Vemin âyâtihi menâmukum billeyli ve-nnehâri vebtiġâukum min fadlih(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yesme'ûn(e)
Geceleyin uyumanız ve gündüzün O'nun lütfundan istemeniz de O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.
Yine gecede ve gündüzde uyumanız ve lütfundan nasib aramanız da O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda dinleyecek bir kavim için nice ibretler vardır.
Rûm Suresi 23. ayet, Allah'ın varlığının ve kudretinin delillerini, insanın gece uyuması ve gündüz rızık arayışı üzerinden sunmaktadır. Ayet, bu doğal döngülerin ve insanın temel ihtiyaçlarının, düşünen ve işiten bir topluluk için derin anlamlar taşıdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet, 'açık alamet, işaret' anlamına gelir. Allah'ın varlığına ve kudretine delalet eden her şeye 'ayet' denir. Bu ayetteki 'âyâtihî' ifadesi, Allah'ın yaratmadaki eşsizliğini ve birliğini gösteren, üzerinde düşünülmesi gereken açık delilleri ifade eder. (el-Müfredât, s. 91)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ayet' kavramı, genellikle Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren 'işaretler' veya 'mucizeler' anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'âyâtihî', Allah'ın yaratılıştaki düzenini ve insan hayatındaki döngüleri (uyku ve rızık arayışı) birer delil olarak sunar. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 120)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Menâm, 'uyku' demektir. Bu ayette, geceleyin uyumanın, Allah'ın insanlara bahşettiği bir rahmet ve dinlenme vesilesi olduğu, aynı zamanda O'nun kudretinin bir delili olduğu vurgulanır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 350)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Menâm, 'uyku' anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, gece vaktinin dinlenmeye ve uykuya ayrılmasının, Allah'ın yaratılışındaki hikmet ve düzenin bir parçası olduğunu gösterir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 165)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbtiğâ, 'bir şeyi istemek, aramak, talep etmek' anlamına gelir. Bu ayette, gündüz vakti Allah'ın lütfundan rızık arayışının, insanın yaşamını sürdürmesi için gösterdiği çabayı ve bu çabanın Allah'ın bir nimeti olduğunu ifade eder. (el-Müfredât, s. 125)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İbtiğâ, 'bir şeye yönelmek, onu elde etmeye çalışmak' demektir. Ayetteki 'ibtigâüküm min fadlihî', insanların geçimlerini temin etmek için gösterdikleri meşru çabaları ve bu çabaların Allah'ın ihsanı ile mümkün olduğunu belirtir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 1, s. 250)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Fadl, 'fazlalık, ihsan, lütuf' demektir. Ayetteki 'min fadlihî' ifadesi, rızkın ve geçim kaynaklarının Allah'ın bir lütfu olduğunu, insanın çabasının yanı sıra ilahi bir ihsanla gerçekleştiğini vurgular. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 300)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fadl, 'bir şeyin aslına eklenen fazlalık, iyilik ve ihsan' olarak tanımlanır. Bu ayette, Allah'ın 'fazlından' rızık arayışı, rızkın sadece insanın emeğiyle değil, aynı zamanda Allah'ın cömertliği ve lütfuyla elde edildiğini gösterir. (el-Külliyyât, s. 680)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semâ', 'işitmek' demektir. Ancak Kur'an'da sıkça 'anlamak, idrak etmek ve öğüt almak' anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'yesme'ûne', sadece fiziksel olarak duyanları değil, aynı zamanda bu ayetlerdeki delilleri anlayıp onlardan ibret alanları ifade eder. (Umdetü'l-Huffâz, c. 1, s. 450)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'semâ'' fiili, çoğu zaman 'işitmek ve idrak etmek' anlamlarının birleşimiyle kullanılır. 'Yesme'ûne' ifadesi, Allah'ın ayetlerini sadece kulaklarıyla değil, kalpleriyle de dinleyip, onlardan ders çıkarabilen, düşünen ve tefekkür eden bir topluluğu işaret eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 210)
Rûm Sûresi
Gece uyumak; gece bir bakıma fenâfillah mertebesi bir başa bir deyişle iseviyet mertebesinde olmaktır. Gündüz ise uyanıp çalışma ve onun lütfundan isteme halidir. Buranın halini daha iyi anlamak için terzi Babamızın “10-kelime-i tevhid” isimli kitabının içindeki hal ve yerine bakalım.
