İçeriğe atla
Rûm 54Cüz 21 · Sayfa 410

Rûm Sûresi 54. Âyet

الروم

Sohbete sor

(A)llâhu-lleżî ḣalekakum min da'fin śümme ce'ale min ba'di da'fin kuvveten śümme ce'ale min ba'di kuvvetin da'fen veşeybe(ten)(c) yaḣluku mâ yeşâ/(u)(s) vehuve-l'alîmu-lkadîr(u)

Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.

Rûm Sûresi

Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim, Şimdi Lût (a.s.)„ın “lev enne lî bikum kuvveten” yânî "Eğer benim size kuvvetim olsaydı” (Hûd, 11/80) demesi, Allah'ın “halakakum min da‟fin sümme ceale min ba‟di da‟fin kuvveten” yânî “sizi zayıflıktan hálk etti son- ra zayıflığın ardından bir kuvvet kıldı“ (Rûm, 30/54) buyurduğunu iĢitir olmasından dolayıdır. ġu halde, kuvvet kılınma ile ârız yânî geçici oldu. O da araz olan kuvvettir. Kuvvetten sonra zayıflığı ve ihtiyarlığı meydana ge- tirdi; bundan dolayı kılma, ihtiyarlığa bağlantılı oldu. Ve zayıflığa gelince, o halk ettiğinin aslına geri dönmesidir. O da Hakk'ın “halakakum min da‟fin” yânî “sizi zayıflıktan halk etti” sözüdür. Şimdi onu kendisinden halk ettiği şeye geri döndürdü. Nitekim, Hak Teâlâ “men yuraddu ilâ erzelil umuri li keylâ ya‟leme min ba‟di ilmin şey‟â” (Hac, 22/5) yânî "İnsan, ilminden sonra bir Ģeyi bilmemesi için erzel-i ömre yânî ihtiyarlığa gönderilir" buyurdu. Böyle olunca Hak, onun ilk zayıflığına geri döndürüldüğünü hatırlattı. Yaşlı olduġu halde zayıflıkta ihtiyârın hükmü, çocuğun hükmüdür (3).


Ya'nî Lût (a.s.)ın "Eğer benim sizi karşı kuvvetim olaydı" (Hûd, 11/80) demesinin sebebi, Hakk'ın: "Allah Teâlâ sizi asaleten zayıflıkdan halk etti yani ilk başlangıcımız zayıflıktandır, acziyettendir. Ve o zayıflıktan sonra size kuvvet verdi yani gençleştirdi" (Rûm, 30/54) kavlinin ma'nâsını nûr-i ilâhî ile idrâk etmesinden nâşî idi. Yani ilahi nur ile hakikatini idrak etmesinden dolayı. Zîrâ kendi fenafillah makamında idi. Ve onun bu manayı idraki işitmekle hasıl olan ilim kabilinden değil belki hakkal yakıyn mertebesinden vaki olan bir idrak idi.

Rum (30) / 54- Sizi güçsüz yaratan, ardından güç veren sonra bu gücün ardından ihtiyarlık veren Allah’tır. Çünkü O, dilediğini yaratır. Hakkıyla bilen ve üstün kudret sahibi olan ancak O’dur.

Ve onun bu ma'nâyı İdrâki, işitmekle hâsıl olanı ilim kabilinden değil, yani Lut’un (a.s.) o mertebesi işitmekle kendisinde hasıl olan ilim kabilinden değildir. Yani Lut (a.s.) o mertebesi işitmekle kendinde hasıl olan bir fiil değildir, özünde olan, zatında olan bir haldir fenafillahta bulunması belki hakka'l-yakîn mertebesinden vâki' olan bir idrâk idi.

Binâenaleyh bildi ki, kendisi adem-i izafîden mahlûk yani izafeten yok olan bir mahluk ve vücûd-ı Hak ile mevcûddur. Hani dedi ya “benim size karşı kuvvetim olaydı” o yaşlandığı bir anda, kendisine arka çıkacak kabilesi de yoktu, ona yardımcı olacak kabilesi de yoktu ve bunu şöyle idrak etti ki kulaktan duyma bir ilimle değil, kendi şuhudu, müşahedesiyle, nasıl ki insanlar baştan zaafları olur. Sonra Cenab-ı Hakk onlara nurundan bir ilahi idrak verir, yani bir yaşam varlık verir. Sonra kuvvetlenir ama sonra tekrar ihtiyarlığında zaafa düşer.

İşte bunu ilim kabulünden değil, yani işitmekle kendisinde hasıl olan bilgi kabulünden değil belki Hakkal yakıyn mertebesinden vaki olan bir idrak idi, O’nun bu şekilde söylemesi. İşte gerçek ilim ile nakil olan ilmin arasındaki fark budur. Cenab-ı Hakk gönlünden o ilmi ihdas eylemesi yani vermesidir.

