Elif-Lâm-Mîm
Elif Lam Mim.
Elif, Lâm, Mîm.
Lokmân Suresi'nin ilk ayeti olan 'Elif, Lam, Mim' harfleri, Kur'an'ın i'cazını ve ilahi mesajının derinliğini simgeleyen hurûf-u mukattaa'dandır. Bu harfler, müfessirler arasında farklı yorumlara tabi tutulmuş olup, genellikle Kur'an'ın bu harflerden oluşmasına rağmen benzerinin getirilemeyeceğine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, bu tür harflerin (hurûf-u mukattaa) Kur'an'ın i'cazına delalet ettiğini, Allah'ın bu harflerle insanlara meydan okuduğunu ve onların bu harflerden oluşan bir kitap getiremeyeceklerini belirtir. Ayetteki 'Elif, Lam, Mim' de bu bağlamda Kur'an'ın ilahi menşeini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, hurûf-u mukattaa'nın anlamının Allah katında olduğunu ve bu harflerin Kur'an'ın başlangıcında yer almasının, Kur'an'ın bu harflerden oluştuğunu ancak insanların benzerini yapmaktan aciz kaldığını gösterdiğini ifade eder. Lokmân Suresi'ndeki 'Elif, Lam, Mim' de bu genel prensip çerçevesinde değerlendirilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, hurûf-u mukattaa'nın Kur'an'ın kendine özgü bir özelliği olduğunu ve bu harflerin semantik bir anlam taşımaktan ziyade, Kur'an'ın ilahi ve mucizevi yapısına işaret eden birer sembol olduğunu belirtir. 'Elif, Lam, Mim' de bu sembolik anlamı taşır ve Kur'an'ın eşsizliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, hurûf-u mukattaa'nın Kur'an'ın dilsel yapısının bir parçası olduğunu ve bu harflerin, Kur'an'ın Arap dilinin harflerinden oluşmasına rağmen, insan sözünden farklı bir niteliğe sahip olduğunu gösterdiğini ifade eder. Lokmân Suresi'ndeki 'Elif, Lam, Mim' de bu bağlamda Kur'an'ın ilahi kelam oluşuna dikkat çeker.
Lokmân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
31.1 - Elif, Lam, Mim. Hakkında (36-2) Bakara Suresi, isimli kitabımız sayfa (6) dan, tekrar hatırlanması için küçük bir aktarma yapalım. İz--T-B
31.1 - Elif Lâm Mîm
NOT= Bu sure-i şerifte bir konuyu idraklerinize sunmaya çalışacağım. O’da Ayet-i kerimelerin hangi mertebeden ve hangi makamdan iletildiğidir. Ancak genel olarak baktığımızda Kur’an-ı kerim baştan sona “Kelâmullah” Allah’ın kelâmıdır. Ama bütün Ayet-i kerimeler zat mertebesinden ifade edilmemektedir.
Ayet-i kerimlerin bazıları şeriat mertebesinden, bazıları tarikat mertebesinden, bazıları hakikat mertebesinden, bazıları ise marifet mertebesin ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir.
Diğer bir tarifle, Ayet-i kerimlerin bazıları ef’al mertebesinden, bazıları esma mertebesinden, bazıları sıfat mertebesinden, bazıları ise zat mertebesinden ifade edilmekte oranın bilgileri verilmektedir.
Bir hadisi şeriflerinde, Peygamber efendimiz.
Kur’an-ın "zahir, batın, had, matla" olmak üzere dört mertebesi vardır. Buyurmuşlardır.
Bu hususta internetten alınan kısa bilgide şöyle denmektedir.
Hadiste belirtilen "zahir, batın, had, matla" ifadeleri tevile açıktır. Bazıları "zahiri tilavet, batını fehim, haddi helal ve haram, matlaı vaad ve vaid gibi esrarıdır" şeklinde tevil etmişlerdir.(Süyûti, el- Itkan, II, 1220; Zerkeşi, II, 154) Bu hususta bizim kanaatımız ise, "Zahir, dış-ef’al-şeriat, mertebesi. Batın, iç-tarikat-esma mertebesi. Had, hudutları- hakikat-sıfat mertebesi. Matla-ı doğduğu tuluğ ettiği kaynağı marifet- zat mertebesi" ni ifade etmektedir.
