Yâ ehle-lkitâbi lime tekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veentum teşhedûn(e)
Ey Kitap ehli! (Gerçeğe) şahit olduğunuz halde, niçin Allah'ın ayetlerini inkar ediyorsunuz?
Ey kitap ehli! (gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?
Bu ayet, Kitap Ehli'ne yönelik bir hitap olup, onların Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr etmelerini kınamaktadır. Ayet, 'Kitap Ehli', 'inkâr etmek' ve 'ayetler' gibi temel kavramlar üzerinden, ilahi hakikatin reddi sorununu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ehl' kelimesini bir şeyle özel bir bağı olan, ona mensup olan kişiler olarak tanımlar. 'Ehlü'l-Kitâb' ifadesi ise, kendilerine semavi bir kitap indirilen, bu kitaba inanan veya en azından onunla ilişkilendirilen toplulukları, yani Yahudi ve Hristiyanları belirtir. Ayetteki kullanımı, bu topluluklara yönelik doğrudan bir hitaptır ve onların sahip oldukları bilgiye rağmen inkâr etmelerine dikkat çeker.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ehl' kelimesinin bir şeye aidiyet ve yakınlık ifade ettiğini belirtir. 'Ehlü'l-Kitâb' tabiri, Kur'an'da genellikle Yahudi ve Hristiyanları tanımlamak için kullanılır ve onların kendi kitaplarında Hz. Muhammed'in geleceğine dair işaretler bulunduğunu bildikleri halde inkâr etmelerine vurgu yapar. Ayetteki hitap, bu bilgiye sahip olmalarına rağmen sergiledikleri tutarsızlığı eleştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. Bir şeyi örtmek, gizlemek veya nankörlük etmek manalarına gelir. Ayetteki 'tekfurûne' fiili, Kitap Ehli'nin Allah'ın ayetlerini, yani peygamberlik delillerini ve Kur'an'ın hakikatini, sanki hiç görmemiş gibi örtbas etmelerini, inkâr etmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ü, nimeti örtmek (nankörlük) ve dini inkâr etmek olarak iki ana başlık altında inceler. Ayetteki 'tekfurûne' fiili, dini inkâr etme, yani Allah'ın ayetlerini ve peygamberliğini reddetme anlamında kullanılmıştır. Kitap Ehli'nin kendi kitaplarında buldukları delillere rağmen bu hakikati inkâr etmeleri, onların 'küfrünü' daha da ağırlaştırmaktadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'hakikati örtmek' olduğunu vurgular. Bu, sadece inanmamak değil, aynı zamanda bilinen bir gerçeği kasten reddetmek ve gizlemek anlamına gelir. Ayetteki 'tekfurûne' fiili, Kitap Ehli'nin, kendi kutsal metinlerinde Hz. Muhammed'in geleceğine dair işaretler bulunmasına rağmen, bu gerçeği bile bile inkâr etmelerini ve örtbas etmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âyât' kelimesini 'alâmat' (işaretler, deliller) olarak açıklar. Allah'ın ayetleri, O'nun varlığına ve kudretine işaret eden her şeydir. Bu bağlamda, peygamberlere verilen mucizeler, Kur'an'ın kendisi ve evrendeki düzen de birer ayettir. Ayetteki 'âyâtillâh', Kitap Ehli'nin kendi kitaplarında buldukları ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eden delilleri de kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'âyet' kelimesinin hem 'alamet' (işaret) hem de 'mucize' anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın kudretini gösteren deliller ve peygamberlerin doğruluğunu ispatlayan mucizeler için kullanılır. Ayetteki 'âyâtillâh', Kitap Ehli'nin kendi kitaplarında buldukları ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eden delilleri, ayrıca Kur'an'ın kendisini ve onun getirdiği hakikatleri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, hem evrendeki yaratılış harikalarını hem de peygamberlere verilen mucizeleri ve Kur'an'ın her bir cümlesini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'âyâtillâh', Kitap Ehli'nin kendi kutsal metinlerinde buldukları ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eden delilleri, ayrıca Kur'an'ın kendisini ve onun getirdiği hakikatleri kapsar. Onların bu ayetleri bile bile inkâr etmeleri kınanmaktadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şehâdet' kelimesinin 'hazır bulunmak' ve 'görmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Bir şeye şahit olmak, onu bizzat görmek ve bilmek demektir. Ayetteki 'teşhedûne' fiili, Kitap Ehli'nin Allah'ın ayetlerinin hakikatine dair bilgiye sahip olduklarını, hatta kendi kitaplarında bu ayetlerin doğruluğuna dair deliller bulunduğunu bildiklerini ve buna tanıklık ettiklerini ifade eder. Buna rağmen inkâr etmeleri, onların durumunu daha da vahim kılar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şehâdet' kelimesinin 'gözle görmek' ve 'kalben bilmek' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki 'teşhedûne' fiili, Kitap Ehli'nin Allah'ın ayetlerinin hakikatini sadece duymakla kalmayıp, kendi kitaplarında ve peygamberlik alametlerinde bu hakikate dair açık deliller gördüklerini ve buna şahit olduklarını vurgular. Bu durum, onların inkârının bilinçli ve kasıtlı olduğunu gösterir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(70) (Ya ehlel Kitâbi lime tekfürune Bi ayatillâhi ve entüm teşhedun;)
“Ey kitap ehli! (gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?”