Kul atî'û(A)llâhe ve-rrasûl(e)(s) fe-in tevellev fe-inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lkâfirîn(e)
De ki: "Allah'a ve Peygamber'e itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez.
De ki, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.
Bu ayet, Allah'a ve Peygambere itaatin önemini vurgulamakta, itaatsizliğin ise Allah'ın sevgisinden mahrum kalmaya yol açacağını bildirmektedir. Temel kavramlar itaat, yüz çevirme ve küfür ekseninde şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tav' (طوع) kökünü, bir şeye kolaylıkla boyun eğmek, isteyerek ve zorlanmadan uymak olarak açıklar. Ayetteki 'etî'û' (أَطِيعُوا۟) emri, müminlerden Allah'ın ve Resulü'nün hükümlerine gönüllü bir teslimiyetle uymalarını talep etmektedir. Bu, sadece zahiri bir uyum değil, aynı zamanda kalbi bir rızayı da içerir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tâat'ı (طاعة), emredileni yerine getirmek ve yasaklanandan kaçınmak olarak tanımlar. Ayetteki kullanımında, Allah'ın ve Resulü'nün emirlerine uymanın, imanın bir gereği olduğunu ve bu itaatin, Allah'ın rızasını kazanmanın yolu olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tevellâ' (تولّى) fiilini, bir şeyden yüz çevirmek, sırt dönmek ve uzaklaşmak anlamında kullanır. Ayetteki 'fe in tevellev' (فَإِن تَوَلَّوْا۟) ifadesi, Allah'a ve Resulü'ne itaatten kaçınanların durumunu tasvir eder ve bu durumun olumsuz sonuçlarına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tevellâ' fiilinin mecazi anlamda 'itaatten yüz çevirmek' ve 'karşı gelmek' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına icabet etmeyip ondan uzaklaşmayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velâ' (ولاء) kökünden türeyen 'tevellâ' fiilinin, Kur'an'da genellikle bir şeye yönelmek veya ondan yüz çevirmek anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'a ve Peygamber'e itaatten yüz çevirme, yani onlardan uzaklaşma ve onlara karşı gelme anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hubb' (حبّ) kelimesini, bir şeye karşı duyulan meyil ve arzu olarak tanımlar. Allah'ın sevmesi ise, kulundan razı olması, ona ikramda bulunması ve onu rahmetine yakınlaştırmasıdır. Ayetteki 'lâ yuhıbbü' (لَا يُحِبُّ) ifadesi, Allah'ın inkarcılardan razı olmadığını ve onlara lütufta bulunmayacağını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hubb'un (حبّ) Allah'a nispet edildiğinde, O'nun rızası, rahmeti ve kuluna olan ihsanı anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki olumsuz kullanım, Allah'ın inkarcılara karşı rızasının olmadığını ve onları rahmetinden mahrum bırakacağını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' (كفر) kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda gerçeği, yani Allah'ın ayetlerini ve peygamberin getirdiklerini örtmek, inkar etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-kâfirîn' (ٱلْكَـٰفِرِينَ) ifadesi, Allah'a ve Resulü'ne itaatten yüz çevirerek hakikati inkar edenleri kasteder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ü (كفر), nimeti örtmek veya gerçeği inkar etmek olarak açıklar. Ayetteki 'el-kâfirîn' (ٱلْكَـٰفِرِينَ), Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberin getirdiği mesajı inkar eden, böylece Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden kimselerdir. Bu inkar, itaatsizliğin ve yüz çevirmenin nihai sonucudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' (كفر) kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular ve onu 'nankörlük' ve 'hakikati inkar etme' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-kâfirîn' (ٱلْكَـٰفِرِينَ), Allah'ın çağrısına uymayı reddederek O'nun lütfunu ve hakikatini inkar edenlerdir. Bu durum, Allah'ın sevgisinden mahrum kalmalarının temel nedenidir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(32) (Kûl etı'ullahe verRasûle, fein tevellev feinnAllahe lâ yuhibbul Kafirîn;)
“De ki, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.”