Ama onu anlayabilmesi için evvela kişinin kendini mutlak manada tanıması gerekmektedir. Aksi halde ilim diye vehim karışır, nitekim birçok şeyler burada özelliğini buluyor veya kaybediyor, bazı kimseler vehbi yani Hakk’tan geldi diye nefsinden gelen heva ve nefsinden gelen yanlış bilgileri mutlak bilgiler diye kabul ediyor ve bunu yaymaya çalışıyor etrafına. Zannediyor ki Hakk’tan, rabbani, rahmani ilimler.

Halbuki değildir işte onun olması için şuhud gerekiyor, yani müşahede ehli olmak gerekiyor, müşahede ehli olabilmesi içinde bir müşahede ehlinden eğitim görmesi gerekiyor. Bunlar kendi başına olacak işler değildir. Nasıl ki peygamberler ümmetlerine bunları bildiriyorlar, gerçek manada biz de onlardan öğreniyoruz, işte peygamber ki kendisine verilen vehbi ilim sayesindeki birçok peygamber ilim de tahsil etmiştir vaktiyle.

Mesela Musa (a.s.), Şuayb’ın (a.s.) dervişi, talebesi idi.

Bunun gibi birçok peygamberin de ilim eğitimini aldığı malumdur. Ama birçok peygamberlere de Cenab-ı Hakk bi zatihi kendi ilminden vermiştir. Mesela “Ruhullah” olmasından dolayı İsa’ya (a.s.) o yaşantıyı vermiştir, (a.s.v.) Efendimize ümmi olmasına rağmen ama ilmin anası olmuştur. İşte bizler de mümkün olduğu kadar onun ümmeti olduğumuzdan O’nun bizlere bildirdiği bilgileri ilimleri öğrenerek öğrendikten sonra da müşahedeye geçirerek yaşamamız gerekiyor.

Sadece bilgi lisan kabilinden değil, bu bilginin de gönlümüzden tasdikini almamız gerekiyor. İşte mutlak bilgi budur. Yani bir insan bir şeyi düşünür düşündüğü şeyi acaba doğru mudur diye batınından onun bir tasdiki gelir, yani mutmainliği gelir, o bilginin onun üzerinde sonra tereddütü kalmaz. Hevadan gelen bir bilgi ne kadar zahiren değişik bir hali de olsa onda kişi mutmain olamaz. Mutlaka bireysel aklıyla onu düşündüğünden veya hayalden ürettiğinden onun üzerinde mutlak olarak mutmain olamaz.

İstediği kadar kendi kendini tatmin etmek için o fikrini müdafa etsin ama iç bünyesinde şüpheden kurtulamaz. İşte mutmain olmak bir bakıma bu şekilde ilmi yönden de olmaktadır. Yani kendine ait bir varlığı olmayan mahluktur. A’dem-i izafi yani izafi edilen yokluktan yok olan bir mahluktur. Halk edilmiş ve vücud-u Hakk ile mevcuttur. Yani yoktan meydana gelmiş kendine ait bir varlığı yok, Hakk’ın vücudu ile mevcuttur. İşte her birerlerimizin üzerinde de bu cümlenin altını çizerek tekrar tekrar okumamız lazımdır.

Çünkü her birerlerimizin hali de budur. Her birerlerimiz adem-i izafiden yani izafi yokluktan mahluk olarak var edilmişiz yani mahlukluğumuz bir taraftan mutlak olmakla birlikte bir taraftan da izafi yani isimlendirilmiş bir mahlukluk halimiz vardır. Ve bunun hakikati vücud-u Hakk ile mevcut olmamızdır. Bu her birerlerimiz içindir, sadece Lut (a.s.) hakkında vaki değildir bu oluşum, O da aynı sisteme tabi olarak yeryüzüne gelmektedir, biz de aynı sistemle yeryüzüne gelmişiz.

Ve aslı a’dem-i izafîden ibaret olan kimsenin kuvveti yoktur. Kendi yok olduğuna göre kuvveti de yoktur, acizlik içindedir. İşte kişi böylece izafi yokluktan meydana gelip de bireysel aklıyla “ben” olarak kendini kabul ettiğinde Hakk’tan en uzak mesafeye gitmiş oluyor. Çünkü kişinin, varlığın benliği “ben” düşüncesi Allah’a mutlak manada en büyük perde olmaktadır. Kendi varlığı da hayal ve vehim ile olduğundan o vehim de en kalın perdeyi oluşturmuş oluyor ve vehmin en büyük özelliği de varı yok, yoku da var göstermektir.

