İçeriğe atla
Âl-i İmrân 32Cüz 3 · Sayfa 54

Âl-i İmrân Sûresi 32. Âyet

آل عمران

Sohbete sor

Kul atî'û(A)llâhe ve-rrasûl(e)(s) fe-in tevellev fe-inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lkâfirîn(e)

De ki: "Allah'a ve Peygamber'e itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez.

Âl-i İmrân Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(32) (Kûl etı'ullahe verRasûle, fein tevellev feinnAllahe lâ yuhibbul Kafirîn;)

“De ki, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.”

“Hz. Muhammed (s.a.v.) in Hakikati Muhammed-î yönüyle Allah ile birlikte zikredilmesi “Lâ ilâhe illâllah,

Muhammeden Rasûlüllah” sözünün bir başka yönden ifadesidir. Hakikati Muhammed-î bütün âlemlere sâri bir hakikattir, biz düşüncemizi sadece şu dünya üzerinde toplamayalım İslâm’ın getirdiği hakikatler o kadar sonsuz ki bütün âlemleri kapsamına alıyor, zâten son din ve son kitap olması yönüyle öylede olması gerekiyor, sadece ilham yoluyla bu gerçeklerin açılmasıdır bundan sonrası artık, bizler gönlümüzün aldığı, aklımızın yettiği kadarını anlayalım bize şimdilik bu lâzımdır. “Ey Habibim eğer sen olmasaydın bu alemleri halketmezdim” ifadesi açıkça önümüze sonsuz ufuklar açıyor çünkü Hakikati Muhammedinin sadece dünya için bir vücût olarak ortaya çıktığını kabul edersek öteki âlemlerin olmaması gerekirdi, âlemlerden kasıt bütün varlıkların içinde bulundukları ortamlarıdır, işte onların orada bulunmaları onların Hakikati Muhammedisi’dir ve onların idareciside orada Hz. Muhammed (s.a.v.) in makamının mevkiini ortaya getirmiştir, eğer Hakikati Muhammed-î tecellisi olmasa idi o âlemin yok olması gerekirdi. İşte bu hakikati ne kadar geniş idrak edersek kendimizi o derece genişlikte tanımış oluyoruz, çünkü bizde onun hakikatinden meydana geldik.

Kim ki bu hakikatleri idrak ederse Hz. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yolundan Allah’a ulaşmış oluyor, zâten başka da yolu yoktur. Ve kim kendi nefsinde mevcut olan Hakikati Muhammediyyeyi örterse Allah onları sevmez çünkü Cenâb-ı Hakk’ın muradı kendi hakikatinin ortaya çıkması yönündedir, kim ki buna mâni oluyorsa Allah onları sevmez. Kişinin nefsine zulmüde budur, kendi nefsinde mevcut olan hakikatleri ortaya çıkartamıyorsa o nefsine zulmetmiş oluyordur, burada zulmedilen nefs tabii ki emmâre nefs değil, İlâh-î nefstir.

Emmâre, levvâme, mülhime nefs mertebeleri zaten zulmet içinde onlar kapalıdır, fakat mutmainne, radiyye, mardıyye, sâfiye nefs mertebelerini ortaya çıkartamaz ise işte onlara zulmedilmiş oluyor. Belirli çalışmalar sonucu bunları ortaya çıkaran kişi Hz. Rasûlüllah’ın (s.a.v) dediği gibi “Kim ki nefsine ârif oldu, o Rabbine ârif oldu” çünkü nefsin hakikati rubûbiyyet hakikatine dayanmaktadır.

Mülhime nefs mertebesinden mutmainne nefs mertebesine geçmek insan için iç bünyede büyük bir inkılâbtır, eğer bunu başaramaz isek karşımıza gelen şeyleri çözemeyiz çünkü mülhime nefs mertebesinde yavaş yavaş insanın zihni açılmaya başlıyor ve yukarıya doğru bir nur anteni oluşuyor ve kendi dışındaki varlıklardan kişi farkında olmadan bilgi girişi başlıyor, bunların içinde eksi sinyallerde oluyor yani evhamlar da ve bu durumda kişi yalnız ise burayı geçmesi mümkün değildir, muhakkak yanında daha önce oralardan geçmiş birisi olmalıdır, ki, elinden tutup onu geçirsin. Evhamların girişi yanında İlâh-î girişlerde oluyor ve derviş için bunların ayırımının net olarak yapılamaması en tehlikeli durumu oluşturuyor. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâni perdesi olarak belirtilen hallerde, sûreten Hak’tan gözüken nefsâni oluşumlar kişiye zerkediliyor ve kişinin kendi kendine bunu ayırması mümkün değildir, bunu ayırması için mutmainne nefs mertebesine ulaşması lâzımdır, ki mutmainne nefs mertebesinde artık evham ve hayali girişler kesilir sadece ilhamlar açılır.