Keyfe yehdi(A)llâhu kavmen keferû ba'de îmânihim veşehidû enne-rrasûle hakkun vecâehumu-lbeyyinât(u)(c) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkar eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.
İnandıktan, Peygamber'in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.
Bu ayet, iman ettikten, peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra küfre sapan bir topluluğun hidayet bulmasının imkansızlığını vurgulamaktadır. Ayet, Allah'ın zalimleri hidayete erdirmeyeceğini belirterek, iman ve küfür arasındaki keskin ayrımı ve hidayetin ilahi bir lütuf olduğunu ancak bunun da belli şartlara bağlı olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هدى), lütuf ve incelikle doğru yola ulaştırmak demektir. Allah'ın hidayeti, insanı doğruya yönlendirmesi ve ona doğru yolu göstermesidir. Ayetteki 'كيف يهدي الله' ifadesi, Allah'ın, küfre sapan bir topluluğu, kendilerine deliller geldikten sonra artık hidayete erdirmesinin imkansızlığını vurgular, zira onlar hidayeti reddetmişlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hidayet (hudā), Kur'an'da 'doğru yolu göstermek, rehberlik etmek' anlamında merkezi bir kavramdır. Allah'ın hidayeti, insanı doğru inanca ve doğru eyleme yönlendiren ilahi bir lütuftur. Ayetteki kullanım, bu lütfun, küfrü tercih eden ve delilleri görmezden gelenlere verilmeyeceğini açıkça belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kavm (قوم), bir araya gelmiş, belirli bir topluluğu ifade eder. Ayetteki 'قَوْمًا كَفَرُوا' ifadesi, iman ettikten sonra küfre sapan, belirli bir insan grubunu işaret eder. Bu, genel bir insanlık durumundan ziyade, özel bir topluluğun eylemine odaklanıldığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kavm (قوم), genellikle erkekler topluluğu için kullanılır, ancak Kur'an'da hem erkekleri hem de kadınları kapsayan genel bir topluluk anlamında da geçer. Bu ayette, iman edip sonra küfre sapan bir 'millet' veya 'topluluk' anlamında kullanılmıştır, bu da onların ortak bir eylem ve kaderi paylaştıklarını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Küfür (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek anlamından gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın nimetlerini inkar etmek, gerçeği reddetmek ve imanı örtmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'كَفَرُوا۟ بَعْدَ إِيمَـٰنِهِمْ' ifadesi, daha önce iman etmiş olmalarına rağmen, bu imanı örtüp inkar yolunu seçmelerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Küfür (كفر), Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahiptir; nankörlükten, Allah'ı ve peygamberi inkar etmeye kadar uzanır. Bu ayette, 'iman ettikten sonra küfretmek' ifadesi, bilinçli bir reddedişi ve gerçeği bile bile inkar etmeyi vurgular. Bu, sadece bir bilgisizlik hali değil, aksine bir tercih ve isyan halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), kalben tasdik etmek ve güvenmek demektir. Ayetteki 'بَعْدَ إِيمَـٰنِهِمْ' ifadesi, bu topluluğun daha önce Allah'a, peygambere ve getirdiklerine kalben inanmış olduklarını gösterir. Bu, onların küfrünün, bir bilgi eksikliğinden değil, bilinçli bir sapmadan kaynaklandığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (īmān), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir teslimiyet ve güven eylemidir. Bu ayette, 'iman ettikten sonra' ifadesi, bu kişilerin başlangıçta doğru yolda olduklarını, ancak daha sonra bu yoldan saptıklarını belirtir. İman, bir kez kazanıldıktan sonra bile kaybedilebilecek bir değerdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Beyyine (بينة), açık ve net delil, kanıt demektir. Ayetteki 'وَجَآءَهُمُ ٱلْبَيِّنَـٰتُ' ifadesi, bu topluluğa peygamberin doğruluğunu ve Allah'ın birliğini gösteren açık ve anlaşılır delillerin ulaştığını belirtir. Bu delillere rağmen küfre sapmaları, onların inkarının kasıtlı olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Beyyinat (بينات), bir şeyin açıklığını ve netliğini sağlayan her türlü delil ve işarettir. Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği mucizeler ve ilahi ayetler için kullanılır. Bu ayette, kendilerine bu kadar açık delil gelmesine rağmen küfre sapanların durumu, hidayete layık olmadıklarını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak demektir. Allah'a karşı zulüm ise, O'nun hakkını inkar etmek, O'na şirk koşmak veya O'nun emirlerine karşı gelmektir. Ayetteki 'وَٱللَّهُ لَا يَهْدِى ٱلْقَوْمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ' ifadesi, iman ettikten sonra küfre sapanların, kendilerine ve Allah'a karşı en büyük zulmü işlediklerini ve bu nedenle hidayetten mahrum bırakılacaklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulüm (ẓulm), Kur'an'da sadece haksızlık yapmak değil, aynı zamanda ilahi düzene karşı gelmek ve kendi nefsine zarar vermek anlamında da kullanılır. Bu ayette, iman ettikten sonra küfre sapanlar, Allah'ın kendilerine bahşettiği hidayet nimetine karşı nankörlük ederek ve gerçeği inkar ederek en büyük zulmü işlemişlerdir. Bu nedenle Allah onları hidayete erdirmez.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(86) (Keyfe yehdillâhu kavmen keferu ba'de
îmânihim ve şehidu ennerRasûle Hakkun ve caehümül beyyinat* vAllahu lâ yehdil kavmez zâlimîn;)
“İnandıktan, Peygamber'in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zâlimler güruhunu doğru yola iletmez.”