Kendisi a’dem-i izafiden geldiği halde yani yok olduğu halde vehmi ve hevası kendini var olarak göstermektedir. Kendindeki Hakk’ı da yok olarak göstermektedir. Hakk’tan uzakta, ayrı, kendine ait müstakil bir varlık olduğunu kendisine kabul ettirmektedir. Böyle kendi varlığını kabul etmiş kişinin de artık bundan sonra Hakk’ı bilmesi Hakk’a ulaşması kesinlikle mümkün değildir. İşte ulaşabilmesi için bu eğitimi alıp kendinin izafi yokluktan meydana geldiğini ve kendinin yok olduğunu idrak etmesi işte kişi bu hale geldiği zaman da fenafillah mertebesinde olduğundan ve Lut’un (a.s.) da bu mertebede olduğu beyan etmiş oluyorlar.

Bunun için kuvveti sahibine reddedip, kendisi asl ile zahir oldu. Yani kendi adem-i izafisi ile zahir oldu yani yokluğu ile zahir oldu. Şu halde insandaki kuvvet ihdas suretiyle arız oldu ki, yani insanın kendi kuvveti sonradan meydana getirilmek suretiyle arız, arıza oldu yani geçici bir kuvvet oldu yani mutlak kuvveti olmadı. İşte bunu da “erzeli ömür” diye belirtiyor, yani ömrün sonunda zayıf, hakir, muhtaç hale geliyor insan aynen baştaki çocukluğundaki gibi hani “bizim dede çocuk oldu artık ne dediğini de bilmiyor” derler ya işte bu neden çünkü kendisindeki kuvvet arız bir kuvvettir.

Yani sonradan meydana gelen bir kuvvettir ve de kendi kuvveti değildir. Bu kuvveti de kuvvet-i arazıyyedir. Ve "araz", zahir olmak için bir vücûda muhtâc olan ve iki zamanda bakî olamayan şeye derler. Yani mutlak manada devamlı olarak baki olmayan sey “araz” hükmündedir. Hastalık da bir arazdır. Devamlı olmadığı için geçici olduğu için arazdır. Hatta hayat dahi bir arazdır, neden o da geçicidir de ondan. Ama bir ömür boyu süren bir arazdır.

Meselâ buzun vücûdu ve ondaki kuvvet, suyun vücûduna nazaran arazîdir; ve ondaki kuvvet, su dondurulmak suretiyle ihdas, hadis olur yani meydana gelir. İşte bunun gibi, insanın cismi dahi vücûd-ı mutlakın kesafetle taayyün ve takayyüdünden muhdes olmakla, vücud-u mutlak yani mutlak olan vücut ama bu vücut dediğimiz zaman mevcut olan bu âlemlerin vücudu değil bütün bu âlemleri meydana getiren mutlak vücuttur. Vacib-ul vücuttur. Bu görülen hissedilen duyulan bilinen bilinecek olan bir vücut değildir, vücut demekten maksat maddi manada değil bizim anladığımız tahayyül edeceğimiz manada bir vücut değil işte o mutlak vücudun kendisinin kesafetiyle taayyün yani bu âlemde zuhura gelmesidir.

Taayyün yani tayin edilmesinden ve takayyüdünden yani kayıtlara girmesinden yani insan suretinde kayıt almasından, her birerlerimiz sonsuz bir mananın yahut mana derinliğinin yahut mana sonsuzluğunun belirli terkipler halinde şekil almamızdan ibarettir bu varlıklarımız. Her birimizin vücudu bir kayıt altındadır. On metre boyu olan insan yok, ama on metre de olsa on metre ile kayıtlanmış olur. Bizim boyutlarımız ne kadar kayıtlanmış genelde iki metre ile 50 cm arasındaki bir hacimde kayıtlanmış haldeyiz. Nasıl ki bu kitap belirli ölçülerle kayıt altına girmiş, zaten böyle bir kayıt altına girmemiş olsa zuhura gelmezdi varlığı bilinmezdi. İşte taayyünü kendisine verilen özelliklerle aynı zamanda kayıt altına yani tekayyüdünden yani kayıdından muhdes yani hasıl olmakla ondaki kuvve dahi kuvvet-i me’cule ve araziye olmuş oluyor. Mec’ul; kılınmış demektir, asli kuvveti değildir.

Yalnız bu söylenen sözler hangi mertebeye göre, fenafillah mertebesine göredir, bakabillah mertebesinden bakarsak bu hususlar değişir. Çünkü mutlak manada bu böyle dediğimiz zaman o zaman bakabillah’a geçmemiz mümkün olmaz. Tabi ki her mertebenin kendine ait anlayış ve düzeni vardır. Ama bu demek değildir ki bakabillah mertebesinde olduğu zaman bu mertebeyi kaldıracak hayır her mertebe kendi bünyesinde kendi düzeyinde geçerlidir. İşte bunu anlayabildiğimiz kadar hem kendimizi hem Rabbımızı hem de bu âlemi tam hakkıyla tanıyabiliriz, aksi halde tek yönlü bir bilgiyle tanıdığımız zaman veya o bilgide kaldığımız zaman yani kesinleştirdiğimiz zaman yukarıda olduğu gibi biz de kendimizi kalıplaştırmış oluruz. Bilgi yönünde taayyün ve kalıplaştırmış oluruz kayda sokmuş oluruz kendimizi de Allah’ımızı da.

