İçeriğe atla
Rûm 22Cüz 21 · Sayfa 406

Rûm Sûresi 22. Âyet

الروم

Sohbete sor

Vemin âyâtihi ḣalku-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfu elsinetikum ve elvânikum(c) inne fîżâlike leâyâtin lil'âlimîn(e)

Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.

Rûm Sûresi

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim, İmdi Hak, mahlûkât ve mübde'ât (kaynaklar) tesmiye olunanda sâri­dir. Ve eğer emr böyle olmasa idi, vücûd sahîh olmaz idi. Böyle olunca Hak, vücûdun "ayn"ıdir. Binâenaleyh Hak, her şeye zâtıyla nigehbândır (gözcüdür). Ve her şeyin hıfzı Hakk'ın üzeri­ne giran gelmez. İmdi Hakk'ın, eşyanın kâffesini hıfz etme­si, bir şey, kendi suretinin gayri olmaktan, kendi suretini hıfz etmesidir. Ve bunun gayri sahîh olmaz. (bunun dışında bir şey doğru olmaz) Ve O her şâhidden Şâhid ve meşhûddan Meşhûd'dur. Binâenaleyh âlem, O'nun suretidir; ve O âlemin ruhu olup onu müdebbirdir. Bu surette âlem, insân-ı kebirdir (bu âlem büyük insandır) (45).


Ya'nî Hak, zaman ile mesbûk olup "mahlûkât" ve "âlem-i halk" ve "âlem-i şehâdet" tesmiye olunan hakayıkta; ve zaman ile mes­bûk olmayıp sabık yani geçmişi olmayıp "mebde ve kaynaklar " ve " emr âlemi " ve "ruhlar âlemi " tesmiye olunan hakikatlerde yayılan oralara nüfuz eden vücûd ile saridir yani her yeri sarmıştır.

Eğer iş böyle olma­saydı, vücûd sahih ve sabit olmaz; ve bir şey vücûd bulmaz idi. Çün­kü mümkinin, ya'nî mahlûkât ve made ve zaman öncesi var olan şeylerin vücûd-ı müstakilleri yoktur. Ya'nî eğer Hakk-ı mutlakın suver-i mukayyedâta sereyânı ol­masaydı, yani kayıtlı suretlere tesiri olmasaydı o mukayyedât vücûdu sahîh ve sabit olmaz idi. Yani o kayıtlı olan varlıkların vücutları sahih yani sağlam ve sabit olmazdı.

Zîrâ bu kesif olan mevcudatın menşe'leri, yani o yoğun olan varlığın kaynakları zât-ı latifin vücûdudur. Ve bu suver-i kesîfe, yani kesif suretler, o vücûd-i hakîkînin nişanları ve alâmetleridir.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Rûm, 30/22)

﴿٢٢﴾ وَمِنْ اَيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَاخْتِلافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذَلِكَ لاَيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ

(30/22-) Ve min ayatiHİ halkus Semavati vel Ardı vahtilafü elsinetiküm ve elvaniküm* inne fiy zâlike leâyâtin lil âlemiyn;

(30/22-) O'nun işaretlerindendir, semâlar (bilinç mertebeleri) ile arzın (bedenin) yaratılması ve lisanlarınız ile renklerinizin farklı olması... Muhakkak ki bu olayda âlemler (insanlık) için elbette işaretler vardır.


Ya'nî "Semâvât ve arzın halkı ve lisanlarınızın ve renklerinizin halk-ı ihtilâfı Hak Teâlâ'nın vücûdu alâmetlerindendir. Muhakkak bunda ulemâ-i mütefekkirin için delâil ve alâmât vardır". Zîrâ bir şey'i kesifin mertebe-i letafeti mevcûd olmadıkça, o şey'i kesifin zuhuru imkansızdır. Binâenaleyh bir şeyin mertebe-i kesafeti, yine o şeyin mertebe-i letafetine delîl ve alâmet­tir.