(Murat Derûni)
Tevhid-i Sıfat Burası onuncu (10.) mertebe Tevhid-i Sıfat’tır, Tevhid-i Sıfat : Sıfatların birliği anlamınadır.
Makamı : “Teşbih” (benzetme)dir. “fena fillah” Allahta fani olmaktır.
Zikri : “Ya Ahad”dır.
Âlemi : “Âlemi Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir.
Peygamberi : “İsa”(a.s.) dır.
Lakabı : “Ruhullah” dır.
Kelimesi : “la mevsufe illâ allah” yani sıfatlanmış olan ancak Allah’tır.
Seyri : “Seyri fillah” Allah’da seyir İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/185 ayetinde
نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِوكُلّ
“küllü nefsin zaikatül mevti” mealen, her nefis ölümü tadacaktır.” Hali : Kur’anı Keriym Bakara 2/253 ayetinde,
دَنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِعوَآيْ
“ve eyyednahu biruhil kudüsi” mealen, “biz onu ruhül kudüs ile destekledik.” Yaşantısı : Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “Esmaül Hüsna” Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar.
Bu makamın anahtarı ve yükseltisi “Ahad” ismidir, hakikat mertebesinin devamıdır. Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir.
Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden salik, burada bir mertebe daha yükselir ve “tenzih”ten, “teşbih”e ulaşır.
Mertebe-i İseviyyet’in tahsil yeri “Ruhül Kudüs”ün batınen zuhur mahallidir. “lâ ilâhe ell” müşahade ile “ah” kısmı ise, lafızla söylenmektedir diye özetledi.
Ancak bu makamın olgunlaşması için bir müddet daha misafir olmanız gereklidir, diyerek dersine son verdi.
Museviyyet meşrebinde olanlar dokuz (9) da yani (الله) “allah” lafzının birinci (1.) () “lâm”ında İseviyyet mertebesinde olanlarda on (10) da yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ında kalırlar, ki burası da okunuşu itibariyle “ella”dır.
O halde onların kelime-i tevhid’leri “lâ ilâhe illa ella” olur. (الله) “allah” lafzının manen ve gerçeği ile oluşturamamışlar “lâ ilâhe” (ilahlar yok) “illa ella” (ancak ancak) diye hayal âleminde uçuşup durmuşlar, sonra tekrar geri dönüp “ilâhe”ye yönelerek, “mutlak ilah”a erişemeden hayallerinde kurdukları ilahlarla baş başa yaşamışlar. İçlerinden çok azı kendi ulaştıkları menzilde tutanabilmişlerdir.
Çünkü buradan sonra ulaşmaları lazım gelen menzil onbirinci (11.) mertebedir, ki bu ise, (الله) “allah” lafzında bulunan ancak yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda söylenen (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) gizli (ُ) “elif”idir.
İşte yazıda ve görüntüde olmayan sadece lafızda olan bu (ُ) “elif”e ulaşmak, onlara korku, titreme ve haşyet verdi, çünkü burası varlık ve yokluk sınırıdır.
İseviyyet hakikatini yaşayanlar mertebeleri gereği Hakk’ta fani olup “lâ ilâhe illa ella” (ilahlar yoktur) dedikten sonra, kendilerinin Hakk’ta fani etmiş olduklarından “illa ella” diyerek, fakat neyi tasdik edeceklerinin oluşturamadıklarından halsiz düşüp öylece kalmışlardır.
Bu mertebenin taklitçileri ise, “lâ ilâhe illa ella” derken kolaylarına gelip “lâ ilâhe illâ ilâhe”ye dönüştürüp gerilere dönerek, tekrar kesrete ve putperestliğe dönmüşlerdir.