Hadis; sonradan meydana gelen şey demektir, işte Efendimizin sözlerine de “hadis” deniyor ya o hadis lafzi meydana gelen şeylerdir, muhdes, yani ihdas edilmiş olan da bu âlemlerdir. Her birerlerimiz birer muhdes yani hadisiz. Ama her birerlerimiz de aynı zaman da Kur’an’ız, ayetiz, onun da hakkını vermemiz lazımdır. Kur’an’ın cüzlerindeniz. Yani hem hadis, hem ayet yahut sure yahut Kur’an’ız mertebeye göre. İşte kişi bunları idrak ettiği zaman karşısındaki hadisse ona hadis yönlü mukabelede bulunur, karşısındaki eğer irfan ehli ayet ise ayet şeklinde ayet olarak mukabelede bulunur.

Kendisine sonradan kılınarak verilmiş olan veya Hakk tarafından ceal yani Hakk’ın muradı ne ise o şekilde o kadar verilmiş olur. Ceal, kılmak demektir, müessirin eserdeki tesiridir. İşte müessir olan Cenab-ı Hakk eseri olan insan bedenindeki ona kuvvet vermesi O’nun cealidir. Dilemesi yani tesir etmesidir. Ve de dilediği şekilde ona amir olmasıdır. Hakk’ın istediğinden başka bir şey yapabilir miyiz, hasta olacaksın diyor, hasta oluyoruz, öleceksin diyor ölüyoruz, biz kendimiz bir şey yapabilir miyiz o bize ne ceal etmişse ne murad etmişse biz ancak onu yapabiliyoruz.

Zaten bizim başlangıcımız da öyle değil midir, 2/30 “cailun” halk etme, “ben yeryüzünde” bir halife halk جاعِلَجاِعل ٌ edeceğim” muradım budur diyor. Ve bizi yokluktan, adem-i izafiden vücud-u Hakk ile mevcut ederek zuhura çıkarmış oluyor. Yalnız burada bilmemiz gereken şey mertebeler arası kaçış ve kovalamaca, mertebeler arası veya esma-i ilahiyyenin arasında olan hadiselerdir. Çünkü her esma kendi hakikatini zuhura çıkaracaktır, işte bu esma-i ilahiye de birbirine zıt hükümler taşıdığından tabi ki bu kaçmaca kovalamaca kıyamete kadar sürecektir. Gece ile gündüz, karanlık ile aydınlık birbirinin peşinden geliyor, o onu kovalıyor, o da onu kovalıyor.

Ama bunların hepsi nerede oluyor, madde âleminde oluyor, mana âlemine geçildiği zaman bunların hepsinin Hakk’ın birer zuhuru olduğunu ayrı varlıklar olmadan kendi tecellileri olarak isimlerinin zuhuru olarak görmüş oluyoruz. Dünyaya ait izafi şeyler, hepsi izafi dünya da adem-i izafiden meydana geldi, kendisine Cenab-ı Hakk bir ruh verdi, nur verdi bir yapı verdi, dünya dediğimiz de bizim gibi canlı bir varlıktır, canıyla, kanıyla, etiyle her şeyi ile birlikte canlı bir varlıktır. Biz yüksek şakuli gidiyoruz, hayatımızı sürdürüyoruz o da dönerek hayatını sürdürüyor ama aynen bizim gibi canlı bir varlıktır. Hani zahiri alimleri tabiatçılar ayırmışlar ya, canlı varlıklar cansız varlıklar diye, Mevlana da diyor; “ey tabiatçı sen cansız diyorsun bu taşa toprağa ama cansız dediğin bu taş toprak insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getirebiliyor” diyor. Öyle değil mi, bizi meydana getiren bu toprak ve devamımızı bu toprak sağlıyor, eğer bu taş toprak cansız ise insan gibi canlıyı nasıl meydana getiriyor.

Tabi onlar işin kevnine baktıkları için dışına baktıkları için hayat diye canlı diye aradıkları en az hayvan gibi gezebilen yürüyebilen varlıkların varlığına can diyorlar, halbuki bütün bu âlem candan, ruhtan, nurdan başka bir şey değildir. Çünkü hayat kaynağı ruh, görünme kaynağı kristelleşme, bileşim kaynağı da “nur” dur, onun için 24/35 ayetinde “Allahü nurussemavati vel arz”…

… Allah göklerin ve yerin nurudur. Yani Allah bütün bu âlemlerin nurudur. zahir ve bağlanmasından sonradan meydana gelen olmakla, ondaki kuvvet dahî, meydana çıkarılmış kuvvet ve arazıyye olmuş olur. Ve bi'l-cümle mezâhirde zahir olan elektrik, buhar kuvvetleri gibi kuvvetler, hep böyledir. Binâenaleyh zamanımızdaki fen feylesoflarının, âlemin suretlerinin zuhuru için "kuvvet" ve "madde" namlarıyla başlı başına iki vücûd farz edip, yani kuvvet ve maddeyi ayrı varlıklar farz edip onlara iki vücut verip "Bunlar ezelîdir, ebedîdir" demeleri işin hakikatine adem-i ıttılâ'larındandır. Yani işin hakikatine vakıf olmamala-rındandır. Yani hakikatine nüfuz edememelerindendir. Yani tabiatçıların, filozofların düşündüğünü söylüyor.