Ayet-i kerimelere bu yönleri ile de bakarak “Kur’an-ı kerim’de ki yolculuğumuzu sürdürmeye çalışacağız.
Şimdi bu ölçüler içinde tekrar, 31.1 - Elif Lâm Mîm Muhteşem manalarını bizlere kim okuyor veya bildiriyor? Biraz düşünelim.
Aslında bunları okuyan, dile ve sese dönüştürüyor, ancak bunları bize kim bildiriyor? Diye düşünmemiz gerekiyor.
Elif Lâm Mîm, Konuyu biraz düşünürsek çok iyi olacaktır. İşte gerçek Kur’an okumak Ayet-i kerime’lerin evvela mertebelerinin tesbiti olması lazım gelecektir.
Bahsi geçen Elif Lâm Mîm Ayetini bizlere hakikat-sıfat-Rahmaniyet mertebesinden kelâm sıfatiyle okuyan, Rahmandır. İz--T-B
Elif Lâm Mîm
Bazı Âlimler bu harflere huruf-u mukatta’a(kat’i harfler) demişler yani Hz. Allah ile Hz. Rasûlullah arasında şifredir bunlar demişler ve birçokları hakikatini Allah bilir diyerek üzerinde çok fazla durmamışlardır, fakat Ehlullah’tan bazılarıda bunlara değişik mânâlar vermişlerdir, en geniş anlamda şöyledir:
Elif: (ا) Ahadiyyet mertebesidir, Elif (ا) meydana gelmişse tecelli olmuş demektir, o tecelli de A’mâ’dan çıkan ilk tecellidir. Ahadiyyet mertebesinin ilk tecellisinin özelliği ise, Cenâb-ı Hakk’ın halinin orada hûviyeti ve inniyeti (benliği) yönüyle biliniyor olmasıdır. Nasıl ki bizim nüfus cüzdanlarımız küçük fakat herşeyimiz onun içinde, kaynağımız içinde, işte Cenâb-ı Hakk’ın inniyyeti ve hûvviyyetiyle zuhurda olduğu yer de Ahadiyyet mertebesidir. On iki noktadan meydana gelmektedir, bun-ların yedi tanesi “etturu seb’a (yedi tur)” yani yedi nefis mertebesi , beş tanesi hazerat-ı hamse yani beş hazret mertebesidir.
Lâm: (ل ) Lâhut, Ulûhiyyet âlemi yani bütün bu âlemlerdir. On iki noktadan meydana gelen Elif harfinin kıvrımıdır, yani aslı Elif’tir.
Mim: (م) Hakkikat-i Muhammedi’dir. Mim harfi de aynı şekilde bir göz ve bir kuyruk yapılmış Elif harfidir. Ahadiyet mertebesinin tecellisi Ulûhiyyet mertebesi, Ulûhiyyet mertebesinin tecellisi Hakkikat-i Muhamme-diyye’dir, yani hamd mertebesidir.
Elif, Lâm, Mim’in bu âlemlerin şifresi yani âlemlerin koordinatları olduğunu söyleyen âlimler olmuştur, bu söylem şu anda henüz tespit edilmiş değildir fakat bir gün gelecek bu da tespit edilecektir. Kûr’ân-ı Kerîm’in bütün mânâlarıyla beraber herşeyi ortaya çıkmış değildir, zâhiri ilimler yani teknik ilerledikçe, insândaki bilgi ilerledikçe, fezada yeni keşifler oldukça, Kûr’ân-ı Kerîm’in Âyetlerinde okuduğumuz Âyetler için, evet bu bunu ifade ediyormuş diyerek müşahede haline geçiliyor, bu sayede bilgimiz daha da güçleniyor. Elif, Lâm, Mim’in İnsân-ı Kâmil’in bir ismi olduğu da söylenmiştir, doğrudur, çünkü bütün bu âlemler insân ismi altında hâlkedildi ve İnsân-ı Kâmil bütün bu âlemlerin aldığı isimdir. İz--T-B-
31.1 - Elif, Lam, Mim. Hakkında (35-1) Fatiha Suresi, isimli kitabımız sayfa (98) den, tekrar hatırlanması için küçük bir aktarma daha yapalım. İz--T-B-
(Bismillâhirrahmânirrahiym) Bilindiği gibi Besmele-i Şerif, anahtar’dır. Bu anahtarı kullanan, gerçekte kulun lisânın dan Hakk’tır, ve ilk kapısı yine burada, zâhir de faaliyyete çıkmış, Ahadiyyet mertebesi itibariyle, (elif – 1 – 13) (El Hamd’) dır, Ehadiyyet mertebesinin (Fatiha) Sûresi Fettah ismi şerifi ile fethine ve açılımlarına başlanmasıdır.
