İçeriğe atla
Rûm 24Cüz 21 · Sayfa 406

Rûm Sûresi 24. Âyet

الروم

Sohbete sor

Vemin âyâtihi yurîkumu-lberka ḣavfen vetame'an veyunezzilu mine-ssemâ-i mâen feyuhyî bihi-l-arda ba'de mevtihâ(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin ya'kilûn(e)

Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır.

Rûm Sûresi

Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim, Atı at bilir, zîrâ o yârdır; binicinin ahvâlini de binici bilir.

“At”dan murâd cism-i unsurî, “binici’’den murâd rûhtur. Ya’ni at gibi olan cismin ahvâlini yine cisim bilir. Zîrâ kendinin cinsi ve nazîridir. Süvârî olan rûhun ahvâlini de yine kendi cinsinden bir süvârî olan rûh bilir.

His gözü attır ve Hakk'ın nûru binicidir; süvârîsiz ise at işe gelmez.

Cismin sûretine taalluk eden his gözü at mesâbesindedir ve hayvânîdir. Ve rûh-ı insânînin sıfatı ve Hakk’ın nûru olan akıl ve idrâk ise bu atın süvârîsidir. Süvârîsi olmayınca at, kendi hayvanlığı âleminde kalır, bir işe yaramaz.

Böyle olunca, ah kötü huydan te'dıb et; ve yoksa at şâh indinde redd olur.

At mesâbesinde olan his gözünün görüşünde müstağrak olma! Zîrâ o atın nazarı kötü huyludur. Dâimâ hayvanlık tarafına bakar ve sûret ve tabîat mer’âsini görüp kudurur. Binâenaleyh onu bu kötü huydan vazgeçirmek ve doğru yola sevk etmek için te’dîb ve terbiye et! Aksi halde o atta, şâh ve halîfe-i Hak olan rûh-ı insânînin ahkâmı zâhir olmayıp, hayvâniyyet âleminde merdûd ve metrûk bir halde kalır.

Atın gözü şâhın gözünden yol görücü olur; şâhm gözü olmaksızın atın gözü muztarr olur.

At mesâbesinde olan his gözü, şâh ve halîfe-i Hak olan rûhun gözünden tarîk-ı Hakk’ı görücü olur. Rûhun gözü olmazsa, merci’ini ve maâdını görmekten âciz ve muztarr olur.

Otların gayri ve otlağın gayri her nereye çağırır isen, atların gözü, "Hayır, niçin?" der.

Atlar ancak ota ve otlağa çağırırsan gelir. Bunlann gayri olarak her nereye çağırırsan, o atların gözü, “Hayır, gelmem, niçin geleyim? Orada benim hazzım yoktur!” der. Bunun gibi, cismin gözü sûret tarafına da’vet olunduğu vakit koşa koşa gelir; ma’nâ tarafına çağırılırsa, “Benim orada zevkim ve hazzım yoktur” der, istinkâf eder.

Hakk'ın nûru hissin nûru üzerine râkib olur; ondan sonra can Hak tarafına râğıb olur.

Hakk’ın nûru, ya’ni rûh-ı insânînin sıfatı olan akıl ve idrâk his gözünün nûruna râkib olur ve his gözü gördüğünü akıl ve idrâk nûru vâsıtasıyla muhâkeme ederse, o sıfatın mevsûfu olan rûh-ı insânî hayvâniyyetten yakasını kurtarıp Hak tarafına râğıb olur.

Râkipsiz at yolun resmini ne bilir; caddeyi bilmek için şâh lâzımdır.

Başıboş bırakılan at, hangi yoldan nereye gidileceğini bilemez ve münâsebetsiz yollara sapar. At üstünde binici şâh lâzımdır ki, doğru caddeye sevk etsin!

Bir his tarafına git ki, onun nûru râkibdir; o iyi nûr hissin sahibidir.

Hiss-i hayvânîye değil, hiss-i akıl ve idrâk tarafına git ki, bu akıl ve idrakin nûru havâss-i hayvânî üzerine râkibdir. O nûr-ı mahbûb, hiss-i hayvânînin musâhib ve refikidir. Zîrâ havâss-i hamse-i zâhire, âlem-i sûrette insanı çok aldatır ve hakâyıkı idrâke mâni’ olur. Velâkin nûr-ı akıl ona musâhib ve refîk olursa, muhâkeme ederek onun galatâtını ve hatâlarını bulur. Nitekim sûre-i Rûm’da (Rûm, 30/24) “Muhakkak bunda taakkul eden tâife için elbette nişanlar ve alâmetler vardır!” buyurulur. Ve bu meâldeki âyât-ı kur’âniyye çoktur.

