Vemin âyâtihi en ḣaleka lekum min enfusikum ezvâcen liteskunû ileyhâ vece'ale beynekum meveddeten verahme(ten)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)
Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.
Yine O'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.
Rûm Suresi 21. ayet, evlilik müessesesinin temelini oluşturan yaratılış, huzur, sevgi ve merhamet gibi kavramlar üzerinden Allah'ın kudretini ve hikmetini vurgulamaktadır. Ayet, bu kavramların insan ilişkilerindeki derin anlamlarını ve evrensel mesajlarını dilbilimsel bir zenginlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin aslen bir şeyi takdir etmek, ölçü ve düzen vermek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَٰجًا' ifadesi, eşlerin insanın kendi cinsinden, yani aynı özden yaratıldığını ve bu yaratılışın ilahi bir takdirle gerçekleştiğini vurgular. Bu, eşlerin birbirine yabancı değil, aksine fıtraten uyumlu olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'daki 'halk' kelimesinin bazen 'icad' (yoktan var etme) bazen de 'takdir' (bir şeyi belirli bir ölçüye göre düzenleme) anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın eşleri insanlar için bir düzen ve hikmet üzere var etmesini ifade eder ki bu da evliliğin ilahi bir takdirin sonucu olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zevç' kelimesinin hem erkek hem de kadın için kullanılabileceğini ve 'eş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَزْوَٰجًا' ifadesi, erkekler için kadınları, kadınlar için de erkekleri kapsar ve bu eşlerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zevç' kavramının Kur'an'da sadece biyolojik bir çiftleşmeyi değil, aynı zamanda bir bütünün iki tamamlayıcı parçasını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'أَزْوَٰجًا' kelimesi, evlilik birliğinin sadece üreme amaçlı olmadığını, aynı zamanda ruhsal ve sosyal bir tamamlanma olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevç' kelimesinin aslen 'birbirine eşlik eden, birbirini tamamlayan iki şey' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'أَزْوَٰجًا' kullanımı, eşlerin birbirine hem fiziksel hem de duygusal olarak uyumlu ve tamamlayıcı olduğunu, bu uyumun da huzurun temelini oluşturduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sükûn' kelimesinin hareketin zıttı olarak 'durgunluk, dinginlik' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لِّتَسْكُنُوٓا۟ إِلَيْهَا' ifadesi, eşlerin birbirinde ruhsal ve duygusal bir sığınak, bir huzur ve dinginlik bulduğunu, evliliğin bu sakinliği sağlayan bir ortam olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sükûn'un hem fiziksel hem de ruhsal anlamda bir durulma ve istikrar hali olduğunu açıklar. Ayetteki kullanım, evlilik bağının insan ruhuna getirdiği dinginliği, güvende olma hissini ve hayatın zorlukları karşısında bir dayanak noktası bulmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vedd' kelimesinin 'bir şeyi istemek, sevmek' anlamına geldiğini ve 'muhabbet'ten daha özel bir sevgi türünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'مَّوَدَّةً' ifadesi, eşler arasındaki karşılıklı derin sevgiyi, gönül bağını ve bu sevginin ilahi bir lütuf olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'meveddet'in kalpte yerleşen ve dışa yansıyan bir sevgi olduğunu açıklar. Bu ayetteki kullanımı, evlilikte eşlerin birbirine karşı beslediği samimi, içten ve sürekli olan sevgiyi ifade eder ki bu da evliliğin temel direklerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet'in 'kalbin acıma ve şefkatle yumuşaması' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَرَحْمَةً' ifadesi, eşlerin birbirine karşı gösterdiği şefkati, anlayışı, zor zamanlarda destek olmayı ve kusurları hoş görmeyi ifade eder. Bu, evliliğin sadece sevgiye değil, aynı zamanda merhamete de dayandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet'in Kur'an'da sadece acıma değil, aynı zamanda ilahi lütuf ve ihsan anlamlarını da taşıdığını belirtir. Evlilik bağlamında 'rahmet', eşlerin birbirine karşı gösterdiği şefkatli muamele, affedicilik ve birbirlerinin eksiklerini tamamlama çabası olarak tezahür eder. Bu, evliliğin sürdürülebilirliği için kritik bir unsurdur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fikr'in 'bir şeyi idrak etmek için aklı kullanmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ' ifadesi, Allah'ın yarattığı bu evlilik düzenindeki hikmetleri, eşler arasındaki sevgi ve merhametin kaynağını ve bunların insan hayatındaki önemini derinlemesine düşünen kimselerin bu ayetlerden ders çıkaracağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tefekkür'ün 'bir şeyin hakikatini kavramak için zihni çalıştırmak' olduğunu ifade eder. Bu ayetteki kullanım, evlilik kurumunun sadece biyolojik bir birliktelik olmadığını, aksine Allah'ın varlığının ve kudretinin bir delili olduğunu, bu deliller üzerinde düşünenlerin imanı artacağını gösterir.
Rûm Sûresi
Bu konu hakkkında Fusûs’ul Hikemden Hazret-i Âdem ve Havva hakikatına bakmak faydalı olacaktır.
Dokuzuncu Kısım Üçüncü Vasl:
ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ
Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir.
Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir.
“Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur:
(Nisâ, 4/1)
(“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”)
“Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.”
Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı.
Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile, hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.
Şimdi, akl-ı kül ile nefs-i kül bu tâneye yaklaşmadıkça “İhbitû” ya’ni “İniniz” (Bakara, 2/ 36,38) emriyle zât cennetinden, sûret ve taayyünler âlemine inmediler. Ve onların bu men’ edilmiş ağaca yaklaşmaları vehim iblîsinin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle gâlip gelmesiyle gerçekleşti ki, bu kesîf âlemde onların soyları olan âdemî fertler dahi her an hayâle âit çokluklara ve Kur’ân’daki lânetlenmiş ağaca tutulmuşlardır. Hak Teâlâ Hazretleri, bu hakîkate işâreten Kur’ân’ı Kerîm’inde:
(İsrâ, 17/60)
“Ve iz kulna leke inne rabbeke ehata bin nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linnasi veşşeceretel mel'unete fiyl kur'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;”
“Ey habîb-i zî-şânım! Hatırla şu vakti ki, biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in insânları ulûhiyyet zâtı ile ihâta etmiştir”; ya’ni onların hakîki vücûtları yoktur; belki hepsi isimlerimin gölgelerinden ibârettir. Ve gölgeler ise hayâldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’yâ ve Kur’ân’da olan lânetlenmiş ağaç insanlara fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu taayyünlerin çoklukları rü’yâdır. Nitekim sen bu hakîkati anladın da: “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar”buyurdun.
“eraynâke” ya’ni “Sana gösterdik” (İsrâ, 17/60)’daki “hitâb kâf’ı” ya’ni “ke” hakîkatlerin ve bağıntıların tümünü toplamış olan Muhammedîyye taayyünüdür. Bu rü’yet esâsı, gören ve görülen ister; bunlar ise çokluktur. Ve bu çokluklar zât’ta var edilmiş olan lânetlenmiş ağaçtır.
“Ve nuhavvifühüm” ya’ni “Onları korkutuyoruz” (İsrâ, 17/60) “biz onları, ya’ni vücûtları rûh ile nefisten var olan insânlardan her birine “ve la takreba hazihişşecerate” ya’ni “Ve bu ağaça yaklaşmayın” (Bakara, 2/35) diyerek her an korkuturuz.
“Fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” ya’ni “fakat onların büyük taşkınlıklarından başka bir şeyi arttırmıyor”(İsrâ, 17/60). Oysa bu korkutma karşısında onların nefisleri vehmin ayartması ile rûhlarını kendilerine meylettirerek o lânetlenmiş ağacın mahsûlü olan tabîat karanlığına el uzatırlar. Bundan dolayı onların taşkınlıkları büyük olur, yani vahdet yönünden perdelenmeleri artar.
Şimdi, ey fıtrî idrâk sâhibi! Kur’ân-ı Kerîm geçmişteki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsediyor. Biz ise bu olayları geçmişe çevirmekle, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz.
İnsan denildiğinde sûret olarak gördüğümüz beşeri düşünmeyelim, insandan kasıt onun asıl ma’nâsıdır.
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın ezelde kendisine âit bir kuvvet, kudret hâli var idi ancak bâtında idi ve ahadiyyetinde idi. Ahadiyyetinden vâhidiyyetine intikâl edilince ya’ni hakîkat-i insâniyye mertebesine tenezzül ile orada faaliyetin programları yapılmaya başlanmaktadır. Ya’ni koordinatlarıyla birlikte varlıklarıyla birlikte herşeyiyle ilmî ma’nâda programlar yapılmaktadır. Bu programın yapılması için ise bir bilgiye ihtiyaç vardır. Ve rûh mertebesinde bu nedenle ilk faaliyete geçen kendini bilmesi oldu. Çünkü bilinmeyen bir şey nasıl zuhûra getirilecek ki.
Gerçek ma’nâda bütün evliyâullâh da nefs ma’rifeti yolundan geçmiştir çünkü başka türlü evliyâ olmasına imkân yoktur. Bu nedenle “Kim nefsine ârif olursa o Rabb’ına ârif olur” buyrulmuştur.
“Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti” gibi benzer ifâdelerde her mertebenin evvelinden bahsedilmektedir. Bu da her mertebenin evveli Efendimiz (s.a.v)e âit demektir.
Efendimiz (s.a.v) bütün rûhların babası olduğuna göre bizlerin de tabîi olarak rûhen babamız Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmaktadır. Dünyâdaki babamız ise fizîki babamızdır ve bu da sâdece dünyânın düzeni içindir. Ve fizîki anlamda genel olarak toprak babamız Hz.Ali (k.a.v) dir çünkü kendisi Efendimiz (s.a.v)in verdiği tasdîk ile “Ebû’l Turâb” ya’ni “toprak babası”dır.
Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendisinde bulunan isimlerin ve sıfatların faaliyetlerini görmeyi dilemesi O’nun hayâli idi. Ancak beşeri ma’nâda kullandığımız hayâl ile bu hayâli birbirine karıştırmayalım aralarında sâdece isim benzerliği vardır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hayâli mutlak hayâldir bizim ki ise hayâlin hayâlidir. Âlemde isimlerini ve sıfatlarını seyreden Cenâb-ı Hakk (c.c) insanda ise zâtını seyretmektedir.[27]
“ İz- -T-B- ”