Bilindiği gibi (Fatiha – hamd Sûresi) Ümm’ül kitap-tır. Kitabın anası’dır. Kayıtta olmayan Elif ve kayıtta olan be ise “eb” Atası yani Ahadiyyet-i itibariyle ilmin ceddi’dir. diyebiliriz.
Fatiha-ı Şerife olan Ümm’ül kitab-ı kaynak olarak kabul edersek, bu haliyle de, Kûr’ân-ı Kerîm’in ilk harfi yine (elif 1 – 13) olmuş olur ki; bu elifle ve bu elifte gizli olan Hakikat-i İlâhiyye tahsiline bu yoldan başlanmış olacaktır.
Daha evvelce (Kelime-i Tevhid) isimli kitabımızda da kısaca belirtmiş olduğumuz gibi, Kûr’ân-ı Kerîm’de “Huruf-u Mukattaa) denilen bazı harfler vardır, onların ilki (Bakara) Sûresinin başındaki (ا ل م) “elif, lâm, mim” harfleri’dir.
Bununla birlikte sekiz Sûre’nin başında bu harfler vardır. Toplu olarak sayarsak Huruf-u Mukatta’alar da (17) adet (mim) (13) adet (elif) (13) adet (lâm) vardır.
(17) den islâmın Hakikat-i olan dört mertebeyi (şeriat, tarikat, hakikat, marifet-)i çıkarırsak geriye (13) kalır ki; böylece hem toplu halde (13) adet (ا ل م) (elif, lâm, mim) oluşmuş olur. Ve hem de ayrı, ayrı, (13) adet elif, (13) adet lâm, (13) adet’te mim, in varlığını anlamış oluruz.
Daha evvelce Kûr’ân-ı Kerîm’de geçen tüm sayılarını vermiştik. Buradakiler Hurufu Mukattaalar da geçenlerdir. Kısaca bakarsak.
(ا) Elif “Ahadiyyet”
( ل) Lâm “ Lâhut “
( م ) Mim “ Hakikat-i Muhammedi’dir, ki aslî olarak (13) def’a tekrar edilmiştir. (ا ل م) elif, lâm, mim’ in bâtınen diğer ismi, bütün âlemleri ifade eden (İnsân-ı kâmil’in bir ismi ve ayrıca zâhiren de bütün âlemlerin koordinatları-işaretleri’dir. Tefsir âlimleri hurufu Mukattaa’lar için bir çok şeyler söylemişlerdir. En isabetlisi ve kabul görmüşü, (bunlar Allah ile rasûlü arasında şifredir,) anlayışı olmuştur. Bizde zâten bu şifrelerin bazı yönlerini arayıp, anlayıp, anlatmaya gayret ediyoruz.
Bazılarıda, (ا ل م) elif, Allah-ı, lâm, Cebrâîl-i, mim, ise Muhammed-i ifade eder, demişlerdir.
Bakara Sûresinin birinci Âyeti, (ا ل م) elif, lâm, mim, hakkın da ehlûllah ise İnsân-ı kâmilin bir ismidir, demişlerdir ki bu da çok doğrudur. Âyet-i keriyme’nin devamı’da o nu ifade etmektedir. (Zalikel kitabe lâ raybe fihi) işte bu kitapta yani (ا ل م) elif, lâm, mim, in kitabında, yani İnsân-ı Kâmil kitabın da hiç şüphe yoktur, demektir.
Başka yazılarımızda da kısaca belirttiğimiz gibi Kûr’ân-ı Kerîm bir dir ve dört faaliyet yönü vardır.
Birinci’ si, elimizde bulunan “Mushaf-ı Şerif” (Kûr’ân-ı Tenzili) dir.
İkinci’si, (Kûr’ân-ı Fiili) olan, bütün alemler’dir.
