Vemin âyâtihi yurîkumu-lberka ḣavfen vetame'an veyunezzilu mine-ssemâ-i mâen feyuhyî bihi-l-arda ba'de mevtihâ(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin ya'kilûn(e)
Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır.
Yine O'nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir kavim için nice ibretler vardır.
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren delilleri, özellikle şimşek ve yağmurun tabiat üzerindeki etkileri üzerinden anlatmaktadır. Kelimelerin semantik derinliği, korku ve ümit gibi zıt duyguların bir arada sunulmasıyla Allah'ın hem celal hem de cemal sıfatlarına işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet, açık alamet ve nişan demektir. Kur'an'da Allah'ın varlığına delalet eden her şeye âyet denilmiştir. Bu ayetteki kullanımıyla, şimşek ve yağmurun tabiat üzerindeki etkileri, Allah'ın kudretinin somut delilleri olarak sunulmaktadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Âyet, 'alamet' ve 'işaret' anlamlarına gelir. Burada 'âyâtihî' ifadesi, Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının açık göstergeleri olan doğa olaylarına işaret etmektedir. Şimşek ve yağmur, O'nun varlığının ve gücünün somut delilleridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'âyet' kavramı, sadece bir işaret veya delil olmanın ötesinde, Allah'ın varlığını ve kudretini idrak etmeye yönelik bir çağrıdır. Bu ayetteki 'âyâtihî', insanı düşünmeye ve Allah'ın azametini kavramaya sevk eden kozmik fenomenlerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Berq, bulutlardan çıkan ışıktır. Bu ayette 'yurîkumü'l-berqa' ifadesi, Allah'ın insanlara şimşeği göstermesini, hem korku (felaket ihtimali) hem de ümit (yağmur beklentisi) uyandıran bir olay olarak sunmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Berq, bulutlardan çıkan parıltıdır. Ayetteki bağlamda, şimşek, Allah'ın kudretinin bir tezahürü olarak, insanlarda hem bir endişe (zarar verme potansiyeli) hem de bir beklenti (yağmur getirme potansiyeli) uyandıran bir doğa olayıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Havf, bir şeyin sonucundan duyulan endişe ve korkudur. Bu ayette şimşeğin 'korku' vermesi, onun yıkıcı gücüne veya beraberinde getirebileceği olumsuzluklara (fırtına, sel vb.) işaret ederken, aynı zamanda Allah'ın azametini hatırlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Havf, nefsin hoşlanmadığı bir şeyin vuku bulmasından dolayı duyduğu rahatsızlıktır. Ayetteki 'havfen', şimşeğin insanlarda uyandırdığı doğal bir tepki olup, onun potansiyel tehlikelerine karşı bir uyarı niteliğindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'havf' kavramı, sadece fiziksel bir korku değil, aynı zamanda Allah'ın azametine ve kudretine karşı duyulan saygılı bir ürpertiyi de ifade eder. Şimşek, bu bağlamda, Allah'ın gücünün bir göstergesi olarak hem fiziksel hem de metafiziksel bir korku uyandırır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tama', bir şeye şiddetle arzu duymak ve onu elde etmeyi ümit etmektir. Ayette şimşeğin 'ümit' vermesi, onun yağmurun habercisi olması ve yağmurun da kurak topraklara hayat vermesi beklentisiyle ilişkilidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tama', kalbin bir şeye yönelmesi ve onu elde etmeyi arzulamasıdır. Burada şimşek, yağmurun ve dolayısıyla bereketin müjdecisi olarak, insanlarda toprağın canlanması ve mahsullerin yetişmesi yönünde bir 'ümit' uyandırmaktadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tama' kelimesi, Kur'an'da genellikle olumlu bir beklenti ve arzu anlamında kullanılır. Bu ayette, şimşeğin ardından gelecek yağmurun getireceği hayat ve bereket beklentisi, insanlarda bir 'ümit' duygusu oluşturur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İhyâ, ölüye hayat vermektir. Ayette 'feyuhyî bihi'l-arda ba'de mevtihâ' ifadesi, yağmurun ölü toprağı diriltmesini, Allah'ın kudretinin ve yeniden yaratma gücünün bir delili olarak sunmaktadır. Bu, aynı zamanda ahiret dirilişine de bir işarettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhyâ, bir şeye hayat vermektir. Kur'an'da hem maddi (toprağı diriltmek) hem de manevi (kalpleri diriltmek) anlamlarda kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, yağmurun kurak toprağa hayat vererek onu yeşertmesini ifade eder ki bu, Allah'ın mutlak diriltme gücünün bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İhyâ, bir şeyi yokluktan varlığa çıkarmak veya ölü halden canlı hale getirmektir. Ayetteki 'feyuhyî', yağmurun cansız toprağı bitkilerle donatarak ona yeniden hayat vermesini anlatır. Bu, Allah'ın ölümden sonra diriltme kudretinin bir misalidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Akl, bir şeyi bağlamak ve kavramak demektir. 'Ya'qilûn' ise, olaylar üzerinde düşünerek hakikati idrak eden, akıllarını kullanan kimseler anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın ayetleri üzerinde düşünen ve onlardan ders çıkaran insanlar kastedilmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Akl, eşyanın hakikatini idrak etme gücüdür. 'Ya'qilûn' ifadesi, Allah'ın yarattığı bu mucizelerden (şimşek, yağmur, toprağın dirilmesi) ders çıkarıp, Allah'ın varlığını ve kudretini anlayan, düşünen insanları tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'akl' kavramı, sadece entelektüel bir yetenek değil, aynı zamanda doğruyu yanlıştan ayırma, Allah'ın ayetlerini anlama ve buna göre hareket etme kapasitesidir. 'Ya'qilûn', bu ayette, Allah'ın evrendeki işaretlerini görüp onlardan ibret alan, derinlemesine düşünen insanları ifade eder.
