İnna(A)llâhe-stafâ âdeme venûhan veâle ibrâhîme veâle ‘imrâne ‘alâ-l'âlemîn(e)
(33-34) Şüphesiz Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip alemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Gerçekten Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı.
Bu ayet, Allah'ın belirli peygamberleri ve ailelerini 'âlemlere' tercih etmesini konu edinir. Ayet, 'ıstıfâ' fiili üzerinden seçme ve üstün kılma eylemini vurgularken, 'âl' ve 'âlemîn' kavramları ile bu seçimin kapsamını ve niteliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'safv' kökünden türeyen 'ıstıfâ' kelimesinin, bir şeyin en halis ve en seçkin kısmını almak, onu diğerlerinden ayırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın, Adem, Nuh, İbrahim ve İmran ailelerini, diğer insanlar arasından özel bir konuma yükselterek seçkin kıldığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ıstafâ' fiilini 'ihtâra' (seçti) olarak açıklar. Bu ayetteki bağlamda, Allah'ın bu şahısları ve aileleri, peygamberlik ve hidayet görevi için özel olarak seçtiğini ve onlara bu görevi lütfettiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ıstıfâ'nın, bir şeyi saflaştırıp arındırarak en iyisini seçmek olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ıstafâ' fiili, Allah'ın bu zikredilen şahısları ve aileleri, insanlık içinden seçerek onları manevi ve ahlaki açıdan üstün kıldığını, böylece risalet görevine layık gördüğünü vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âl' kelimesinin 'ehil' (aile) anlamına geldiğini ve genellikle şerefli ve önemli kişiler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'Âle İbrahim' ve 'Âle İmran' ifadeleri, bu peygamberlerin sadece kendilerini değil, onların soyundan gelen ve onlara tabi olan seçkin kişileri de kapsadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âl' kelimesinin 'ehil'den daha özel bir anlam taşıdığını ve genellikle şerefli, önemli kişilerin ailesi, soyu ve takipçileri için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, İbrahim ve İmran'ın 'âli', onların peygamberlik silsilesini ve bu silsileye mensup olanları ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ebu'l-Bekâ, 'âl' kelimesinin bir kişinin ailesi, akrabaları ve ona tabi olanları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, İbrahim ve İmran'ın 'âli', onların soyundan gelen ve peygamberlik misyonunu sürdüren kişileri, yani seçilmiş bir zümreyi işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âlem' kelimesinin, Allah'ın varlığına delalet eden her şeyi kapsadığını ve genellikle 'âlemîn' şeklinde çoğul olarak kullanıldığında, insanlar, cinler ve melekler gibi akıl sahibi varlıkları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'alel-âlemîn' ifadesi, zikredilen peygamberlerin ve ailelerinin, tüm bu varlıklar topluluğu içinde seçkin kılındığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âlem' kelimesinin, Allah'ın yarattığı her şeyi kapsadığını ve 'âlemîn'in ise genellikle akıl sahibi varlıklar için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın Adem, Nuh, İbrahim ve İmran ailelerini, tüm insanlık ve hatta diğer akıl sahibi varlıklar üzerinde üstün kıldığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âlemîn' kavramının Kur'an'da genellikle 'tüm varlıklar' veya 'tüm insanlar' anlamında kullanıldığını ve Allah'ın evrensel egemenliğini ve kudretini gösterdiğini belirtir. Bu ayetteki 'alel-âlemîn' ifadesi, Allah'ın seçtiği bu şahısların ve ailelerin, sadece belirli bir topluluk içinde değil, tüm evrensel varlıklar arasında özel bir konuma sahip olduğunu vurgular.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(33) (İnnAllahestafa Âdeme ve Nûhan ve âle İbrâhîme ve âle imrâne alel âlemîn;)
“Gerçekten Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı.” Bu sıralamaya göre Cenâb-ı Hakk buradaki isimlere ayrı bir değer veriyor.
Âdem-i seçti çünkü, insân neslinin dünyaya gelmesine sebep olan bir mahaldi. Elif, Dal ve Mim harflerinden oluşan Âdem ismine zaten bütün âlem sığmıştır ve bu bakışta Kâr’an-ı Kerîmde’ki hakikatlerin her yönleriyle ne kadar yoğun olduklarının bir ifadesidir. (Elif) Cenâb-ı
Hakk’ın inniyyeti ve hüvviyyeti itibarıyla ilk zuhuru olan ahadiyyet mertebesidir, (Dal) bir bakıma ahadiyet mertebesinin delilidir, Âdem (a.s.) dan itibaren gelen peygamberlerinde ifadesidir ve bu delilin işaret ettiği mânâ (Mim) de toplanıyor yani Hakikati Muhammedi de, ahadiyet mertebesinin en kemalli zuhur yerinde.
Ve Nûh; Âdem oluşumuyla esfeli safiline reddedilmiş olan insanlığın seyrini tamamlayarak tekrar yukarıya çıkması gerekiyor, işte Nûh (a.s.) bu aşamada büyük bir yaşam noktasıdır. Kim batınen Nûh (a.s.) ın manevi gemisine biner ise bu seyir içerisine girmiş olur yani Hakk’a doğru giden yolda seyrini devam ettiriyor, eğer bu gemiye binilmez ise yani o mânâ da oluşan hakikati idrak edemez ise dünya deryasında boğulup gidiliyor. Nûh (a.s.) ın gemisi ârif bir kişinin gönül gemisidir ve o gemiyle o deryadan kurtulur. “Nûh” isminin harflerine bakacak olursak, (Nun) hakikati İlâhiyyenin nuru,(h) ise hüvviyyeti mutlaka yani hidayettir ve içerisinde nurlu gemiye binen hidayete erer mânâsı vardır.
Ve İbrâhîm ailesi; İşte burada insânlık seyrinde gidilen yolda karşımıza çok büyük rahatlama, güç alma yeri çıkıyor. İbrâhîm (a.s.) Kâ’be-i Şerifte kendisine makam verilmiş Halil ismini almış yüce bir varlıktır. İbrâhîm isminin sözlük karşılığı “halkın babası” anlamındadır, yani hakikati İlâhiyyeye doğru yolunda devam eden kimse buraya geldiğinde bilgisi çok daha genişliyor ve artık halkı kucaklayacak, onlara faydalı olacak hale geliyordur, artık kendini kurtarmıştır ve başkalarına faydalı olmaya başlamıştır. İbrâhîm (a.s.) ın oğulları İshak (a.s.) dan Beni İsrâîl ve peygamberleri, İsmâîl (a.s.) dan devam eden hanif din ise Hz. Rasûlüllah (s.a.v) kadar geliyor. İşte Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) iki kanaldan gelen bu dalları kendisinde birleştirmiştir.
Ve İmran ailesi; Mûsâ (a.s.) ve İsâ (a.s.) ın aileleridir. Bizler dilersek Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna doğrudan İbrâhîmiyyet-İsmâîliyyet kanalı ile Hz. Rasûlüllah’a tabi oluyoruz ve dilersek tenzîh-i Hz. Mûsâ
(a.s.) ve teşbîh-i Hz. İsâ (a.s.) kanalıyla bu meşreblere girerek Hz. Rasûlüllah’a (s.a.v) ulaşıyoruz.
Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde bu iki kanalında ilmi veriliyor. Bu bahsedilenleri Cenâb-ı Hakk âlemlerin üzerine yükselttik diyor yani kim ki bu hakikatler ile ilgili hukuku idrak ederse irfaniyyet yönünden bu âlemlerin üstüne yükselmiş olur deniyor yani esfeli safilîn’den âlâyı illiyîne doğru yükselmeye devam eder.