Üçüncü’sü, (ا ل م) elif, lâm, mim, kitabıdır.
Dördüncü’sü, ise (Kûr’an-ı natık) “konuşan ve gezen Kur’ân) olan İnsân-ı Kâmildir. Bu İnsân ise kendisine (Kûr’an-ı tenzili) indirilmiş olan Kûr’an-ın öz kardeşidir. Ve ona indirilmiştir.
On’dan da diğer beşer insanlara indirilmiştir.
Genel ismi “Hakikat-i Muhammed-iyye” özel ilk zuhur yeri Hz. Âdem ve en kemalli zuhur yeri Hz. Nuhammed (s.a.v.) Efendimizdir.
O’nun bâtınî varisleri de Bu hakikatleri idrak eden zuhur mahalleridir.
Siyah kalem çizgide görüldüğü gibi.
Çizen Müjdat Babadostu.
Elif asıldır, lâm’ın yanına gelip birleşince gövde hasıl olur, yukarıdan ikiye ayrılması (yedeyn) “iki el” aşağıdan ikiye ayrılması, (kademeyn) “iki ayaktır”.
Daha sonra (Mim-i Muhammediyye) omuzlar üzerine geldiğinde (reisün) “baş” olmakta ve ( ا ل م) (elif, lâm, mim) de zâhiren gizli olan (İnsân-ı Kâmil) böylece zâhiren de aşikâr olmaktadır.
İşte bu kitap (İnsân-ı Kâmil) âlemin özü ve hülâsası dır. Âdem den (a.s.) Havva’nın zuhuru gibi (elif’ten) de İnsân’ın mânen zuhuru böyle olmaktadır.
Ey hakikat ilmine talib olmak isteyen kardeşim. Allah’a ulaşmanın tek ve en kısa yolu senin kendinden geçmektedir. Çaresi; kendini ve hakikatini idrak etmendir.
Aksi halde bir çok sevap kazanarak Cennet ehli olabilirsin, ama; (Allah ehli) “Ehlûllah” olamazsın. Cennet ise sadece senin beşeri duygularına hitab eder, duygu-larının hissiyatı kesildiği anda Cennet hiçbir şey ifade etmeyecektir.
Ancak söylemek istediklerimiz yanlış anlaşılmasın cehenneme göre tabi-i ki Cennet daha güzeldir. (Aslın da bu dahi göreceli) dir. (değişkendir.) Cennet nefsimize beş duygumuza hitab eder, duyguları olmayan bir varlık için Cennet hiçbir şey ifade etmez.
Hakk’a yönelmek isteyen Cennet taliplisi değil Hakk taliplisi olmalıdır. Cennet’e iyi amel ve sevapla gidilir, Hakk’a ise iyi amel sevap ve ayrıca irfaniyyet ile gidilir. Arada büyük fark vardır. Cenâb-ı hakk Cennet talebinde olanlara, Cennet yolunu, Hakk talebinde olanlara da kendi yolunu açsın amin.
Söz buraya gelmişken Yunus Emre’nin şu iki kısa dörtlüğüne de bir göz atalım. Gerçekten bütün mânâlar elif’te vardır, bunları idrak ederek okumak elif’i bilmektir yoksa sadece lisânen (elif) demek, elif demek değildir.
Dört kitabın mânâsın, Bellidir bir elif’te, Sen elifi bilmezsen.
Bu nice okumaktır.
Gerçekten de dört kitabın mânâsı bir elifte gizlenmiştir. Elif tanınmadığı sürece diğer harflerin’de mânâlarının kolay, kolay tanınamayacağı aşikârdır, çünkü diğer harflere kimlik ve şahsiyet veren Elif’tir.
Elif okuduk ötürü, Pazar ettik götürü, Yaradılanı sev, Yaradan dan ötürü.
Bu kısa dörtlüğü mevzuumuzla ilgisi bakımından özetle izah etmeye çalışalım.
Elif okuduk ötürü.
“Ötüre” Arap alfebesinde bir (hareke) işarettir. Harfin üstüne konur, ve ( ) “vav” harfine benzer, üstüne konduğu harfi sesli harf olarak, (u-ü) sesleriyle okutur. O zaman (ا) (elif) harfi (u) diye okunur ve Ahadiyyet’te’ki; Ulûhiyyet-i ifade eder ki; (13) tür. Ayrıca elif’in üstünde ki, ötre, nokta makamında dır ki; böylece yine (13) tür.