Rûm Sûresi
Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim, Atı at bilir, zîrâ o yârdır; binicinin ahvâlini de binici bilir.
“At”dan murâd cism-i unsurî, “binici’’den murâd rûhtur. Ya’ni at gibi olan cismin ahvâlini yine cisim bilir. Zîrâ kendinin cinsi ve nazîridir. Süvârî olan rûhun ahvâlini de yine kendi cinsinden bir süvârî olan rûh bilir.
His gözü attır ve Hakk'ın nûru binicidir; süvârîsiz ise at işe gelmez.
Cismin sûretine taalluk eden his gözü at mesâbesindedir ve hayvânîdir. Ve rûh-ı insânînin sıfatı ve Hakk’ın nûru olan akıl ve idrâk ise bu atın süvârîsidir. Süvârîsi olmayınca at, kendi hayvanlığı âleminde kalır, bir işe yaramaz.
Böyle olunca, ah kötü huydan te'dıb et; ve yoksa at şâh indinde redd olur.
At mesâbesinde olan his gözünün görüşünde müstağrak olma! Zîrâ o atın nazarı kötü huyludur. Dâimâ hayvanlık tarafına bakar ve sûret ve tabîat mer’âsini görüp kudurur. Binâenaleyh onu bu kötü huydan vazgeçirmek ve doğru yola sevk etmek için te’dîb ve terbiye et! Aksi halde o atta, şâh ve halîfe-i Hak olan rûh-ı insânînin ahkâmı zâhir olmayıp, hayvâniyyet âleminde merdûd ve metrûk bir halde kalır.
Atın gözü şâhın gözünden yol görücü olur; şâhm gözü olmaksızın atın gözü muztarr olur.
At mesâbesinde olan his gözü, şâh ve halîfe-i Hak olan rûhun gözünden tarîk-ı Hakk’ı görücü olur. Rûhun gözü olmazsa, merci’ini ve maâdını görmekten âciz ve muztarr olur.
Otların gayri ve otlağın gayri her nereye çağırır isen, atların gözü, "Hayır, niçin?" der.
Atlar ancak ota ve otlağa çağırırsan gelir. Bunlann gayri olarak her nereye çağırırsan, o atların gözü, “Hayır, gelmem, niçin geleyim? Orada benim hazzım yoktur!” der. Bunun gibi, cismin gözü sûret tarafına da’vet olunduğu vakit koşa koşa gelir; ma’nâ tarafına çağırılırsa, “Benim orada zevkim ve hazzım yoktur” der, istinkâf eder.
Hakk'ın nûru hissin nûru üzerine râkib olur; ondan sonra can Hak tarafına râğıb olur.
Hakk’ın nûru, ya’ni rûh-ı insânînin sıfatı olan akıl ve idrâk his gözünün nûruna râkib olur ve his gözü gördüğünü akıl ve idrâk nûru vâsıtasıyla muhâkeme ederse, o sıfatın mevsûfu olan rûh-ı insânî hayvâniyyetten yakasını kurtarıp Hak tarafına râğıb olur.
Râkipsiz at yolun resmini ne bilir; caddeyi bilmek için şâh lâzımdır.
Başıboş bırakılan at, hangi yoldan nereye gidileceğini bilemez ve münâsebetsiz yollara sapar. At üstünde binici şâh lâzımdır ki, doğru caddeye sevk etsin!
Bir his tarafına git ki, onun nûru râkibdir; o iyi nûr hissin sahibidir.