Hissin nûruna Hakk’ın nûru tezyîn olur; "nûr üzerine nûr" un manâsı bu olur.

Havâss-i zâhirenin nûrunu, nûr-ı Hak olan akıl ve idrâk nûru süsler, işte, (Nûr, 24/35) [“Nûr üzerine nûr”] âyet-i kerîmesinin ma’nâsı budur. Zîrâ kuvâyı zâhire, hayvâniyyet mertebesine ihsân-ı İlâhî olan bir nûrdur. Fakat onun üzerine zâid olarak, cins-i inşâna mahsûs bir de nûr-ı akıl ve idrâk ihsân buyurulmuştur ki, Hak Teâlâ tarîk-ı hidâyeti meşiyyeti ile bu nûra gösterir. Nitekim âyet-i kerîmede, [“Nûr üstüne nûrdur; Allah dilediğini nûruna hidâyet eder.”] (Nûr, 24/35) buyurur. Ve bu nûr-ı akıl sâyesinde insan, tarîk-ı Hakk’ın rehberi olan insân-ı kâmilin terbiyesine ihtiyaç olduğunu idrâk eder.

Hisse mensûb olan nûr toprak tarafına çeker; Hakk’ın nûru onu yüksek tarafa götürür.

“Serâ”, merkez-i arz ve nemli toprak ma’nâlarına gelir. Burada, âlem-i ecsâmdan ibâret olan mahsüsât murâd buyurulur. Kuvâ-yı zâhire nûru insanı mahsüsât tarafına ve âlem-i süflîye çeker. Hakk’ın nûru olan akıl onu âlem-i ulvîye götürür.

Zîrâ ki mahsüsât pek aşağı hir âlemdir; nûr-ı Hak deryâdır ve his çiy gibidir!

Zîrâ âlem-i mahsüsât olan cismâniyyet ve sûret âlemi pek aşağı bir âlemdir ve esfel-i sâfilîndir ve pek dardır. Fakat Hakk’ın nûru olan âlem-i ukül, ma’nâ âlemi olduğu için deryâdır ve gâyet geniştir. Havâss-i zâhire, akl-ı kül deryâ- sından tebahhur ve ba’dehû tekâsüf edip aşağıya düşen çiy tânelerine benzer.

Fakat o râkib onun üzerinde iyi eserlerin ve iyi sözün gayri ile zâhir değildir.

O havâsse râkib olan nûr-ı akıl, bir şekil ve sûrette görünmez. O ancak taalluk ettiği ecsâmda güzel eserler ve iyi sözler ile zâhir olur. Zîrâ âkil olan, herkesin hâl ve şânıyla mütenâsib muâmelede bulunur ve sıfât-ı nefsâniyye- sini i’tidâl dâiresine çeker ve halka nâfı’ hizmetlerde bulunur. Bunlar hep aklın eserleridir. Bunların zıddı ise kuvâ-yı nefsâniyye âsârıdır.

Hisse mensûh olan nâr ki, o galîzdır ve ağırdır; gözlerin karası içinde gizlidir.

Bir nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıra galîzdır ve kesîftir ve ağırdır. Bu nûrun taalluk ettiği mahal, gözlerin karasının içidir ve bu kuvvet orada gizlenmiştir. Akıl gözünün nûru ise latiftir ve onun mahall-i taalluku süveydâ-yı kalb- dir. Gördüğünü dimâğa verir ve dimâğdan his gözünün nûruna bi’l-intikal râkib olur.

Mâdemki hissin nûrunu gözden göremiyorsun, o dîne mensüb olan nuru gözden nasıl görürsün!?

Sen nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıranı, vücûdunda bulunduğu halde kendi gözün ile göremiyorsun. Nitekim şâir bu ma’nâyı şöyle söyler:

Münhasır vâsıta-i rü’yet iken, Göremez kendisini dîde-bile!

Binâenaleyh, o inkıyâda mensûb olan nûr-ı aklı his gözü ile nasıl görebilirsin!? “Dîn”, âdet ve cezâ ve inkıyâd ma'nâlarına gelir. Burada inkıyâd ma’nâsına alınmak münâsibdir. Zîrâ teblîgât-ı enbiyâya ve verese-i enbiyânın nasâyıhına münkad olan akıldır. Serkeşlik akılsızlıktan ileri gelir.[30]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)