İşte İsa (a.s.) dünyaya dönmeden evvel son kalan iki (2) mertebeyi idrak edecek ve böylece (الله) “allah” lafzını gerçekten idrak ederek söyleyecek ve “Muhammedi” olacak ve tekrar dünyaya geldiğinde “şeriat-ı Muhammedi” ile amel ve tatbikatta bulunacaktır.
Daha evvelki bölümlerde “Kelime-i Tevhid”in “nüzül” inişini, sonra da “uruc” çıkışını ve ayrıca çıkılışını da izah etmeye çalışmıştık ve on üçüncü (13.) mertebeye yani (الله) “allah” lafzının ikinci (2.) () “lâm”ına “Mertebe-i İseviyet”le ulaşmıştık.
Fakat bu sefer önümüze, lafızda olup da yazıda, görüntüde olmayan bir “mertebe” (ُ) “elif” çıkmıştı. İşte bu (ُ) “elif”in vücudunun olmayışı “sidre-i münteha”dır. Cebrail (a.s.) ın “yanarım” dediği Hz. Peygamberin “yanarsam ben yanayım” deyip yükseldiği yerdir ve oraya ancak gerçek muhammedilere yol vardır.
Onuncu (10.) mertebedeki sistem diğer mertebelerdeki sistem gibi değildir. Buradan karşıya (ُ) “elif”e ulaşmak, diğerlerinde olduğu gibi burada da imkansızdır, çünkü bir vücud yok sadece lafız ve mana vardır.
Oraya geçmek için onuncu (10.) mertebede bekleyen kimselerin onda yapacakları birşeyleri yoktur, çünkü oranın sakinleri “fena fillah”da fani olmuş bulundukları yerde tam sakin olmuş gibi, hareketsiz görünürler. Bu hallerinden dolayı kendilerinde kalkıp da bir sonra ki aşamaya ulaştırmak için yapacakları talepleri de yoktur, çünkü olamaz.
Buradan yukarıya ancak seçilerek, başkaları tarafından alınarak götürülürler. O da şöyle olur, kendilerinden geçmiş Hakk’ta fani vaziyette sakin olarak beklemede olanlara onbirinci (11.) muhammediyyet mertebesinden bir elçi yollanır, yanlarına geldiğinde “fani” olduklarından farkına varmazlar, ancak o elçi onlara yavaş yavaş dokunur. Bazıları uyanır, bazıları hiç uyanmazlar. Uyananlar yarı dalgın olanlardır, derecelerini eksik yapanlardır.
Uyanmayanlar ise, gerçekten Hakk’ta fani olmuş, Hakk tecellisi içinde kendilerini tamamen kaybettiklerinden uyanamamışlardır. İşte bunların arasından seçilen bazı “fena fillah” sakinleri, oradan alınarak o mertebenini başka bir bölümünde yeni bir ameliyeye tabi tutulurlar. Şöyle ki, kendilerinde, batınlarında kemale ermiş, “hakikati İseviyye”nin manasını alıp cesedini orada bırakırlar, “manayı İseviyyet”in kulağına (yeni doğan çocuğun kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi gibi) “Ezan-ı Muhammediyye”yi okurlar, o andan itibaren, “manayı İseviyye” “manayı Muhammediyye”ye dönüşür ve onbirinci (11.) mertebenin kapıları açılmış, böylece o mertebenin namzeti olmuş olurlar.
Bu ameliyeden sonra gelen elçiler, onuncu kattan seçilen çok az sayıda olan namzetlerle, görünmeyen (ُ) “elif”in sakinleri olmak ve oranın halini tahsil etmek üzere onbirinci (11.) kata yükseltirler. Bu mertebe “Tevhid-i Zat”tır.
26-9-2001
Mekke-i Mükerreme
Ka’be-i Muazzama
Tevhid’i Zat Burası onbirinci (11.) mertebe Tevhid-i Zat’tır, Tevhid-i Zat : Zatların birliği anlamınadır.
Makamı : “Tenzih-i ve Teşbih-i Tevhiddir” Cem, yani toplamadır. “Baka billah” (Hakk’ta baki olma) demektir.
Zikri : “Ya Samed”dir.