Zîrâ vücûd birdir. Maddenin vücûdu müstakil değil, belki hakiki vücuda izafe edilen hakiki vücudun ismiyle var olan bir vücûddur. Binâenaleyh emr-i i'tîbârîdir ve arazîdir. Yani itibar edilen bir iştir, bir düşüncedir ve arizidir, "Kuvvet" ise, o vücûd-ı hakîkînin zatının gereği bulunan nisbeti ve sıfatıdır. Ve vücûd-ı vahidi yani tek olan vücudu sıfatlarına bakarak o kadar vücûda ayırmak ve her bir sıfatının bir vücûd olduğunu iddia etmek gülünecek derecede bir hafiflik olur.

İmdi insan evvelen adem-i muzâfdan, ya'nî yok olan izafi yokluktan halk olundu; sonra Hak onda kuvvet-i arazıyye ihdas eyledi. Ve bu kuvvet-i arazıyye ve mec'ûleden yani onun kılmasından sonra da zaafı ve ihtiyarlığı ihdas etti.

Ya'nî Hak kuvvet-i arazıyyeyi ortadan kaldırarak insanı aslî zayıflığı redd eyledi yani sonunda oraya döndürdü; zîrâ arızî olan kuvvet hâsıl olunca, insanın aslı olan zayıflığı, onda gizli kaldı. Kuvvetleşince aslı olan zayıflık onda gizli kaldı. Binâenaleyh kuvvet-i arızî gidince, onda aslî olan zayıflık hâsıl ve hadis oldu. Fakat zayıflığın hudûsu başka, ihtiyarlığın hudûsu başkadır. Çünkü insanda zayıflığın hudûsu, onun zayıfı aslîye reddidir yani güçsüzlüğüne döndürülüşüdür; ve ihtiyarlığın hudûsu ise, onun ademden îcâdı ve ihdasıdır, yani yokluktan meydana gelmesi ve kurulmasıdır. İhtiyarlığın meydana gelmesi ise onun yokluktan meydana gelmesidir.

Zîrâ bir delikanlının vücûdunda başlangıçta ihtiyarlık yoktur, sonradan meydana gelir. Şu halde ca'l ve hudûs ihtiyarlığa taalluk etti. Yani nasıl güç kişiye her ne kadar baştan kişi zaaf içerisinde ise acz içerisinde ise sonradan gençlik ona nasıl verildi ise başlangıçta o çocukta gençlik yoktur, gençlik de sonradan verildi ise gençlik, kuvvet arizi olarak verildi ise ihtiyarlık da böylece gençliğinde o ihtiyarlık onda yoktu. İhtiyarlık da sonradan ceal ve hadis oldu. Yani Hakk’ın dilemesi ile oldu.

Ve zayıflığa gelince bu, insanın kendi halkının aslına rücû'udur. Ya'nî insanda zayıflığın ihdası ve ca'li, onun aslı olan zayıflığına rücû'udur. Ve insanın asl-ı hilkati, za'f olduğu Hak Teâlâ'nın (Rûm, 30/54) kavlinden müstefâddır. sizi zayıflıktan halk etti Demek ki, Allah Teâlâ insanı başlangıçta neden halk etti ise, ona döndürdü. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "İnsan, ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzel-i ömre redd olunur" Hac (22) / 5- Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, ne olduğunuzu size açıklamak için, biz sizi topraktan sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra da yapışı belli belirsiz bir çiğnem etten yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkartırız, böylece yetişip erginlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır, bilirken bir şey bilmez olur. Yeryüzünü görürsün ki, kupkurudur. Fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yetişir.

Bu verilenlerin alınması onda emanet olmasındandır, verilen ilim de emanettir o da ileri yaşlarda alınır. Bizim beyin hücrelerinin zayıflaması erozyona uğraması sonucunda bilgilerin bizden alınması olayında ruhumuz o bilgileri unutmuş değildir, yani ruhumuzdaki kaydı silinmiş değildir, sadece beyin madde manası ile kayıt yapan ve batından zahire intikal ettiren bu beyindir. Beyin “ara” manasınadır, neyin arası ruh ile zahir varlığın arasında aracı durumundadır. Eğer bu beyin olmazsa batından zahire bilgileri intikal ettirmemiz mümkün değildir.

