Yuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuḣricu-lmeyyite mine-lhayyi veyuhyî-l-arda ba'de mevtihâ(c) vekeżâlike tuḣracûn(e)
Allah, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Siz de (mezarlarınızdan) işte böyle çıkarılacaksınız.
O, ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır ve toprağa ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız.
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve yaratma döngüsünü, özellikle yaşam ve ölüm arasındaki dönüşümü vurgular. Dilbilimsel olarak, 'çıkarmak', 'canlandırmak' ve 'ölüm' gibi temel kavramlar üzerinden evrensel bir diriliş mesajı verir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hurûc' kelimesinin bir şeyin bulunduğu yerden ayrılması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuhricu' (çıkarır) fiili, Allah'ın ölüden diriyi ve diriden ölüyü yaratma kudretini, yani bir halden başka bir hale geçişi ifade eder. Bu, cansızdan canlıyı, canlıdan cansızı var etme mucizesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yuhricu' fiilini mecazi anlamda 'yaratır' veya 'meydana getirir' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretiyle varlıkları birbirlerinden türetmesini, yani ölüden diriyi ve diriden ölüyü var etmesini mecazi bir ifadeyle anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hurûc' kökünün Kur'an'da genellikle bir şeyin bir yerden ayrılması veya ortaya çıkması anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, Allah'ın yaratıcı gücünün bir tezahürü olarak, zıtların birbirlerinden nasıl var edildiğini, yani ölüden dirinin ve diriden ölünün çıkarılmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayat' kelimesinin zıddı 'mevt' (ölüm) olduğunu ve canlılık, dirilik anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-hayy' (diri), Allah'ın kudretiyle var edilen, yaşam belirtileri gösteren her türlü canlıyı, bitkiden hayvana ve insana kadar kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hayat' kavramının Kur'an'da sadece biyolojik canlılığı değil, aynı zamanda manevi diriliği ve Allah'ın varlığının bir tezahürü olarak da kullanıldığını ifade eder. Bu ayette ise, 'el-hayy' kelimesi, Allah'ın ölüden var ettiği somut canlı varlıkları temsil eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hayat'ın varlığın bir niteliği olduğunu ve hareket, büyüme, hissetme gibi özelliklerle tezahür ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-hayy', Allah'ın ölüden çıkardığı, yani cansız maddeden veya ölü bir halden var ettiği canlı varlıkları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mevt' kelimesinin 'hayat'ın zıddı olduğunu ve canın bedenden ayrılmasıyla oluşan durumu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-meyyit' (ölü), hem cansız maddeyi (toprak gibi) hem de hayatını yitirmiş varlıkları kapsar, Allah'ın onlardan diriyi çıkarma kudretini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-meyyit' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise cansız toprağı veya tohumu, yani hayat belirtisi göstermeyen şeyi ifade ettiğini belirtir. Allah'ın bu 'ölü'den 'diri'yi (bitkileri) çıkarması, O'nun yaratma gücünün bir delilidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mevt'in farklı türleri olduğunu ve bu ayetteki 'el-meyyit'in, hayatın yokluğu veya canlılığın sona ermesi anlamına geldiğini ifade eder. Allah'ın ölüden diriyi çıkarması, cansız maddeden canlı varlıkları yaratma mucizesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hurûc' kelimesinin bir yerden çıkmak anlamına geldiğini ve bu ayetteki 'tuhrecûn' (çıkarılacaksınız) fiilinin, kıyamet günü insanların kabirlerinden diriltilerek çıkarılmasını ifade ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın ölüden diriyi çıkarma kudretinin bir benzeri olarak sunulur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tuhrecûn' fiilinin meçhul yapısının, bu eylemin Allah tarafından gerçekleştirileceğini ve insanların bu konuda pasif olduğunu gösterdiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, yeryüzünün ölümünden sonra canlandırılması gibi, insanların da ölümden sonra diriltilip çıkarılacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'hurûc' kelimesinin ahiret bağlamında sıkça kullanıldığını ve dirilişin bir parçası olarak kabirlerden çıkışı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'tuhrecûn', Allah'ın yaratma ve diriltme gücünün bir kanıtı olarak, insanların da yeniden hayata döndürüleceğini vurgular.
