Vemâ ente bihâdi-l'umyi ‘an dalâletihim(s) in tusmi'u illâ men yu/minu bi-âyâtinâ fehum muslimûn(e)
Sen, körleri sapkınlıklarından çıkarıp doğru yola iletemezsin. Sen, çağrını ancak ayetlerimize inanıp müslüman olan kimselere işittirebilirsin.
Körleri de sapıklıklarından hidayete getiremezsin. Sen ancak âyetlerimizi iman edeceklere duyurursun da onlar müslüman olur, selâmeti bulurlar.
Rûm Suresi 53. ayet, peygamberin tebliğ görevinin sınırlarını ve hidayetin ancak Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğini vurgular. Ayet, körlük metaforu üzerinden hakikati görmeyenlerin durumunu tasvir ederken, imanın ve teslimiyetin önemine dikkat çeker.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amâ (عمى) kelimesi, gözün görme yeteneğini kaybetmesi anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle basiret körlüğü, yani hakikati idrak edememe, doğru yolu görememe anlamında mecazi olarak kullanılır. Bu ayette de 'körler' ifadesi, hakikati görmeyi reddeden, kalpleri mühürlenmiş kimseleri ifade eder (el-Müfredât, s. 605).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'daki mecazi kullanımları açıklarken, 'el-umy' (العمى) kelimesinin burada 'kalp körlüğü'nü, yani hakikati idrak edememe durumunu ifade ettiğini belirtir. Peygamberin, bu tür bir körlüğe sahip olanları sapıklıklarından döndürmesinin mümkün olmadığını vurgular (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 138).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dalâl (ضلال) kelimesi, doğru yoldan sapmak, şaşırmak, kaybolmak anlamlarına gelir. Hem maddi hem de manevi sapmayı ifade edebilir. Bu ayette 'sapıklıklarından' ifadesi, hakikatten uzaklaşmış, yanlış inanç ve davranışlar içinde olan kimselerin durumunu anlatır (el-Müfredât, s. 496).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'hidayet'in zıttı olarak kullanıldığını belirtir. Hidayet, doğru yolu bulmak ve takip etmek iken, dalâl, bu yoldan sapmak ve kaybolmaktır. Bu ayetteki 'dalâletihim' ise, hakikati görmeyi reddedenlerin içinde bulunduğu manevi sapkınlığı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semâ' (سمع) kelimesi, işitmek anlamına gelir. Kur'an'da ise sadece fiziksel işitmenin ötesinde, anlamak, idrak etmek ve kabul etmek anlamında da kullanılır. 'Tusmi'u' (تسمع) fiili, peygamberin tebliğ görevini, yani mesajı ulaştırmasını ifade eder, ancak bu ulaştırmanın ancak kalpleri açık olanlara fayda vereceğini belirtir (el-Müfredât, s. 423).
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'semâ'' kökünün Kur'an'daki kullanımlarının sadece duyma eylemiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda 'anlama, idrak etme ve itaat etme' boyutlarını da içerdiğini vurgular. Bu ayetteki 'tüsmi'u' fiili, peygamberin mesajı ulaştırma çabasını, ancak bu mesajın ancak iman etmeye meyilli olanlar tarafından 'işitilip' kabul edileceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان) kelimesi, emn (أمن) kökünden türemiştir ve güvenmek, tasdik etmek, kalben inanmak anlamına gelir. Kur'an'da Allah'a, peygamberlerine ve ayetlerine inanmayı ifade eder. Bu ayette 'yü'minu' (يؤمن) fiili, ayetlere içtenlikle inanan ve onları tasdik eden kimseleri tanımlar (el-Müfredât, s. 89).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, iman kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir kabulden öte, tam bir teslimiyet ve güveni içeren bir eylem olduğunu belirtir. 'Yü'minu' fiili, ayetlere karşı kalbi bir açıklık ve kabul gösteren, dolayısıyla hidayete ermeye hazır olan kişileri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İslam (إسلام) ve Müslim (مسلم) kelimeleri, 'silm' (سلم) kökünden gelir ve barış, esenlik, teslimiyet ve boyun eğme anlamlarını taşır. 'Müslimûn' (مسلمون) ise Allah'a tam bir teslimiyetle boyun eğen, O'nun emirlerine uyan kimseleri ifade eder. Ayette, ayetlere inananların bu teslimiyetin doğal bir sonucu olarak Müslüman oldukları belirtilir (el-Müfredât, s. 415).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'İslam'ın lügat anlamının 'teslimiyet ve boyun eğme' olduğunu, şer'i anlamının ise Allah'ın emirlerine tam bir teslimiyetle uymak olduğunu belirtir. 'Müslimûn' ifadesi, ayetlere iman edenlerin, bu imanlarının gereği olarak Allah'a tam bir teslimiyet içinde olduklarını ve O'nun iradesine boyun eğdiklerini gösterir (el-Külliyyât, s. 129).
Rûm Sûresi
Âyet zât mertebesi âyelerindendir.