Elif’i ötüreli okuduğumuz zaman, Ulûhiyyet-i kast etmiş oluruz demektir.
Pazar ettik götürü.
Yani bütün âlemde (ا) (elif) in (13) her mertebeden zuhur ve tecellisini müşahede eden (irfan ehli) varlığın bütün fertlerinde bu hakikati idrak ettiğinden hiç bir şeyi gayrı görmeyip bu âlemi olduğu gibi tümüyle kabul eder ki; bu da götürü kabul hükmündedir.
Nefs-i varlığını verip karşılığında götürü olarak bütün âlemi kazanmaktır. Bilindiği gibi bir mal alınıp satılırken taneyle veya kiloyla hesaplanır, veya götürü hükmüyle ne varsa bir fiyat tespit edilerek tek, tek ölçülüp hesaplanmaz, tamamı üzerinden götürü olarak toptan tek fiyat ile pazarlık tamamlanmış olur.
İşte Ehlullah, (irfan ehli) âlemin hakikatini bildiğinden mânâvi alış verişini götürü olarak tümü (13) üzerinden yapar, ayrı gayrı olarak dışarıda bir şey bırakmaz.
Yaradılanı sev.
Burada Yaradılandan kasıt, zuhur’da olandır, yani, (zuhur’da olanı sev) (zuhur edenden ötürü) (yaradandan ötürü) denmek istenmiştir. Özetlemeğe çalıştığımız bu kısa dörtlükte büyük bir irfaniyet gizlidir.
Muhyiddin’i Arabi (Sübhanellezi ezharel eşyae ve hüve aynühü) yani “Onu tenzih ederiz ki; eşyayı zuhura getirdi ve onun aynıdır.” Diyerek, bu mânâ da açık olarak ifade de bulunmuştur.
Diğer ifadeyle bütün sayılar ve harfler elif’in aynıdır.
Yeri gelmişken şurada bir şeye daha dikkat çekmek İsterim, bir harf olarak bildiğimiz (ا) elif’in aslı (E-L-F) harflerinden meydana gelmektedir.
(Elif,) tanışmak, kaynaşmak, sevmek, cana yakın olmak, dostlukta bulunmak, anlamlarına gelen “ülfet” etmek demektir. Görüldüğü gibi bünyesinde (ا) (elif) (ل) (lâm) (ف) (fe) harfleri vardır. Başta bulunan (elif– lâm) hakikatinin (ف) (fe) “feyekünü” ile hemen zuhura çıkıp kolay anlaşılabilmesine vesile olacağı ümidiyle demektir. Yine elifte var olan ikinci harfin, yani (ل) (lâm) ın içinde söylenişte (م) (mim) de vardır o halde elif’in içinde açıkça (ا) (elif) (ل) (lâm) (م) (mim) i şüphesiz olarak görmekteyiz. Yani (elif) aynı zamanda bu yolla da eşittir, (ا ل م) (elif-lâm-mim) dir sonda ki (ف) (fe) ise bu hakikatlerin (kün) (ol) emriyle faaliyyete geçip (feyekünü) hemen olmasıdır, bir şeye ol deyen Cenâb-ı Hakk için o şeyin olmaması mümkün değildir, ancak bizler bu oluşumların farkın da olmadığımız sürece oluşan hakikatlerden gaflette olduğumuzdan onları olmamış zannediyoruz halbuki onlar olmuşlardır ve bizleri seyretmektedirler.
(Maşuk yüzün tutmuş sana sen bakarsın öte yana) dendiği gibi. Bizler de ötelere baktığımız sürece bu hakikatleri görmemiz mümkün olamayacaktır.
Yukarıda (Eif ve be) nin, (Elif lâm mim) in muhabbet ve birlikteliğini gördük. Şimdi de (lâm ile elif) in ezeli muhabbetini görelim.