Rûm Sûresi
“Yuhricul hayye minel meyyiti ve yuhricul meyyite minel hayyi” yani “O, ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır.” (Rûm, 30/19) Âyet-i Kerîme’sinde de belirtildiği üzere ölü hükmünde olan Fir’âvn’dan diri hükmünde olan Mûsâ (a.s.), diri hükmünde olan Nûh (a.s.)’dan da ölü hükmünde olan oğlu çıkmıştır. Görüldüğü gibi Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hikmetinden sual olunmuyor.[23]
Soru: Kişi Celâli bir evde yetişip fıtratı üzere Cemâl sâkin bir yapı üzere olabilirmi?
Cevap: Olabilir. “O ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır” (30/19) - olarak söyleniyor ama bunlar ender olan hadiselerdir, fir’avn’un kucağında mûsâ (a.s.) çıkması gibi nemrutun bahçesinde İbrâhim (a.s.) ın çıkması gibi birde kureyş kabilesinden, ebu leheb in çıkması gibi bunlar mümkündür, çünkü böyle istisnai durumlar olmasa o zaman o hüküm kesin olur, yani iyiden iyi kötüden kötü çıkar, bu da hakkın sonsuzluğuna sığmaz. Devreye gerçek bir irfaniyet yolu girerse, bulunabilirse nefsi olan o esma-i ilâhiyyeler birer ikişer, rahmaniyete dönüştürülür, ancak burada bahsedilen iki aileden biri, Celâli diğeri Cemâli yaşam içerisinde, Cemâle daha yakın olan ailelerdeki çocuklar buraya daha çabuk intibak ederler.
Zâten bir hayli yol almışlardır, yani aileden aldıkları terbiye onlara bir hayli yol aldırmıştır, uyumları daha kolay olur. Celâli şekilde hayat sürdürenler biraz daha Hakk’tan uzaklaşırlar, hatta hiç de bulamayabilirler, çünkü Mudil rabbı hasları onları hükmü altına almıştır, nefsi ma’nâ da hükmü altına almış olanların çıkması oldukça zor olur, tabii istisnai olarak Cenâbı Hakk ın rahmeti bir yerde gönülden esecek.
Tekirdağ da seneler evvel böyle bir arkadaşımız vardı, bizden iki yaş kadar büyüktü, bu kişinin yapmadığı yoktu, her türlü dünyalık nefsi yol vardı, hatta o zamanlar “Elizabeth Taylor” diye meşhur bir artist vardı, ona aşıktı ona mektuplar yazar, fötr şapkalar kullanır, o zamanların son modası olan kıyafetler giyer, tam inkar ehli idi.
Bir gün nasılsa câmiye Cumaya gitmiş, “aslında babasının iş yeri de câminin tam karşısında idi” hutbede imam kürsüye yumruğunu vura vura söylediklerinden etkilenmiş sanki benim kafama vurdu diye etkilenip dönüş yaptı, eski hâlinden üzerinde hiç biri kalmadı, üzerine beyaz bir gömlek giydi, iki tekerlekli seyyar araba ile muhallebi satmaya başladı, sonra kur’an okumaya başladı câmi de ezanlar okumaya başladı, daha sonra Eyüp sultan camiinde hademe oldu, senelerce Eyüp sultanda ezan okudu, aslında “konuşurken biraz kekeme idi” ancak ezan okurken hiç dili tutulmazdı, bir gün bana sormuştu! “denizin suyu neden tuzludur” Nakşiliğe bağlanmış idi. “Nuh tufanı olduğu için azab suyu da ondan acıdır” demişti. Halbuki deniz suyu bizim için rahmettir, ilim suyudur, o yönüyle meseleyi sınır içinde bağlıyor.
Bir mecmuada okumuştum “deniz suyu tuzludur ama içindeki olan balık tuzsuzdur, ancak tutsuz da yenmez.” işte Allah ın kudreti tuzludan tuzsusu, ölüden diriyi sudan eti çıkarıyor.
Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir nereden nasıl bulunacaktı? İşte buradaki mesele, bu dünyada nefsileş-miş olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? Çünkü esma’ül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir.
Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir.
Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular.
Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir.
Esma ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esma’nın hakikatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay…. abla) İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “Fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır. Esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız. Bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlar dan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz.
İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmaya bağlı olarak üşüme hali olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. Ama vücut üşür sistemi bozulur donar kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla beni koru demek istiyor.[24] “ İz- -T-B- ” Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;
Dedi: Ben kadir değilim ki, bu efsun ile onun emrinden gizli ve aşikâr olarak yüz çevireyim!"
“Gizli”den murâd, emr-i irâdî ve “âşikâr”dan murâd, emr-i teklîfîdir. Ya’ni, Azrâîl (a.s.) arza hitâben dedi ki: “Ben senin sözlerin ve yemînlerin sebebi ile Hakkın emr-i irâdî ve emr-i teklîfîsinden yüz çevirmeğe kadir değilim.” Bundan anlaşılır ki, evvelki üç meleğe vâki’ olan emr-i teklîfî, emr-i irâdîye muvâfık değil imiş.
Dedi: "Nihayet o hilm ile emir buyurdu. Her ikisi de emirdirler, ilim yolundan onu tut!" Arz Azrâîl’e dedi: “Nihâyet Hâlikımız kullarına sıfat-ı hilm ile muttasıf olmalarını emir buyurdu. Benden cebren toprak alman bir emirdir; ve hilim ve yumuşaklık ile muttasıf olmak dahi bir emirdir. Eğer şiddet ile yumuşaklığı lim cihetinden mukayese edersen, elbette ahlâken hilim şiddete müreccah olur.
Dedi: "O te'vîl, yâhud kıyâs olur. Emrin sarihinde iltibâsı az iste!"
“Te’vîl”, şerde, lafzı ma‘nâ-yı zâhirinden, muhtemel olan ma'nâsına döndürmektir. Fakat bu te’vîl, muhtemel olan ma'nânın Kur’ân’a ve hadîse muvâkkati görüldüğü vakit olur. Meselâ Kur’ân’da (Rûm, 30/19) 'Allah ölüden diriyi çıkanr.” buyurur. Eğer kuşu yumurtadan çıkardığı murâd olunursa “tefsîr” olur ve eğer kâfirden mü’min ve câhilden âlim çıkardığı murâd olursa “te’vîl” olur; (Ta‘rifât-ı Seyyidden tercüme). “Kıyâs”, lügatte “takdîr” demektir; şerîatte; hükümde asi ile fer‘ arasını cem'etmektir. Ya’ni bir şey hakkında sarih bir hüküm olduğu hâlde, o açık hükümden istinbât olunan bir ma'nâ sebebiyle, o şeyin feri hakkında bir hüküm vermektir. “İltibas” örtülü, belirsiz, karışık olmak demektir. Ya’ni Azrâîl (a.s.) arza dedi ki: “Hâlikımın bana “Arzdan toprak al!” diye vâki’ olan emri karşısında, o senin bana hilim tavsiye etmen bir te’vîl veyâ kıyâs olur. Böyle sarih emirlerin kanşık ve örtülü olmasını az düşün! “Kem cû”, “az iste!” ta'bîri ile sarih ve fakat mecâzî olan emirlere işâret buyrulur. Meselâ Kur’ân’da “Ve’s-eli’l-karyete” ya’ni “Karyeye sor!” buyrulur. Bu bir emirdir. Fakat te’vîl etmeksizin kâbil-i icrâ değildir. Zîrâ karyenin kendisine sormak mümkin değildir. Burada ahâliye sormak ile te’vil olunur; ve kezâ bir efendi “Lambayı yak!” diye hizmetçisine emr etse hizmetçi bu emr-i sarihtir, lambanın kendisini yakayım demez. Te’vîl edip içindeki fitili yakar. Fakat “Toprak al!” emri sarih ve kâbil-i icrâ olduğu için bunda iltibâs yoktur. Te’vîle ve kıyâsa da hâcet kalmaz.[25]