Vemin âyâtihi en ḣalekakum min turâbin śümme iżâ entum beşerun tenteşirûn(e)
Sizi topraktan yaratması, O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.
O'nun âyetlerinden (kudretinin delillerinden)dir ki, sizi bir topraktan yarattı. Sonra da siz şimdi yeryüzünde dağılıp yayılan insanlar oluverdiniz.
Bu ayet, insanın yaratılış sürecini ve Allah'ın kudretini vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenmektedir. 'Yaratma', 'toprak' ve 'yayılma' fiilleri, insanın başlangıcını ve yeryüzündeki varoluşunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesinin 'açık alamet' ve 'delil' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âyâtihî' ifadesi, Allah'ın yaratma kudretinin ve varlığının açık delillerini, yani mucizelerini ifade eder. İnsanın topraktan yaratılması da bu delillerden biridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ayet' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren 'işaretler' veya 'mucizeler' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayette de insanın yaratılışı, Allah'ın varlığının ve gücünün bir 'ayeti' olarak sunulmaktadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halk' kelimesinin 'takdir etmek' ve 'yaratmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'halakakum' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir takdir ve düzen içinde, topraktan var etmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin aslen 'bir şeyi takdir etmek' ve 'daha önce bir örneği olmaksızın icat etmek' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayette 'halakakum', Allah'ın insanı topraktan, benzersiz bir şekilde yaratma fiilini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'halk' fiilinin Kur'an'da genellikle 'yoktan var etme' veya 'bir şeyi belirli bir ölçü ve düzen içinde meydana getirme' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'halakakum', Allah'ın insanı topraktan, belirli bir plan dahilinde yaratmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'türâb' kelimesinin bilinen 'toprak' anlamına geldiğini ve Kur'an'da insanın yaratılış maddesi olarak sıkça zikredildiğini belirtir. Bu ayette de insanın başlangıç maddesi olarak 'türâb'ın kullanılması, insanın acizliğini ve Allah'ın kudretini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'türâb'ın 'toprak' anlamına geldiğini ve Kur'an'da insanın yaratılışının bu maddeden başladığını ifade eder. Ayetteki 'min türâbin' ifadesi, insanın maddi kökenini ve Allah'ın bu basit maddeden karmaşık bir varlık yaratma gücünü vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'beşer' kelimesinin 'insan' anlamına geldiğini ve genellikle insanın dış görünüşü ve fiziki özelliklerine vurgu yaptığını belirtir. Ayette 'entüm beşerün' ifadesi, topraktan yaratılan varlığın nihayetinde tam teşekküllü bir insan haline gelmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beşer' kavramının Kur'an'da genellikle insanın biyolojik ve fizyolojik yönünü, yani 'insan türü'nü ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Bu ayette 'beşer', topraktan yaratılan varlığın, fiziksel olarak olgunlaşmış bir insan formuna dönüşmesini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'neşr' kelimesinin 'yaymak, dağıtmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tenteşirûne' ifadesi, topraktan yaratılan ve 'beşer' olan insanların yeryüzüne dağılarak çoğalmasını ve yaşam alanlarını genişletmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'neşr' kelimesinin 'bir şeyi açmak, yaymak' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'diriltmek' veya 'dağılmak' bağlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette 'tenteşirûne', insanların yeryüzünde çoğalarak ve yayılarak yaşamlarını sürdürmesini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'neşr' fiilinin 'dağılmak, yayılmak' anlamını taşıdığını ve bu ayette insanların yeryüzünde çoğalarak ve farklı bölgelere yerleşerek hayatlarını devam ettirmelerini ifade ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın yaratma kudretinin bir başka tezahürüdür.
Rûm Sûresi
Kûr’ân-ı Keriym, Rûm Sûresi, (30/20) Âyeti’nde bu hadiseyi şöyle ifade eder:
Meâlen: (30/20) ” Sizi topraktan halk etmesi O’nun delillerindendir. Sonra siz birden insân oldunuz. (Etrafa) yayılıyorsunuz.” Esmâ misal âlemi cennetinde iskân edilen Âdem ve Havvâ’ya bir (şecer) ağaç yani beşeriyyet ve Ulûhiyyet ağacı yasak edilmişti. Âdem ve Havvâ (ve nefahtü) ile “kara balçık toprak” elbiselerinin içine girince, yeni ekbiselerini giyince eski hareket kabiliyetleri kalmamıştı; çünkü bu elbise diğerlerinden farklı ve ağırlığı olan bir elbise idi. Ve bu iç bünyelerinde bulunan bütün elbiseleri örttü, perdeledi, diğer iç mertebeler bâtın, toprak > anasır elbise ve özellikleri zâhir oldu.