Bu beyin vasıtasıyla gençliğinde zahirden batına intikal ettirmiş oluyoruz bu bilgilerimizi. Bu beyin iki varlık arasındadır, yani latif varlık ile kesif varlık arasında bir berzahtır, rüyada da aynı görevi o yapmış oluyor. Rüyada berzah âlemindeyiz yani latif âlemdeyiz vücudi hiçbir fonksiyonumuz yok ama beyin kapasitemiz çalışıyor, uyandığımız zaman beyin bağlı olduğu zahir sisteme manadan aldıklarını ulaştırıyor. Hatırlıyoruz, işte bu kayıt bilgisayardaki gibi e-mail gibi kayda geçiyor.

Sen o yüzeydeki bilgisayar ekranındaki sayfayı kaldırsan da onun beyninde o yazı kalıyor. Diyelim ki bilgisayarın ekranı kırıldı, sana sayfayı gösteremiyor, ama beyinde mevcuttur.

Yani batınında mevcuttur.

İşte bizim de bu öğrenmeye çalıştığımız tevhid ilimleri ama bu tevhid ilimi ile din ilmi ile şeriat dahi olsa Allah lafzı ile yani Allah bilgisi ile mevcut olan şeyler aktarılıyor arka tarafa. Maddi manada olan şeyler arka tarafa aktarılmıyor. Çünkü arka taraf ile bağlantısı yoktur. Batın âlem ile ilgisi yoktur. Yani öyle bir depo, kayıt edilecek dosyası yok. Çünkü o ilimlerin dosyası sadece dünyadadır.

Fahrettin Razi; Razi olmazdan evvel filozoftu sadece ilim adamıydı, zahir şeriat alimiydi, ama çok derin bir alimdi, aynı zaman da tıp ilmine de vakıftı, bir de astronomi ilmine de vakıftı. Devrinde emsali olmayan iki kitap yazıyor ve devrinde Muhyiddin İbnu’l Arabi hazretlerine gönderiyor, kontrol edilsin diye, Muhyiddin-i Arabi hazretleri de belirli bir süre sonunda gel bakarım dediğinde o elamanı geliyor, efendim bakabildiniz mi diyor, evet baktım içine de not koydum diyor, nihayet o notu okuduğu zaman “cidden kitaplarınız çok güzel olmuş, tebrik ederim zamanımızda bu dereceye ulaşılmış değil henüz, tıp ve astronomi hakkında, ancak gönül şunu arzu ederdi ki bu ilminiz ebediyette geçerli ilim olsun.

Gideceğimiz yerde yani gök yüzü olmayan yıldızların olmadığı ayı güneşi olmayan gideceğimiz bir yerde bu ilmin ne faydası olur. Gideceğimiz yerde doktoru olmayan hastası olmayan hastanesi olmayan yerde bu ilmin geçerliliği ne derece olur, gönül onu isterdi ki ebedi âlemde geçerli olacak bir ilim üzerinde çalışsaydınız” diyor. Ondan sonra bu uyandırılıştan sonra 25 ciltlik Kur’an tefsirini yapmıştır Fahrettin Razi. Birçok kaynaklar da O’nu kaynak göstermektedir.

Aslında dünya yaşamının gayesi beynimizin varlığı ile ahirete bilgilerimizi yaşantımızı intikal ettirmemizdir. İşte bir bakıma amel defteri dediği budur, sağından verilecekler dediği budur. Bu amel defteri küfür ehli için yani perdelenmiş kişiler için bir şey verilecek diye bir kayıt yoktur, mü’minler için bu söyleniyor sadece. Onların da bazılarının solundan bazılarının sağından verilecek diye. İşte amel defteri bizim beyin kayıtlarımızdır. Yani öteki tarafa intikal ettirdiğimiz aktardığımız bilgilerdir. Biz yaşlansak da yaşlandığımızda ömrümüzün belirli süresinde unutsak da ama ana beyinde olduğundan ahirette de bu istilahattan geçeceğiz yani bu yaşantıdan geçeceğiz. Yani çocukluğumuz olmadan gençliğimize yani kuvvetli bir hal olarak zuhura geleceğiz ikinci gelişimizde.

Ahirete gelişimizde bu gençlik zaaflık olmayacak doğrudan güçlü kuvvetli olarak geleceğiz. Ve de aklımız başımızda olarak geleceğiz. O zaman hani mahşer halkı diyecekler ya kalktığımız zaman biz acaba ne kadar kaldık kabirlerde ne kadar yaşadık birbirlerine insanlar soracaklar. Bir gün veya bir günün belirli bir süresi kadar kaldık dünyada uyuduğumuz kadar 8-10 saat kadar diyecekler kendi aralarında. Ama gene de diyecekler biz dünyada iken kime danışıyorduk, ilim ehline danışıyorduk hadi gidelim gene onlara soralım diyecekler bu da gösteriyor ki ilim ehlinin ilmi orada gene olacak işte bunu gösteriyor. O ilim ehlinin de birçoğu yaşlandığında burada ilmini unutuyor, ama bunu tamamen unutması ona haksızlık olur.