Arabî alfebede (لا) (lâmelif) diye tabir edilen bir sembol harf vardır ki;(elif lâm) ın sondan başa söylenişi dir. Alfebenin 28 inci sondan ikinci son harf () (ye) den sonra sondan birinci harftir. (ا) (elif) ile başlayan Hakikat-i İlâhiyye tenezzülâtı yine bir (ا) (elif) ile kemâle erip aslına ulaşmasıdır. Küçük asıl Ebced hesabıyla elif (1) lâm (30) sayı değerindedir. (1) i (30) un önüne koyarsak (130) eder sıfırı alırsak (13) kalır ki; bu şekliyle (elif lâm) (13) ü beraber yüklenmişlerdir, ve bu ağırlığı bütün haşmetiyle (meratib-i ilâhi ) “ilâhi mertebeler” olarak mertebe mertebe, her bir Peygamber hazarâtın da zuhura getirmişlerdir. Bu (28) inci mertebe ki; O da Kûr’ân da bahsedilen (28) inci Peygamber olan (zuhuru Muhammed-î) dir.
(29) uncu son sırada olan () (ye) harfi ise yakıyn ehli olan ve bütün bu hakikatleri tasdik eden gerçek mânâ da ki; varisi nebi ümmet-i Muhammed-î ler dir. () (ye) harfinin (4) ebced hesabından (3) ü (10+10+11=31) olur ki; tersi zaten (13) tür. Yani bunlar (13) hakikatine (hâmil) müşahede ile taşıyanlardır.
() (ye) harfinin büyük ebced hesabı ile sayısal değeri ise (575) tir. İslâmın simgesi olan (kare) (4) ü çıkarırsak, geriye (575-4=571) kalır ki; ne büyük bir gerçektir. Bilindiği gibi (571) Hz. Peygamberin doğum yılıdır ve (5+7+1=13) tür. İşte bu () (ye) “yakîn” sembol harfinin zuhur yerleri, yaşadıkları devirlerinin en kemâllileri’ dir’ ler. Adeta efendimiz (s.v.s.) min (biz son gelen ilkleriz) sözünün alfebede ki; zuhur yerlerini de bildirmesi gibidir.
() (ye) son harftir, fakat bütün ilâhi mertebeleri bünyesinde toplu olarak muhafaza etmektedir. Alfebe de iki harfin altında nokta vardır, biri her zaman (ب) be ba nın diğeri ise, zaman zaman () (ye) nin altıdır. Be nin altında ki; nokta (Ahadiyyet’ül zat) noktası, zaman, zaman kullanılan () (ye) nin altında ki, iki noktadan biri (beşeri benlik, diğeri ise İlâhi benlik) noktaları’dır.
Evet ()(elif, lâm) ile başlayan Vahidiyyet’ in’den Ulûhiyyet’i ne olan ilâhi tecelli, yine bir () (elif, lâm) ile ancak bu sefer tersinden (لا) (lâm,elif) yani yine (13) olarak aynı yollardan geçerek, (ef’âl’inden,Ulûhiyyet-ine, oradan Ahadiyyet-ine) “Mi’râc”a doğru kanat çırpmağa başlamasıdır. Nasıl ki, ( الم) (elif, lâm, mim) den evvelce belirtildiği gibi İnsân’ın zâhir bâtın kemâli ortaya çıktığı gibi, (لا) (lâm,elif) üzerine de bir (م) (mim) i Muhammed-i (reisün) “başını” koyduğumuz da aynı kemâli orada da görmüş ve bulmuş olmaktayız. Aşağıdaki çizim de olduğu gibi başlangıçta İnsân, nihayette yine insândır.
لا
Çizen Müjdat Babadostu.
İşte (ل) (ا) (elif ile lâm) ın (13) ün İlâhi beraberliği eliften lâm’a olarak zuhura başlamakta, bütün mertebelerde, o mertebelerin hakikatine bürünerek hayat sahnesine (13) çıkmakta ve yine en sonun da aynı (ل) (ا) (elif) (lâm), (لا) (lâm) (elif) olarak (lâm) dan (elif) e doğru kendi aslına ulaşmaktadır. (ل) (ا) (elif) (lâm) da ki; kimlikler bellidir, fakat (لا) (lâm) (elif) te ki; kimlikler belli değildir, bulunduğu mertebeye göre bazen, (elif),, (lâm),, olur. Bazen da; (lâm),, (elif),, olur, şöyle ki; (لا) lâm elifin yukarıdan sağ ucundan aşağı doğru inersek orası (elif) oradan yukarıya doğru çıktığımız yer ise, (lâm) olur. O zaman, (elif-lâm) şeklinde okunur. Eğer sol üst uçtan aşağı doğru inersek o zaman orası (lâm) olur. Oradan tekrar yukarıya doğru çıktığımız da da, orası (elif) olur ki; böylece (lâm-elif) diye okunur. Böylece: (لا) (lâm-elif) hem (elif-lâm) hem de (lâm-elif) tir. Bu yüzden bütün tecelli-i ilâhiye, ister tenzil-iniş yönüyle, ister uruc-yükseliş yönüyle olsun hepsine câmidir.
