Ġulibeti-rrûm(u)
(2-5) Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rumlara) zafer vermesiyle mü'minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
Rumlar yenildi.
Rûm Suresi'nin 2. ayeti, 'yenilgi' ve 'galibiyet' kavramları etrafında dönerek, ilahi takdirin ve zamanın önemini vurgular. Ayet, Rumların yenilgisini ve ardından gelecek zaferlerini haber vererek, inananlara umut ve teselli sunar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğalebe' fiilinin 'üstün gelmek, yenmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ğulibet' ise meçhul çatı ile 'yenilgiye uğratıldı, mağlup edildi' anlamını verir ve Rumların Persler karşısındaki durumunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğalebe' kelimesinin bir şeye güç yetirmek, onu alt etmek manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'ğulibet' formu, Rumların kendi iradeleri dışında bir yenilgiye maruz kaldıklarını, yani başkaları tarafından mağlup edildiklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ğalebe' kökünün Kur'an'da genellikle bir tarafın diğerine karşı üstünlük sağlaması, galip gelmesi anlamında kullanıldığını belirtir. 'Ğulibet' ise bu üstünlüğün tersine dönerek, bir tarafın yenilgiye uğramasını ifade eder ve ayetteki Rumların durumunu net bir şekilde ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'er-Rûm' kelimesinin coğrafi ve siyasi bir varlığı, yani Bizanslıları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, belirli bir milletin yaşadığı tarihi bir olaya işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rûm' kelimesinin 'Roma'dan gelenler' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'da Bizans İmparatorluğu'nu temsil ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, bu isim, o dönemde Müslümanların komşusu olan ve Perslerle savaşan büyük bir gücü ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Rûm' kelimesinin Kur'an'da belirli bir tarihi ve siyasi kimliği olan bir topluluğu ifade ettiğini vurgular. Ayetteki kullanımı, bu topluluğun yaşadığı yenilgi ve ardından gelecek zaferin, ilahi bir haberin konusu olmasını sağlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ğalebe' fiilinin 'üstün gelmek, yenmek' anlamını taşıdığını belirtir. 'Seyeglibûne' formu ise, gelecekteki bir zaman diliminde Rumların düşmanlarına karşı zafer kazanacaklarını kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğalebe' kelimesinin bir şeye güç yetirmek, onu alt etmek manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'seyeglibûne' ifadesi, Rumların yenilgiden sonra tekrar güçlenerek düşmanlarına karşı zafer elde edeceklerini, yani üstün geleceklerini müjdeler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ğalebe' fiilinin hem maddi hem de manevi üstünlüğü ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'seyeglibûne' ifadesi, Rumların Perslere karşı askeri bir zafer kazanacaklarını ve böylece önceki yenilgilerinin intikamını alacaklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ferah' kelimesinin genellikle bir nimet veya başarı karşısında duyulan içsel sevinci ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yefrahu' fiili, müminlerin Allah'ın yardımıyla gerçekleşen zaferden dolayı hissedecekleri derin memnuniyeti ve mutluluğu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ferah' kelimesinin kalbin bir şeye karşı açılması ve genişlemesi anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'yefrahu' fiili, inananların Allah'ın vaadinin gerçekleşmesi ve ilahi yardımın tecellisi karşısında duyacakları coşkulu sevinci anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ferah' kavramının Kur'an'da hem olumlu hem de olumsuz bağlamlarda kullanılabildiğini, ancak bu ayetteki gibi ilahi bir lütuf veya zaferle ilişkilendirildiğinde olumlu bir sevinci ifade ettiğini belirtir. Müminlerin 'ferah'ı, Allah'ın kudretine olan inançlarının bir sonucudur.
Rûm Sûresi
Rumlar yenildi. Peygamberimizin gönderildiği sıralarda doğu Roma ile İran, dünyanın en büyük iki devletiydiler. Hindli Süleyman Nedevî efendinin Asr-ı Saadet tarihinde ifade ettiği üzere peygamberliğin beşinci, yani Milâdın 613. yıllarında bu iki komşu ve rakib devlet, birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran, İkinci Hüsrev'in, Rum Hirakl'in hükmü altındaydı, sınırları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbiriyle birleşiyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak'ın bir bölümü ve küçük Asya (Anadolu) Rumlara tabi idi. İranlı'lar, Rumlara iki taraftan saldırdılar. Dicle ve Fırat üzerinde (ezreât ve Busrâ) mevkilerinden Suriye'ye, Azerbeycan ve Ermenistan tarafından küçük Asya'ya saldırdılar. İran orduları, Rum kuvvetlerini her iki cepheden geri atarak denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye'deki bütün mukaddes şehirleri zabtetmiş, Milâdın 614. yılında bütün Filistin'i ve Kudüs'ü ele geçirmişti. Bu istilâ sırasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dini binalar tahrib edilip kirletilmişti. İranlılara katılan yirmi altı bin yahudi, altmış binden fazla hıristiyanı kılıçtan geçirmişlerdi. İran kisrasının sarayı, öldürülen otuz bin kişinin kafatası ile donatılmıştı.