Meselâ buzun vücûdu suyun vücûduna delîl ve alâmettir. Ve Hakkın esması hasebiyle, kendi sureti olan bütün eşyayı, hiçbir şey kendi suretinin gayrı olmamak için hıfz etmesi, yani kendi mertebelerinde muhafaza etmesi koruması kendi suretini hıfz etmesi­dir. Yani kendi suretini korumasıdır. Çünkü suretsiz olan zât-ı latîf, esması hasebiyle türlü türlü su­retler ile zahir olur. Ve kesif suretlerden her hangi bir suretin kendi sûretini hıfz etmesi, Hakk'ın kendi suretini hıfz etmesidir. Yani bu kesif suretlerden her hangi birinin kendi suretini koruması Hakk’ın kendi suretini korumasıdır. Eğer Hak bu vech ile kendi suretini hıfz etmese idi, vücûdda ona misil ve şerik bulunmak lâzım gelir idi.

Halbuki mümkinin kendi zâtı ile mevcûd olması yani varlıkların kendi zatı ile kabil olmadığından bu hâlin aksi sahîh ve sabit olmaz. Bi­nâenaleyh Hak, her şâhid ve zahir olan şeyden Şâhid ve Zâhir'dir. Ve her görünen olan şeyden şahid olunandır. Çünkü vücûdda ondan gayri bir şey yoktur. Gören ve görünen ve gösteren hep O'dur. Şu halde bu âlem Hakk'ın sureti ve zahiridir.

Ve Hak dahi âlemin ruhu ve bâtı­nıdır; ve bu âlemin işlerini ayarlayandır, terbiye edicisidir. Ve âlem hey'et-i mecmûasiyle "insân-ı kebîr" olmuş olur. İnsan-ı Kamil dedikleri de aslında budur. Bütün âlem bir insan-ı Kamil’dir.

Şiir:

İmdi kevnin hepsi Hak'tır. (bütün bu âlemlerin hepsi Hak’tır)Ve O, benim vücûdum onun vücûdu ile kaim olan Vâhid'dir. Bunun için biz muğtezîyiz, (gıdalananız) dedim (46).

Ya'nî kevn dediğimiz âlem-ı kesretin zahiri ve bâtını hep Hak'tır. Ve O, vücûd-i mutlak-ı vâhiddir ki, benim vücûd-i mukayyedim, onun vücûd-i mutlakıyla kâimdir. İşte bunun için biz O'nun vücûdu ile gıdalanmaktayız; ve O bizim gıdâmızdır, dedim.

Misâl: Buhar derece derece tenezzül edip bulut, su ve buz suretle­rine bürünse, vücûd, buharın vücûd-i vahidinden ibaret olur. Yani buzun vücudu buharın tek vücudundan ibaret olur.

Ve bu suretlerin vücûdu buhar ile kâim bulunur; ve bu suretler buhar ile muğtedî olurlar. Yani gıdalanmış olurlar. Ve buhar onların gıdası olup, izafî olan vücûdlarında muhtefî olur. Yani gizlenir. Buhar bulut oldu, bulut su oldu, su da buz oldu. Ama bunların bütün varlıklarındaki tek şey buhardır. Yani “Vahid” i buhar, ne oldu şimdi, bulut buhar ile gıdalanan oldu, buhar bulutun gıdası oldu. Bulut suyun gıdası oldu, su da buzun gıdası oldu. Ama aslında onların hepsinin gıdası buhardır.

Ya ilmi gıdalanmak ne oluyor, burada bahsedilen senin fiziki gıdalanmanı belirtiyor, madde yönünden, gıdalanıyorsun ama şuurun yok, kevn ibariyle gıdalanıyorsun, ama irfaniyet yönüyle gıdalandığı zaman işte sen insan-ı kebir oluyorsun. Yani Allah’ın Zat’ından gıdalandığın zaman “Arif-i Billah” lar zümresinden oluyorsun.