Âlemi : “Zat âlemi” (Âlemi lahud) Peygamberi : “Muhammed Mustafa” (SAV)dır.
Lakabı : “Habibullah” Kelimesi : “La mağbude illallah- lâ ilâhe illallah” dır.
Seyri : “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.
Suresi : “İhlas Suresi” dir İdrakı : Kur’anı Keriym Ali İmran 3/18 ayetinde
لاهُوََهَ لَا الَهَ الاَّعشَهِدَ اللَّهُ أَن
“şehidellahü ennehu lâ ilâhe illa hüve” mealen “Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.” Hali : Kur’anı Keriym Ta- Ha 20/14 ayetinde,
لاأنا فاعبدنىعإِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِيعإِذْ
“inneniy enellahü lâ ilâhe illa ene fabüdniy” mealen “şüphesiz ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et” Yaşantısı: Daha evvelki mertebede Hakk’ta fani olup kendini “kayıp/gaib eden” yok olan salik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine gelir. Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni haliyle ve çok latif olacaktır. Onu gören yine eskisi gibi haliyle zanneder. Fakat bu defa o “Hakk ile baki/baka billah” olarak hayatına devam etmeye başlar.
Bu kişinin ahlakı “tahallaku bir ahlakıllah” hikmeti gereği “Allah ahlakıyle ahlaklanmaktır.” Acaip bir yaşamdır. Muhafazası oldukça zordur.
Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Samed” ismidir. Marifet mertebesinin başlangıcıdır.
Artık bu kimseler ölmezler, çünkü ölmeden evvel ölüp bu dünyada iken Hakk ile ve Hakk’ta dirilmişlerdir.
İşte “İhlas’ı Şerif”i ancak bu kimseler gerçek manası ile okuyabilirler ve yaşarlar.
“Kelime-i Tevhid” dahi buraya gelinceye kadar en geniş hali ile bu mertebede ifadesini bulur. Gerçi daha henüz sondaki (ُ) “hu”ya ulaşılmamıştır ama oranın ışıltısı görünmeye başlamıştır.
“Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.” kelamı ilahisi bu hali ne güzel izah eder.
Ayrıca “şüphesiz ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et” kelamı ilahisi yine bu hali bir başka yönden çok açık şekilde izah eder. Burada yapılan ibadet “ubudet” ismini alır. İbadet, kulun fiili, ubudet ise, Allah’ın ibadetidir.
Bu mertebeye ulaşıp “zat âlemi” yaşantısını insanlık tarihinde ilk olarak ortaya getiren kişi “zuhur mahalli” Hz. Muhammed SAV’dir.
Daha evvelce “tenzih” ile kayıtlanan “mertebe-i museviyyet” idrakı daha sonra “teşbih” ile kayıtlanan “iseviyyet” idrakı bulundukları yerde kalmış (الله) “allah” lafzındaki gizli (ُ) “elif”e ulaşamamışlardı.
İşte ilk olarak oradaki gizli (ُ) “elif”i müşahade eden, sonra da “tenzih” ve “teşbih”i orada birleştirip kendi varlığında “tevhid” ederek, evvelki her iki mertebeye de gerçek birer şahsiyyet kazandırıp, hakikatleriyle ortaya koyup atıl durumdan faaliyete geçmelerine “İslam” ismi altında sebebolmuştur.
Böylece (الله) “allah” isminde bir merhale aşılarak, son menzile gelinmiştir. Bu menzile de “âlemi ervah”da kulaklarına “ezanı Muhammedi” okunan “istidatı ezeli” sahipleri ulaşabilirler, diğerlerine yol yoktur, ancak her istidat sahibi de oraya ulaşamaz, çok gayret ve fedakarlık gerekmektedir.
Bu mertebeyi de belirli bir olgunluk içinde tamamlayan saliğin ulaşacağı bir mertebesi kalmıştır ki o da (الله) “allah” lafzının (ُ) “hu”sudur.
Buradan karşısındaki (ُ) “he”ye ulaşmayı arzu eden gizli (ُ) “elif”, (ُ) “he”nin hasretini çekerek “ah...” etmeye başlar; bu “ah” aslına ve hüviyyetine ulaşma arzusudur ki böylece herşeyi ile bütünleşmiş olacaktır.