Bu istilâ tufanı, burada durmayarak Mısır'ı da basmış, Milâdın 616. yılında İranlı'lar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye'ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu'yu ele geçirerek İstanbl'un boğaziçi sahillerine kadar gelmişler, doğu Roma İmparotorluğu'nun başkenti olan Kostantıniye (İstanbul) şehrinin karşısında görünmüşler, saltanatlarını Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu'ya yaymışlardı. İranlılar, girdikleri her yerde ateşgedeler (Ateşe tapanların, ateş yaktıkları tapınaklar) meydana getiriyorlar ve böylece Hıristiyanlığın çıktığı yerlerde ateşperestliği yayıyorlardı. Doğu Roma İmparatorluğu'nun bu yenilgisi karşısında kendisine tabi bulunan birçok vilâyetler isyan etmiş, Afrika'daki ülkeler, Avrupa tarafındaki vilâyetler, hatta İstanbul'a komşu şehirler, bu devletin egemenliğinden çıkmak istemişler ve çıkmışlardı. Kısaca doğu Roma İmparatorluğu darmadağın olmuş, helâk olup yerlere serilmişti.
Romalıların bu yengilgi haberi Mekke'ye ulaştığı zaman müşrikler sevinmiş ve müslümanlara karşı onların yenilgisinden duydukları sevinci açığa vurmuşlar: "Siz ve hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz; bizim kardeşlerimiz, sizin kardeşlerinizi tepelediler. Biz de sizi tepeleriz" demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed'in bir mucizesi olmak üzere bu âyet inip buyuruldu ki: Gerçi Rumlar yenildi yerin en yakınında, Mekke toprağının, yani Arabistan'ın en yakınında; Şam'da yahut Rum başkentinin pek yakınında, yani Anadolu'da İstanbul civarında demek olabilir ki, ikisi de doğrudur. O sırada Rum İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki, iç isyanlarla devlet ihtilâle uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, imparator Hirakl, İstanbul'u terkederek Kartaca'ya kaçmayı bile kurmuştu. İranlıların galip kumandanları, zaferin verdiği sarhoşlukla şu barışı teklif etmişler: İmparator, İranlılar tarafından istenecek her şeyi verecektir. Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir. Rum İmparatorluğu, bütün bu aşağılayıcı şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde barışı imzalayacak delegeler göndermişlerdi.
Bu delegeler, İranlıların yanına vardıkları zaman Husrev, şu sözleri de söylemiş: "Bu yeterli değildir. Bizzat imparator Hirakl, karşıma zincirler içinde gelerek asılıp çarmıha gerilmiş olan ilâhına karşılık ateşe ve güneşe tapmalıdır." İşte o yenilgi, böyle bir yenilgiydi. Böyle bir çöküş içinde Romalıların birkaç yıl zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine kesinlikle hüküm vermek şöyle dursun, ihtimal vemek bile normal olarak akılların havsalasına sığacak bir şey değildi.[7]
“Rum veya Bizans” diye ifade edilen bizlerin varlığında sıfât ve iseviyet mertebesidir. Onların inançları tahrif edilmiş olsada o yöndedir.
İranlı farislerin İslam olmadan önceki dinleri Zerdüştiler ateşe tapmazlar, ancak ateşi yüceltirler onu kıble kabul ederek ateş önünde dua ederler. Ancak Zerdüştlükte asıl kıble Güneş'tir.[8] Zerdüştiler dünyada bulunan elementlerin saf olduğuna ve ateşin tanrının ışığı veya irfanı olduğuna inanırlar.[9]
Ateş, azamettir. Ve kişinin şeytanı olan nefsi emmarenin ateşidir. En büyük ateş kaynağı ise güneştir. Eğer kişi yönünü Hakikat-i İlâhi güneşine veçhini-yönünü döndürmediyse bu yönde ay yani nuru muhammediyedir, aydınlanmadığı için kendi varlığında güneşi olan ruhunun hakikatinin farkında olamaz.
İşte “Muhammediyet” mertebesi salike “rum” ların sıfât mertebesinin nefis mücadelinde yeildiğini ifade etmetedir.
(روم) “Rum” “Rı: 200” “Vav: 6” “Mim: 40” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 200+6+40= 246 idi.
24+6= 30 sûre sayısal değeri ile aynı olması tesadüften ziayade ilahi sistemin gereği olduğunu bizlere düşündürür. 46+2= 48 dir. 48 de bilindiği gibi Fetih sûresidir. Ve fethin hakikatlerini bildirir.
Âyet sayısal değeri ise 30+2= 32 dir. (32) sayısal değeri şeyhliğin 32 mertebesi diye ifade edilmektedir. Tarikat bilgisinde en ileri düzeyde olunsa da esmâ bilgileri ile bu nefsi emmarenin yönüne karşı başarılı olunamaz… (Murat Derûni)