Bu gıdalanış Allah’ın kevni gıdalanışı ve kesret âlemindeki gıdalanışıdır, fiziki vücuden gıdalanışıdır. Bir de İlahi ilminden gıdalanman var ki bir taraftan fiziki gıdalanmayı anlatırken İlahi gıdalanma için de bunu anlamak mümkün oluyor. Anladığın zaman İlahi gıdadan almış oluyorsun, bu ilmi okuduğumuz zaman vücudumuzun ve ruhumuzun neden gıdalandığını ancak anlamış oluyoruz.

Aksi halde bunlardan hiç haberimiz olmadan yiyip içip yatıp kalkmaktayız, hayatımızı gafilce sürdürmüş oluyoruz, ama hep bizi yaşatan Allah’ın varlığıdır. Nasıl buharın, bulutun, suyun, buzun mutlak gıdası buhar olduğu gibi, buzun bundan haberi var mı? Yok, işte bizim vücudumuzun sisteminin bundan haberi var mı, işte hayvan-ı natık mertebesinde dolaşıyorsak bundan haberimiz yoktur.

Ama insan-ı natık mertebesine ulaşmışsak her iki yönden de gıdalanmış oluyoruz. İlahi manada gıdalanmamız bizi insan-ı natık mertebesine çıkarmış oluyor. Aksi halde diğer mertebelerde kalmış oluyoruz. Nasıl buhar bulut, su ve buzda gizli ise Hakkın varlığı da gıdalananlarda gizli kalır.

İmdi benim vücûdum O'nun gıdasıdır. Ve biz dahi O'na muhâzî ve mukabiliz. Binâenaleyh eğer sen bir vech ile na­zar edersen benim sığınmam, O'ndan O'nadır (47).

“Euzubike minke” işte bu ondan onadır, Ya'nî Hakk'ın vücûdunun ve hükümlerinin zâhir olması cihetinden biz de onun gıdâsıyız ve gıda gibi onda muhtefîyiz. Evvela O bizim gıdamız, sonra biz O’nun gıdasıyız. Ve bizim vücûdumuz nasıl ki ona gıda olur ise, o da mütekâbilen ve muhâziyen bizim gı­damız olur.

Ve Hak tecellî-i zâtîsiyle, bizim vücûd-i izafîmizi ifna et­tiği vakit, biz O'ndan yine O'na teavvüz ederiz, O'na sığınırız. Nite­kim (s.a.v.) Efendimiz, “euzubike minke” hâdîs-i şerîfiyle bu teavvüze işa­ret buyurmuştur. Bu sığınma zât ve vücûd cihetiyledir; esma cihetiyle değildir.

Esma cihetiyle olan istiâzede “euzubi sake min suhtke” ya'nî "Yâ Rabbi, suht (hiddet) ve kahrından rızâna sığınırız" demek lâzım­dır, Zîrâ Hak ba'zı mezâhirde Râzî; ve ba'zı mezâhirde dahi, Sâhıt ve Kahhâr isimleriyle zahir olur. Bir isminden diğer ismine sığınırız.

Misal: hüviyetleri buhardan ibaret olan muhtelif suretlerdeki buz kütleleri güneşin çıkmasıyla eriyip fena buldukları vakit buhara intikal ederler. Bu surette onların vücudu buharın gıdası olup onda ihtifa ederler, yok olurlar, gizlenirler. Nitekim evvelce buharın vücudu onlara gıda olup onlarda muhtefi olmuş idi. Bu suret dahi onun mukabili oldu.

Ya'nî Hakk'ın vücûdunun ve hükümlerinin zâhirolması cihetinden biz de onun gıdâsıyız ve gıda gibi onda muhtefîyiz. Ve bizim vücûdumuz nasıl ki ona gıda olur ise, o da mütekâbilen ve muhâziyen bizim gı­damız olur. Ve Hak tecellî-i zâtîsiyle, bizim vücûd-i izafîmizi ifna et­tiği vakit, biz O'ndan yine O'na teavvüz ederiz, O'na sığınırız.[28]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)