Beli-ttebe'a-lleżîne zalemû ehvâehum biġayri ‘ilm(in)(s) femen yehdî men edalla(A)llâh(u)(s) vemâ lehum min nâsirîn(e)
Fakat, zulmedenler bilgisizce nefislerinin arzularına uydular. Allah'ın (bu şekilde) saptırdığı kimseleri kim doğru yola iletir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.
Fakat zulmedenler, bilgisizce hevalarına uydular. Artık Allah'ın şaşırdığını kim yola getirebilir? Onların yardımcıları da yoktur.
Rûm Suresi'nin 29. ayeti, zulmedenlerin heveslerine uymalarını ve Allah'ın saptırdığı kimselere kimsenin hidayet veremeyeceğini vurgular. Ayet, 'zulüm', 'heves', 'ilim', 'hidayet' ve 'yardım' gibi temel kavramlar üzerinden insanın iradesi, sorumluluğu ve ilahi takdir arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, zulmü 'bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak' olarak tanımlar. Ayetteki 'ظَلَمُوا۟' ifadesi, kişilerin hakikatten saparak, kendi heveslerini ilahi emirlere tercih etmeleri ve böylece kendilerine ve başkalarına haksızlık etmeleri anlamında kullanılmıştır. Bu, Allah'ın belirlediği adalet ve hakikat ölçülerinden sapmayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, zulmü 'bir şeyi yerinden başka yere koymak' veya 'hakkı sahibine vermemek' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, 'ظَلَمُوا۟' kendi heveslerine uyarak doğru yoldan sapmaları, yani hakikati kendi yerinden çıkarıp batılı onun yerine koymaları mecazını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu ve sadece başkalarına haksızlık etmekle kalmayıp, kişinin kendi nefsine zulmetmesini de kapsadığını belirtir. Ayetteki 'ظَلَمُوا۟' ifadesi, Allah'ın hidayetini reddedip kendi heveslerine uymak suretiyle kişinin kendi manevi varlığına yaptığı haksızlığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hevâ' kelimesinin aslen 'bir şeyin düşmesi' anlamına geldiğini ve mecazen nefsin kötü arzularına meyletmesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'أَهْوَآءَهُم' ifadesi, kişilerin akıl ve vahiyden uzaklaşarak, sadece kendi sübjektif ve yanlış eğilimlerine tabi olmalarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hevâ'nın genellikle kötü ve kınanmış arzular için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'أَهْوَآءَهُم' ifadesi, zulmedenlerin ilimden yoksun bir şekilde, sadece kendi nefsani isteklerinin peşinden gitmelerini, bu isteklerin onları doğru yoldan saptırdığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hevâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani doğru yoldan saptıran, akıl ve vahiyden uzaklaştıran arzular için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'أَهْوَآءَهُم' ifadesi, zulmedenlerin körü körüne kendi heveslerine uymalarının, onların ilahi hidayetten mahrum kalmalarının temel nedeni olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilim'i 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'بِغَيْرِ عِلْمٍ' ifadesi, zulmedenlerin heveslerine uymalarının, herhangi bir delile, akli veya nakli bir bilgiye dayanmadığını, tamamen cehalet ve körü körüne bir taklit olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, ilmi 'bir şeyi olduğu gibi bilmek' olarak açıklar. Ayetteki 'بِغَيْرِ عِلْمٍ' ifadesi, zulmedenlerin eylemlerinin, hakikatten uzak, temelsiz ve bilgisizce yapıldığını, dolayısıyla doğruya ulaşma imkanlarının olmadığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ilim'in sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda bu bilginin doğru ve hakikatle uyumlu olmasını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'بِغَيْرِ عِلْمٍ' ifadesi, zulmedenlerin heveslerine uymalarının, hakikatten uzak, yanıltıcı ve dolayısıyla onları doğru yola götüremeyecek bir bilgisizliğe dayandığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hidayet'i 'lütuf ve incelikle doğru yola iletmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'فَمَن يَهْدِى' sorusu, Allah'ın saptırdığı kimselere, yani kendi iradeleriyle sapmayı tercih edenlere, Allah'ın izni ve yardımı olmaksızın kimsenin hidayet veremeyeceği gerçeğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hidayet'in hem yol gösterme hem de yola ulaştırma anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'يَهْدِى' fiili, Allah'ın saptırdığı kimseler için, yani kendi seçimleriyle sapıklığı tercih edenler için, artık dışarıdan bir rehberliğin veya zorla doğru yola iletmenin mümkün olmadığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet' kavramının Kur'an'da hem ilahi rehberliği hem de insanın bu rehberliği kabul etme iradesini içerdiğini belirtir. Ayetteki 'فَمَن يَهْدِى مَنْ أَضَلَّ ٱللَّهُ' ifadesi, Allah'ın saptırmasının, kişinin kendi iradi sapmasının bir sonucu olduğunu ve bu durumda artık ilahi hidayetin onlara ulaşmayacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan sapmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَضَلَّ ٱللَّهُ' ifadesi, Allah'ın, kendi iradeleriyle heveslerine uyarak zulmedenleri, doğru yola iletme lütfundan mahrum bırakmasını, yani onların sapıklıklarını onaylamasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl'in 'doğru yoldan ayrılmak' olduğunu ve 'idlal'in ise 'saptırmak' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'أَضَلَّ ٱللَّهُ' ifadesi, Allah'ın, kendi tercihleriyle sapıklığı seçenleri, hidayet yolundan uzaklaştırmasını, onların bu tercihlerinin bir sonucu olarak ilahi yardımdan mahrum kalmalarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'dalâl'in genellikle 'doğru yoldan sapma' ve 'hakikatten uzaklaşma' anlamında kullanıldığını belirtir. 'Allah'ın saptırması' ise, kişinin kendi iradi sapmasının bir sonucu olarak, Allah'ın o kişiye hidayet vermemesi, onu kendi sapıklığı içinde bırakması şeklinde anlaşılmalıdır. Ayetteki 'أَضَلَّ ٱللَّهُ' ifadesi, bu ilahi yasayı yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nasr'ı 'düşmana karşı yardım etmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'وَمَا لَهُم مِّن نَّـٰصِرِينَ' ifadesi, zulmedenlerin ve Allah'ın saptırdığı kimselerin, dünyada veya ahirette, Allah'ın azabına karşı kendilerine yardım edecek, onları kurtaracak hiçbir destekçilerinin olmadığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nasr'ın 'yardım etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'نَّـٰصِرِينَ' kelimesi, zulmedenlerin, kendi heveslerine uyarak Allah'a karşı geldikleri için, Allah'ın gazabından kendilerini koruyacak veya onlara şefaat edecek hiçbir yardımcılarının bulunmadığını mecazi bir dille ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nasr'ın 'birine güç ve kuvvet vermek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'نَّـٰصِرِينَ' ifadesi, zulmedenlerin, Allah'ın adaletine karşı kendilerini savunacak veya onlara güç verecek hiçbir destekçiye sahip olmadıklarını, dolayısıyla tamamen çaresiz kalacaklarını gösterir.
Rûm Sûresi
Nefsi emmarenin zulmet karanlığında vehimden başka bir şey olmadığı için hakikat bilgisinin kırıntısından eser yoktur. Be nefsi emmarenin arzuna ve hükmüne uydular. “Dall” delalet üzerine olanları “men” kim doğru yola iletir. Ancak hakkın hüviyeti ile hüvesi hüvesine olmuş bir irfan ehline tabii olması lazımdır. Ama sapmış kişininde bu hadi yoluna iletilmez ve yardımcısıda olmaz. (Murat Derûni)