Ne türlü “ah...” olursa olsun, bu muhabbetlerin hepsinin kaynağı “hüviyyeti mutlaka” olan bu (ُ) “hu”dur. Kendileri bu sırrı bilseler de bilmeseler de, bütün aşklar ve muhabbetlerin kaynağı burasıdır.
Bu sırrı bilen gerçek Hakk aşıklarının sonu Rabb’larına, diğerlerinin ise, sonu nefislerine çıkar.
(ُ) “hu” esması Allah’ın yakıcı isimlerindendir. Ne yazık ki, bu çok büyük hakikatın farkında olmayan bazı kimseler (ُ) “hu” ismini zikretmeye ve bu yoldan hüvviyyetlerine ulaşmayı muradeden kimselere, olaya tavırla (“hu”cular” (ne demekse!...) lakabını takmakla ne korkunç bir hataya düştüklerinin acaba farkında mıdırlar?...
Konya’ya Hz. Mevlana’yı ziyarete gittiğim bir gündü, “Makam-ı Mevlana”ya girerken, yazılar bölümünde bir levha (hat) çok dikkatimi çekmişti, uzun zaman önünden ayrılamadığımı hatırlıyorum.
Hattın üst kısmı, geniş bir sahada sadece derinden gelip, uzayıp giden bir “Ah.......”tı Alt kısmında da “Hz. Muhammed SAV” yazmaktaydı, ki bu “Ah...” “AH....MED” idi.
O tablonun hakikatini seneler sonra anlamaya çalıştığımı zannediyorum.
Aradan epey zaman geçtikten sonra tekrar Konya ziyaretine gittiğimde, o tabloyu yine görmek istedim. Fakat yerine başka tablolar koymuşlardı, o tabloyu göremedim. Fakat hatırası halen daha gönlümdedir. O tabloyu nakşeden hattat acaba içindeki hangi muhabbetleri o semboller içinde batından zahire çıkarmıştır, belli ki, Hakk ve Peygamber aşığı bir zat idi.
Yine bir sohbet esnasında: (1999)
27 senedir sabah namazını Emeviye’de kılmaktayım, varidlerimin gereği her türlü zikr’i çektim. Bir gün Rabbim şöyle buyturdu. Bundan sonra senin zikrin sadece “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ve “hu” olsun, buyurdu.
Gerçekten de başka birşey söylemeyip devamlı “lâ ilâhe illâ allah” ve “hu” esmasını çok içten ve çok muhabbetle söylemesi ve dinlemeye değerdi. Böylece Rabb-ı has’ının “Hu” esması olduğu anlaşılıyor idi.
Bahsi geçen kimse Şam Emeviye camiinde tanıdığımız Türk asıllı Hamdi Arabi idi o senelerde (92) yaşında idi.
Konu hakkın da geniş bilgi. “91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)” kitabımızda mevcuttur oraya bakılabilir.
“ İz- -T-B- ”
Bu tarz “huuuu” lafzını çok az kimseden duyma imkanı olabilirdi. O “huuuu” lar aynı zamanda “ah...”lardı.
Biz yine seyrimize devam edelim. Burada “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illa (10) ella” müşahade (ُ) “hu” lafzendir.
(Not: (10) “Allah” kelimesi aslında “elif” ile “ellah”dır. Genelde “Allah” diye telaffuz edilmektedir.) Ancak burada sondaki “ella” İseviyyet’teki “ella”ya lafzen benzemekle beraber, manen benzemez çünkü İseviyyet’teki “ella”nın (ُ) “elif”i yok: bu mertebede ise, gizli (ُ) “elif” vardır. O zaman mana “el-la” olur. Baştaki “el” (lam-ı tarif) yani “belirlilik lam”ı sondaki “lâ” ise, gizli (ُ) “elif” ile beşeriyetinden, mutlak yokluğa ve oradan mutlak varlığa ulaşması olur. [29] “ İz- -T-B- ”