Ve ma ente bihadil umyi an dalaletihim, Körleri de sapıklıktan doğru yola çıkaramazsın. “Görenedir görene, Köre nedir köre ne?” diye bir atasözümüz vardır. Hakk’ı görmenin en büyük şartı kör olmamaktır. Kişi nefsinin, bedenin ve bu dünyanın karanlığı olan üç karanlıktan kurtulmadıkça dalaletten kurtulup gerçek manada Hadi olanlardan olması mümkün değildir. Bu işin şartı müşahade ehli olan bir İrfan ehli bulup görme ayarlarını yaptırmaktır. “Ente” yani kişinin senliği olduğu müddetçe kör hükmündenir. Ne zaman ki bu senlik yani hayâli ve vehimi kalktığında İlâhi benlik yani “Ene” kalır… İşte burada ummi olan nefsinin karanlığında değil, Hakk’ın zatında olan A’ma hükmüyle A’maiyyet karanlığındadır. Kendinde, kendi ile kendindedir. İşte istediğine bu örtüsünü kaldırır ve kendisini gösterir.
İn tüsmiu illa men yü'minü bi ayatina fehüm müslimun, Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere duyurabilirsin de onlar İslam'a gelir, selameti bulurlar. Âyetin tamamında işittirsin olarak anlaşılmaktar “İn tüsmiû” ise işttiremezsindir. İşitirme ise bir şartta bağlanmıştır. Önce kulak ayarları yapılacak yani Hakk’ın sözünü işitir hale gelecek ondan sonra ancak “men” yani kimlik sahibi olacak, “Yü’minü bi âyatine”, İnanacak ama “bi” ile birlikte “Âyatina” Bizim âyet, işaret ve zât-ımıza görüldüğü gibi âyetin bu kısımı zatidir. Bakara sûresi 3. âyette “yü’mine bil gaybi” denmektedir. Gaybları ile inanırlar demektedir. Bu âyette zât-i işaretlerimiz ile inanır, denmektedir. Burada ki men İlâhi kimlik yani “Ben” İlâhi benliktir. İşte bu mutlak tenzihtir. İşte bu kimseler gerçek ma’nâda teslim olmuş ve selâmete ermişlerdir.
Terzi Babam da istediği kişilere Zâti hakîkat ve işaretleri anlatmaktadır, istemediği kişilerden de bunlar gizlemektedir. İşte kim bunları dinler ve inanırsa selâmete ulaşanlardan olur… Bilindiği gibi Efendi Baba’mın Rabbi Hası “Selâm” esmâsıdır… Bu âyette Selâm kimliğinin (Men) Zât-i işaretlerden olduğunu tasdik eden bir âyettir. (Murat Derûni)
Bu âyet hakkında ve bağlantılarında Hazreti Pir Mevlâna’nın Mesnevi beyitlerinde ne buyurduğuna bakalım.
Kâfirler Ahmed'i beşer gördüler; niçin ondan "inşikâkı-ı kamer"i görmediler?
Hisde müstağrak[53] olan kâfirler, Ahmed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in yalnız sûret-i zâhiresine bakıp, onu da kendileri gibi beşer gördüler; ve kuvve-i kudsiyyesiyle gösterdiği “şakk-ı kamer"[54] mu’cizesini, zâhir gözü ile gördükleri halde, “Sihirdir ve göz bağcılıktır” diyerek kabûl etmediler. Zîrâ pek uzakta olan ayın küçükçük bir cism-i beşerin işâreti ile yarılmasını, his gözü ve his aklı istib’âd[55] eder. Bununla berâber hâdise dahi his gözü ile görülmüştür. Binâenaleyh bunu reddetmek için his aklı bir çâre arar ve nihâyet yine ma’nâ âlemine âid olmakla berâber, insanlar arasında yine his gözüyle mükerreren[56] görülen sihir hâline atfetmeyi münâsib görürler!
Kendi his görücü gözüne toprak saç! His gözü aklım ve mezhebin düşmanıdır.
His gözüne Hakk "kör" dedi; ona "putperest" dedi ve "Bizim zıddımız" ta'bîr buyurdu!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Neml’de vâki’ “Dalâletinden kör olanları sen îmâna hidâyet edemezsin; ancak bizim âyetlerimize inanıp teslimiyette olanlara Kur’ân’ı dinletebilirsin!" (Nemi, 27/81; Rûm, 30/53) âyet-i kerîmesiyle, emsâli âyât-ı kur’âniyyeye işâret buyurulur. Ve Hakk Teâlâ) i “Hevâsını ilâh ittihâz[57] edenleri görmez misin?” (Furkân, 25/43; Câsiye, 45/23 âyet-i kerîmesinde, hissiyât-ı nefsâniyyelerine tâbi’ olanların putperestliğine işâret buyurdu. Ve ya’ni “Kör ile gören ve zulûmât ile nûr ve gölge ile harâret müsâvî olmaz!” (Fâtır, 35/19-21) âyet-i kerîmesinde de münkirlere, biz mü’minlerin “zıdd”ı ta’bîr buyurdu.