Orada Liva-ül Hamd sancağı var, onun altında ilim sahipleri tevhid sahipleri ne kadar tevhid merkezine yakınlığı tevhid hakikatine yakınlığı ne kadar ise o nisbette liva-ül Hamd sancağının merkezine yakın olacaktır. Bu berzah değil berzah âleminde herkes yalnız kendi başında kabrinde olacaktır. Berzah âleminde vücudun yok latif bir varlık olarak varsın ama beyin kimliğin var, nasıl rüyada latif bir varlıksın cesed yatıyor adeta ölmüş ama sen varsın.

Koşuyorsun, seviniyorsun, üzülüyorsun, lezzet alıyorsun, zevk duyuyorsun, duyuların çalışıyor, aracı beş duyunu kullanmadığın halde batın âlemde latif âlemde bu hisler çalışmaktadır. İnsan ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzeli ömür ret olunur. Burada erzeli ömür genel olarak her birey için mevcut bir de özel olarak erzeli ömür var yani rezil ömür var, o da şu demektir, Cenab-ı Hakk erzeli ömürü şunun için yapıyor, özel olanları, Cenab-ı Hakk bazı insanları cemiyetin fedaileri olarak kılar. Yani cemiyetin fedaileri olarak yani numuneleri olarak yapar.

Bazı insan hasta olur çok uzun süre yatalak olur yatar yatar uzun süre işte bu bir bakıma cemiyetin fedaisidir. “erzeli ömür” de buna deniyor gerçek manada yani özel manada. Genel manada her hastalık yani zafa düşen erzeli ömre düşmüş oluyor. Ama bazılarınınki daha uzun süreli şiddetli “erzeli ömür” oluyor. Bazıları da hafif geçiyor, bazılarına da erzeli ömür gelmeden kendi berrak aklıyla öteki tarafa intikal ediyor. Ama bunlar özel sistemi bozmuyor. Genç yaşta trafik kazasında ölüyor, o da bir fedai, erzeli ömür değil de cemiyet fedai olmuş oluyor. Gelin olacak kız düğünü yapılıyor gerdeğe giderken veya balayına giderken araba kazası yapıyor ve ölüyor. İşte bunlar cemiyetin fedaisidir. Eğer böyle bir şey olmamış olsa böyle bir şeyin varlığı ortaya çıkmamış olur.

Ama Cenab-ı Hakk bunları ibret-i âlem için yaptı diyorlar ya, onlar hep cemiyetin fedaisidir. Âleme ibret olan şeyler cemiyetin fedaileridir. İşte böyle hadiseler özel olarak “erzeli ömür” var yani Cenab-ı Hakk’ın sistemi ceal eder yani dilediğini dilediği şekilde yapar mutlaka her şeyi böyle olacaktır, kaydını ortadan kaldırıyor. Ve bunun da zamanı vakti belli olmadığı için (a.s.v.) efendimiz dahi “yarın size ne yapılır bana ne yapılır bilemem” diyor ki bütün âlemlerin ilmi kendine verilmiş olduğu halde, kader bahsinde size ne olur bana ne olur diye Kur’an-ı Kerimde bahsediyor, bilemem diyor.

Onun için bunlar hep bizlere misal olmaktadır. Yaşlıların uzun süre hasta olarak yatakta kalması gençlerin genç halde dünya değiştirmeleri hepsi birer misal olmaktadır ve dikkatlerimiz çekilmektedir. Sizde böyle olabilirsiniz vaktiyle hayatınızı düzenleyin gibi. İhtiyarlıkta böyle olabilirsiniz tedbirinizi alın gelecek için, gibilerdedir. İşte insan ilimden sonra bir şeyi bilmemesi için erzel-i ömüre red olunur. 22/5 ayeti buna işaret etmektedir. Binâenaleyh Hak, bu âyet-i kerîmede insanın zayıflığı evvele redd olunduğunu zikretti. Böyle olunca zayıflıkda ihtiyarın hükmü, tıflın hükmüdür; yani yaşlının hükmü çocuğun hükmüdür, zîrâ insan çocukluk halinde de bir şey bilmez. Çocuk bilmez ama o çocukta tabii olarak bilen onları meydana getirir. Çocuğun doğduğu zaman “ınga” demesi gibi. “ınga “derken orada “ayn” ve “gayn” dan bahsetmektedir, “ayn” göz demek, öz demek, kaynak demek “gayn” da gayr demek işte özünden ayrıldığı için ağlamaktadır. Ama kendisi bunu bilmez. Yani özü olarak biliyor, özü olarak bilmezse zaten o şekilde hareket edemez.