Lâtif mânâlar olarak, melekler gibi esmâ cennetinde çok rahat hareket edebiliyorlar iken, bu elbise ile hareketleri belli oranda sınırlanmış oldu. Bu sınırlanma onları biraz sıkıp sıkıntıya düşürmüştü. İşte böyle sıkıntılı bir hal içerisinde iken şeytan onlara vesvese vererek yasaklanan ağaca doğru meyl ettirerek onları küçük düşürmek istiyordu. Yine bir sinsi mantık oyunuyla: “Eğer bu ağaçtan yerseniz yine (eskisi) gibi iki melek olup cennette ebedi kalırsınız.” dedi ve bu hususta nasihatçı olduğu yolunda yemin de verdi. (Daha evvelce görmüştük.) Yeni hallerine alışmakta zorluk çeken ve hareketleri yüzünden zaten sıkıntıda olan Hz. Âdem ve Havvâ tekrar eski melek türü yaşamlarına dönmek ve cennette ebedi kalmak hayalleri ile o ağaca yaklaşıp sadece “tattılar” yani tamamen yiyemediler. İşte bu tadışları neticesinde kendilerinde, bâtınlarında var olan cinsiyet farklılıkları, çamur > toprak beden varlıklarında, daha evvelce kuvvede bâtında iken, “şecer”den (Ulûhiyyet ve nefsaniyyet ağacı) tadılınca, bu sefer kendi iç bünyelerinde bâtında olan beşeri bireysel nefsaniyyetleri ağacı tadıştan geçen bir enerji ile kemâle ermiş oldu.
“Ve nefahtü” yapılan nefih ile Ulûhiyyet teklik hakikati.
Ağaçtan yapılan “tadışla” nefis bireysellik hakikati kemale erdirilmiş oldu.
Bu oluşumun da ebced hesabıyla sayısal değerine baktığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:
(نفخ) “Nefh” ve (نفس) “nefs” ikisinde de ilk iki harfleri aynı son harfleri değişiktir, bu son harfler tecelli mahallerini ifade etmektedirler.
(نفخ) () “nun” (50) (ف) “fe” (80) (خ) “hı”
(600) (5+8=13+6=19)
(نفس) () “nun” (50) (ف) “fe” (80) (س) “sin”
(60) (5+8=13+6=19) İki kelimede de çıkan netice sayılar (13/6) olmak üzere aynıdır. Ayrıca her iki kelimeninde tüm sayı değerleri (5+8=13+6=19) > (5+8=13+6=19) dur. Ne müthiş bir sistemdir, her yönüyle insânı hayretlere düşürmektedir.
İnsâna lütfedilen her iki özelliğin de (13) hakikatine bağlı olduğu ve bu mertebesi itibariyle gerek Ulûhiyyet (teklik > vahdet), gerek beşeriyyet (çokluk > kesret) itibariyle (13)ün tecellisinin (6)ya yani altı cihetten, (ciheti site) “sin” i insâna her iki yönden hilkat sebebi olan (a’yanı sabite)sine > beşeriyyetine yapılan tecelli kemâlâtını açık olarak göstermekte ve bu iki kemâlâtın da kemâlinin (19)da yani İnsân-ı Kâmil’de zuhura çıkabileceği her iki yönden gelen aynı tecelli ile ifade edilmiş olmaktadır.
İşte iblise bu altı cihetin dördü açık bırakılmış, ikisi ise kapalı kalmıştır ki; Hakikat-i İlâhiyye zâtî tecelli olarak bu iki yön alt ve üst olarak iblise kapatılmıştır. Zaten bu yolların varlığından da haberi yoktur. Eğer olmuş olsa idi bunları da ifade eder idi.
İşte böylece “şecer”den tatmak sûretiyle Âdem’in nefs kemâlâtı da tamamlanmış olmakta idi.
Dikkat edilirse “nefh” ( نفخ ) kelimesinin üç harfi de noktalıdır. Bir bakıma bu noktalar zât-ı Ahadiyyet’in on üçüncü bâtın noktasının zuhur ve tecelli yerleridir. Bir bakıma da o mertebelerin mânâlarının bireysel zuhur yerleridir diyebiliriz.
“Nefs” ( نفس ) kelimesinde ise iki harf noktalı, (sin) harfi noktasızdır. Yine iki harfin noktası yukarıda ifade edildiği gibidir. Noktasız (sin)de yani insânda ise, bunların hepsinin batınında gizlenmiş olduğunun ifadesidir diyebiliriz. Bu hususta daha çok söylenecek söz vardır, daha fazla uzatmamak için şimdilik bu kadarını yeterli görüp bırakalım ve yine yolumuza devam etmeye çalışalım.
