedir, her nefs kendi aslı itibarıyla nasıl bir hayat sürmüş ise ölürken onun tadını tadacaktır.
Kıyamet günündede neyi haketmişseniz onun ecirlerini alacaksınız, ama cehennem karşılığı ama cennet karşılığı
neyi haketmişse. Cehennemin yedi mertebe, cennetin ise sekiz mertebe olduğu belirtiliyor fakat cennet mertebelerinden biri zat cenneti olduğundan dört mertebeyi ifade etmektedir, yani onbir mertebe oluyor, oniki değil çünkü oniki ile onbirin ehli aynı cennette olacaklar çünkü her ikiside Hakikati Muhammedi, İnsân-ı Kâmil cennetleri olduğundan ikisi birlikte oluşmaktadır. Nefs mertebelerinde nefsi emmârede olan kişi dahi yapmış olduğu ibadetleri dolayısıyla birinci cennete yani efal cennetine girecek, işte bu aşamada nefs mertebelerini ters çevirip aşağıya doğru derecesini tuttuğumuzda nefsani yön ile bu mertebeleri uyguladığımızda cehennem mertebeleri oluşuyor, örneğin safiye nefs dediğimizde bu kişi Hakk’tan o kadar uzaklaşıyor ki artık kendi nefsaniyetinde saflaşıyor ve Hak ile hiç ilgisi kalmıyor, diğerleride bunun gibi. Bir ârife “nefsi emmâreden nasıl geçilir” diye sormuşlar o da “önce nefsi emmâreye nasıl gelinir onu öğrenelim” demiş.
Bugün herkes aynı haklara sahip ve kurallar herkes için geçerli o nedenle burası seçilmesi çok zor olan bir âlem, yaşantı, çünkü hepsi birbirinin içinde tanımak mümkün değil, tanımak için irfan ehli olmak lâzımdır veya onların ölçüleriyle bakmak lâzımdır.
Bir kimse Hakk yolunda gitmez ve kendini tanımaz ise dünya hayatı ancak bir aldanıştan, benlikten ibarettir. Hakikati İlâhî üzerinde çalışmalar yapmazsak vaktimizin çoğunu boşa geçirirsek aldanmış oluruz.