Bütün çocuklar bunu özlerinden biliyorlar fakat daha henüz beyin kendisini bilir hale gelmediğinden bunun farkında değildir. Zaten çocuğun doğumu sırasında orada bulunanlarda bu “ınga” lafzının ne olduğunu da eğer özel bir eğitim görmemişlerse değil çocuk oradaki yetişkinlerde bunu bilmez. Çocuğun ağlaması her ne kadar dünyaya geldiği zaman ağlaması onun fiziken hayat göstergesi ise de batınen ölmesi demektir. Çünkü Cenab-ı Hakk önce ölümü halk etti sonra hayatı halk etti. Ölmesi aslından ayrıldığı içindir. 67/2 ayetinde buyurur; Hakktan öldü ama halk olarak evvela dirildi yani mahluk olarak dirildi.

Ölümü halk etti ve hayatı halk etti. Ama tefsirciler bunu evvela hayatı sonra ölümü halk etti diye sırayı değiştirirler, ama onların mertebesinde o da geçerli ama ayetin aslı gelişi böyledir. O zaman çocuğun doğması asli manada ölmesi demektir, batınından hakikatinden ayrıldı, yani gerçek “hay” dan ayrıldı, izafi “Hay”a geçti, hani adem-i izafiden meydana geldi diyor ya izafi “Hay”a geçti. Yani kendisi bunu farkında değildir. Adem’in (a.s.) Cennetten kovulması Hakk’ın zat’ından sıfatına intikal ettirilmesi, sıfatından esmasına, esmasından ef’aline dönüşmesi işte bu her birerlerimizin üzerlerinde de mevcuttur, tabi o kıssanın çok daha ifadeleri vardır, yalnız bu Âdemiyetin çocukluk halini belirtmektedir. Hakiki manada Âdem hikayesi de bedenin kemale erdiği zaman ruhen, fikren, ilmen tevhid ilmiyle yaşaması gereken hali gösteriyor.

Bu tabii bir oluşumdur, herkesin üzerinde aynı hadise tahakkuk ediyor. Bunun dışında bir başka bir şekilde bir ayrıcalığı yoktur. Yani kimsenin bir ayrıcalığı yoktur. Herkes bir anadan babadan meydana geliyor, gerçi şimdi tüp bebeklerde var ama o tüp bebeğin de aslı ana babadır. Âdemiyet işte o çocukluk mertebesindeki Âdemiyetten gelişmişlikteki Âdemiyet mertebesi geniş olarak ifade ediliyor ve bu tasavvufun en mühim meselelerinden birisidir. Ayrıca mühimin de mühimidir, başta gelen meselesidir. Âdemi hakikatleri idrak edemezsek ondan sonra bu hakikatleri idrak etmemiz mümkün değildir. Ama onların hayatlarını ezberleyebiliriz, ama ezberlememiz bunları yaşamamız demek değildir. İlkokula giden çocuklara şiir söyletiyorlar söyledi ama neyi söyledi, söylediğinin farkında mı, manasına nüfuz edebildi mi? Belirli tekerlemeler yaptı kulağından duydu bir şey ve lisanından açığa çıkardı. Hayvanlara eğitim yaptırıyorlar hadi şunu yap, bunu yap diyorlar bildiği bir şey yok ki. O taklit olarak onu yapıyor, zannediyoruz ki biz onu bilerek yapıyor, alışkanlık üzere yapıyor, onu o şekilde alıştırıyorlar.

Ne yaptığından haberi yok ki aslında kendinden haberi yoktur. Böyle olunca zaafta ihtiyarın hükmü tıflın hükmüdür yani çocuğun hükmüdür. Zira insan çocukluk halinde bir şey bilmez âlemden habersizdir Erzel-i ömre redd olunan yaşlı bir kişi dahi çocuk gibi olur, birşey bilmez. Za'f-ı evvele redd olunmaktan murâd, çocukluktaki zayıf olan mizacına redd olunmaktır. Zîrâ bu iki mizacın za'fı, hükümde birbirine benzemektedir; fakat yekdiğerinin aynı değildir; çünkü tecellîde tekrar yoktur.

Zaaflar bir olmakla birlikte yani çocukluktaki zaaf ile ihtiyarlıktaki zaaf, zayıflık bir olmakla birlikte ikisi aynı şey değildir. Birisi başlangıçtaki zaaf, diğeri de bitişteki zaaftır. Yani kemalden sonra gelen zaaftır. Birincideki zaaf, zayıflığı varlığa geçiriyor, ikincideki zaaf, zayıflık varlıktan yokluğa geçiriyor. Aradaki fark budur. Baştaki çocukluktaki zaaf kevn, ihtiyarlıktaki zaaf fesaddır, yani bozulmasıdır.[58] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)