Evet; tadış sûretiyle “şecer”den alınan enerjiden faaliyete geçen Hz. Âdem ile Havvâ’nın beşeri nefsâniyyet’leri sonunda açığa çıkan, gizli kalması gereken uzuvlarını incir yaprakları ile örtmeye çalıştılar. Bilindiği gibi incir, (vahdette kesret) yani “birlikteki çokluk”tur. Kendilerinde tüm esmâ-i İlâhiyye’lerin zuhurları tamamlanınca, Hz. Âdem’in Ahadiyyeti’ndeki, teklik mertebe, mertebe tecelli ve nüzül ederek, nihayet varlığındaki (kesret’e) “çokluğa” ulaşarak, böylece kesretin kemâli de tamamlanmış oldu.
İşte bu halleriyle, toprak elbiseleriyle, Hz. Âdem ve Havvâ (sasal) “kara balçık” toprak beden ile perdelenmek sûretiyle özlerindeki bütün mertebeleri bâtınlarında kalmıştır.
Kemâlâtları tamamlanan Hz. Âdem ile Havvâ iblisle birlikte, yeryüzüne birbirlerine düşman olarak, yani zıt oluşumlarla indirilmişlerdir. İşte bu yüzden yeryüzünde mutlak bir sûlh ve sükûn olmaz. Çünkü insânların içinde de iblis yapılı bazı kimseler olacaktır.
Bütün bu mertebeler kendilerinde mevcud olarak yeryüzüne ayak basan Hz. Âdem ve Havvâ’nın yaptıkları ilk iş, Rabb’larının kendilerine öğrettiği bazı kelimelerle (Rabbenâ zâlemnâ……….) “Daha evvelce yukarıda görülmüş idi.” suçlarını kabul ederek istiğfar etmek sûretiyle özürlerini bildirmek olmuştur.
Bu istiğfar insânoğlunun yeryüzündeki, ilk istiğfarıdır. Zaten bu hikâye ilklerle doludur.
İnsânlar kendilerine verilen bu toprak beden elbiselerini, kendi gerçek varlıkları zannederek ve ona sahip çıkarak, yaşayanların ilk ve en büyük günahları ise bu madde cesetleri olacaktır. (Vücûdike zenbike) yani “Senin varlık vücûdun sana günah olarak yeter.” denmiştir. Bu vücûda sahip çıkmak benlik davasında bulunmak demektir, nefsi benlik ise en büyük günahtır.
Hz. Âdem ve Havâ’nın çocukları çoğalacaklar ve istiğfar mertebesinden tekrar yavaş yavaş geldikleri mertebeye doğru yolculuğa başlayacaklar, bu geri dönüş yolculuğunun ilk mühim duraklarından biri, “Necatiyyet > Nuhiyyet” mertebesi’dir, biz de yavaş yavaş o “menzil” > mertebeye doğru yola çıkmaya hazırlanmalıyız.
Her insânın, bilhassa Hakk yolu sâliklerinin bu hakikatleri bilmeleri kendilerine çok şey kazandıracaktır; çünkü bu ifadeler sadece geçmişte yaşanan bir hikâye değil, her birerlerimizin başlı başına hayat hikâyelerimizdir. Bu mevzuları örnek alarak ahiret yolculuğumuzun neresinde olduğumuzu anlamamız zor olmayacaktır.
Bu hususta belirtilecek daha pek çok şey vardır, yazılanlar yazılamayanların yanında çok az bir yer tutar, daha fazla uzatmamak için bu kadarla yetinmek istiyoruz.
Araştırıcı olan herkes ilgili yerlerden ve gönlünden bu hususta daha pek çok şey arayıp bulabilir. Hakk’ın ilminin sonu yoktur. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.
Son olarak ilgisi bakımından bir Hadîs-i Şerif’i de nakletmek istiyorum.
Sünen-i tirmizi, cilt 4 sayfa 14 kader babları:
BAB : 2
MEVZU: (Âdem ile Mûsa’nın delilli münakaşası hakkında.)
2217---Ebu Hüreyre (r.a.)dan rivayet edilmiştir: Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki: “ Âdem ile Mûsa delil göstererek münakaşa ettiler.” Mûsa: “Ya Âdem! Sen o kişisin. Allah seni (kudret) eliyle yaratıp rûhundan sana rûh üfledi ve sen insânları ayarttın; onları(n) cennetten çıkar(ılmalarına sebeb ol)dun!” dedi. Âdem dedi ki: “Sen de Allah’ın konuşmak için seçtiği Mûsa’sın! Gökleri ve yeri yaratmadan önce Allah’ın bana yazdığı (mukadder kıldığı) bir işi işledim diye beni ne hakla kınıyorsun?” Rasûl-i Ekrem: “Âdem, Mûsa’ya delil (kuvveti) ile galip geldi.” buyurdu.[26] “ İz- -T-B- ”