Hiss-i hayvânîye değil, hiss-i akıl ve idrâk tarafına git ki, bu akıl ve idrakin nûru havâss-i hayvânî üzerine râkibdir. O nûr-ı mahbûb, hiss-i hayvânînin musâhib ve refikidir. Zîrâ havâss-i hamse-i zâhire, âlem-i sûrette insanı çok aldatır ve hakâyıkı idrâke mâni’ olur. Velâkin nûr-ı akıl ona musâhib ve refîk olursa, muhâkeme ederek onun galatâtını ve hatâlarını bulur. Nitekim sûre-i Rûm’da (Rûm, 30/24) “Muhakkak bunda taakkul eden tâife için elbette nişanlar ve alâmetler vardır!” buyurulur. Ve bu meâldeki âyât-ı kur’âniyye çoktur.
Hissin nûruna Hakk’ın nûru tezyîn olur; "nûr üzerine nûr" un manâsı bu olur.
Havâss-i zâhirenin nûrunu, nûr-ı Hak olan akıl ve idrâk nûru süsler, işte, (Nûr, 24/35) [“Nûr üzerine nûr”] âyet-i kerîmesinin ma’nâsı budur. Zîrâ kuvâyı zâhire, hayvâniyyet mertebesine ihsân-ı İlâhî olan bir nûrdur. Fakat onun üzerine zâid olarak, cins-i inşâna mahsûs bir de nûr-ı akıl ve idrâk ihsân buyurulmuştur ki, Hak Teâlâ tarîk-ı hidâyeti meşiyyeti ile bu nûra gösterir. Nitekim âyet-i kerîmede, [“Nûr üstüne nûrdur; Allah dilediğini nûruna hidâyet eder.”] (Nûr, 24/35) buyurur. Ve bu nûr-ı akıl sâyesinde insan, tarîk-ı Hakk’ın rehberi olan insân-ı kâmilin terbiyesine ihtiyaç olduğunu idrâk eder.
Hisse mensûb olan nûr toprak tarafına çeker; Hakk’ın nûru onu yüksek tarafa götürür.
“Serâ”, merkez-i arz ve nemli toprak ma’nâlarına gelir. Burada, âlem-i ecsâmdan ibâret olan mahsüsât murâd buyurulur. Kuvâ-yı zâhire nûru insanı mahsüsât tarafına ve âlem-i süflîye çeker. Hakk’ın nûru olan akıl onu âlem-i ulvîye götürür.
Zîrâ ki mahsüsât pek aşağı hir âlemdir; nûr-ı Hak deryâdır ve his çiy gibidir!
Zîrâ âlem-i mahsüsât olan cismâniyyet ve sûret âlemi pek aşağı bir âlemdir ve esfel-i sâfilîndir ve pek dardır. Fakat Hakk’ın nûru olan âlem-i ukül, ma’nâ âlemi olduğu için deryâdır ve gâyet geniştir. Havâss-i zâhire, akl-ı kül deryâ- sından tebahhur ve ba’dehû tekâsüf edip aşağıya düşen çiy tânelerine benzer.
Fakat o râkib onun üzerinde iyi eserlerin ve iyi sözün gayri ile zâhir değildir.
O havâsse râkib olan nûr-ı akıl, bir şekil ve sûrette görünmez. O ancak taalluk ettiği ecsâmda güzel eserler ve iyi sözler ile zâhir olur. Zîrâ âkil olan, herkesin hâl ve şânıyla mütenâsib muâmelede bulunur ve sıfât-ı nefsâniyye- sini i’tidâl dâiresine çeker ve halka nâfı’ hizmetlerde bulunur. Bunlar hep aklın eserleridir. Bunların zıddı ise kuvâ-yı nefsâniyye âsârıdır.
Hisse mensûh olan nâr ki, o galîzdır ve ağırdır; gözlerin karası içinde gizlidir.
Bir nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıra galîzdır ve kesîftir ve ağırdır. Bu nûrun taalluk ettiği mahal, gözlerin karasının içidir ve bu kuvvet orada gizlenmiştir. Akıl gözünün nûru ise latiftir ve onun mahall-i taalluku süveydâ-yı kalb- dir. Gördüğünü dimâğa verir ve dimâğdan his gözünün nûruna bi’l-intikal râkib olur.
Mâdemki hissin nûrunu gözden göremiyorsun, o dîne mensüb olan nuru gözden nasıl görürsün!?
Sen nûr-ı hissî olan kuvve-i bâsıranı, vücûdunda bulunduğu halde kendi gözün ile göremiyorsun. Nitekim şâir bu ma’nâyı şöyle söyler:
Münhasır vâsıta-i rü’yet iken, Göremez kendisini dîde-bile!
Binâenaleyh, o inkıyâda mensûb olan nûr-ı aklı his gözü ile nasıl görebilirsin!? “Dîn”, âdet ve cezâ ve inkıyâd ma'nâlarına gelir. Burada inkıyâd ma’nâsına alınmak münâsibdir. Zîrâ teblîgât-ı enbiyâya ve verese-i enbiyânın nasâyıhına münkad olan akıldır. Serkeşlik akılsızlıktan ileri gelir.[30]