“Hz. Muhammed (s.a.v.) in Hakikati Muhammed-î yönüyle Allah ile birlikte zikredilmesi “Lâ ilâhe illâllah,
Muhammeden Rasûlüllah” sözünün bir başka yönden ifadesidir. Hakikati Muhammed-î bütün âlemlere sâri bir hakikattir, biz düşüncemizi sadece şu dünya üzerinde toplamayalım İslâm’ın getirdiği hakikatler o kadar sonsuz ki bütün âlemleri kapsamına alıyor, zâten son din ve son kitap olması yönüyle öylede olması gerekiyor, sadece ilham yoluyla bu gerçeklerin açılmasıdır bundan sonrası artık, bizler gönlümüzün aldığı, aklımızın yettiği kadarını anlayalım bize şimdilik bu lâzımdır. “Ey Habibim eğer sen olmasaydın bu alemleri halketmezdim” ifadesi açıkça önümüze sonsuz ufuklar açıyor çünkü Hakikati Muhammedinin sadece dünya için bir vücût olarak ortaya çıktığını kabul edersek öteki âlemlerin olmaması gerekirdi, âlemlerden kasıt bütün varlıkların içinde bulundukları ortamlarıdır, işte onların orada bulunmaları onların Hakikati Muhammedisi’dir ve onların idareciside orada Hz. Muhammed (s.a.v.) in makamının mevkiini ortaya getirmiştir, eğer Hakikati Muhammed-î tecellisi olmasa idi o âlemin yok olması gerekirdi. İşte bu hakikati ne kadar geniş idrak edersek kendimizi o derece genişlikte tanımış oluyoruz, çünkü bizde onun hakikatinden meydana geldik.
Kim ki bu hakikatleri idrak ederse Hz. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yolundan Allah’a ulaşmış oluyor, zâten başka da yolu yoktur. Ve kim kendi nefsinde mevcut olan Hakikati Muhammediyyeyi örterse Allah onları sevmez çünkü Cenâb-ı Hakk’ın muradı kendi hakikatinin ortaya çıkması yönündedir, kim ki buna mâni oluyorsa Allah onları sevmez. Kişinin nefsine zulmüde budur, kendi nefsinde mevcut olan hakikatleri ortaya çıkartamıyorsa o nefsine zulmetmiş oluyordur, burada zulmedilen nefs tabii ki emmâre nefs değil, İlâh-î nefstir.
Emmâre, levvâme, mülhime nefs mertebeleri zaten zulmet içinde onlar kapalıdır, fakat mutmainne, radiyye, mardıyye, sâfiye nefs mertebelerini ortaya çıkartamaz ise işte onlara zulmedilmiş oluyor. Belirli çalışmalar sonucu bunları ortaya çıkaran kişi Hz. Rasûlüllah’ın (s.a.v) dediği gibi “Kim ki nefsine ârif oldu, o Rabbine ârif oldu” çünkü nefsin hakikati rubûbiyyet hakikatine dayanmaktadır.
Mülhime nefs mertebesinden mutmainne nefs mertebesine geçmek insan için iç bünyede büyük bir inkılâbtır, eğer bunu başaramaz isek karşımıza gelen şeyleri çözemeyiz çünkü mülhime nefs mertebesinde yavaş yavaş insanın zihni açılmaya başlıyor ve yukarıya doğru bir nur anteni oluşuyor ve kendi dışındaki varlıklardan kişi farkında olmadan bilgi girişi başlıyor, bunların içinde eksi sinyallerde oluyor yani evhamlar da ve bu durumda kişi yalnız ise burayı geçmesi mümkün değildir, muhakkak yanında daha önce oralardan geçmiş birisi olmalıdır, ki, elinden tutup onu geçirsin. Evhamların girişi yanında İlâh-î girişlerde oluyor ve derviş için bunların ayırımının net olarak yapılamaması en tehlikeli durumu oluşturuyor. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâni perdesi olarak belirtilen hallerde, sûreten Hak’tan gözüken nefsâni oluşumlar kişiye zerkediliyor ve kişinin kendi kendine bunu ayırması mümkün değildir, bunu ayırması için mutmainne nefs mertebesine ulaşması lâzımdır, ki mutmainne nefs mertebesinde artık evham ve hayali girişler kesilir sadece ilhamlar açılır.