Bu bir hakikat-i İlâhiyye ve (elif ile lâm) ın sarmaş dolaş ezeli hubbiyyet-muhabbet-i bitmez tükenmez aşk-ı ilâhisidir ki; her zerre de, o zerrenin mertebesinden raksı dır. Bazen, (lâm,) (elif)e ayna olur, bazen, (elif,) (lâm)a ayna olur.
Kûr’ân-ı Kerîm Enfal Sûresi (8/17) Ayetinde:
وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى
(Vema rameyte iz rameyte velâkinnellahe rama) Mealen:
“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı.) İlâhi sözünde, (elif,) (lâm) ın aynası olmuştur ki;
(elif,lâm) dır. (ل) (ا)
(Men reâni fekad reel Hakk)
(Beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur) Hadîs-i kûdsîsin de ise (lâm,) (elif) in aynası olmuştur ki;
(lâm,elif) tir. (لا) Bu çok mühim irfaniyyet hakikatine nazar eyle ve diğer yaşantıları da böylece kıyas eyle. Bu ilâhi muhabbet her an âlem de yenilenerek yaşanmaktadır.
Söz buraya gelmişken bir şeye daha dikkat çekmeye çalışalım.
(لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ) (LÂ İLÂHE İLLELLAH) Bilindiği gibi (KELİME-İ TEVHİD’)in ilk harfi bu (لا) (lâ) (lâm-elif) tir, ve tek harf olarak az uzatılarak (lâ) diye okunur aslı ıse (lâm ve elif) tir, (lââ) diye elif uzatma işareti olarak okunduğunda, nehiy etme yok etme-kaldırma mânâsınadır. Aslında (لا) (lâm-elif) in varlığnda kaldırılacak bir şey yoktur ve yerli yerince(23)dir. Bizler hayal ve vehmimizde aslı olmayan bazı varlıklar icad ettiğimizden ve bu varlıklara birer hayalî vücud verdiğimizden, (lâm-elif) in hakikatini perdeleyip onu (لا) (lâ) yokluk zannediyoruz ve çalışmalarımıza bu anlayışla başlıyoruz ki; seyr-i sülûk’un sonlarına doğru (Allah) (c.c.) lâfzının (ل) (ا) (elif) (lâm) ı na ulaştığımızda idrak ediyoruz ki; baştaki (لا) (lâ) aslında (lâm-elif) imiş ve bütün İlâhi hakikatler yukarıda belirtildiği gibi şeksiz şüphesis zaten onun bünyesinde mevcud imiş.
Kelime-i Tevhid’te (لا) (lâ) yok (lâm-elif) varmış (lâ) ise bizim heva ve heves’imiz, ve tevhid-i hakiki’den cehlimiz imiş. Aslında; (lâ) olan, yok olan, bizmişiz, bizim hevamız imiş. Kelime-i tevhid-in nehiy bölümü dahi ispat imiş, İki yönü de ispat, ispat imiş, nehiy ve ispat değilmiş. Daha daha aslında ıspatlanacak da, bir şey yok imiş çünkü ıspatlama ikilik gerektirir, iki yok’ki ispatlama gereksin.
Meseleye bir başka yönüyle de bakmağa çalışalım. Kelime-i Tevhid’ in içinde iki adet (لا) (lâm-elif) vardır, biri baştaki diğeri de illâ nın (lâm-elif) i dir. Birinci (lâm-elif) te ki; zâhiren (lâ) nehiy yokluk ifadesi, Bâtınî mânâ da (lâm) (elif) in içinde yani birlikte olduğu (lâm) yani Ulûhiyyet mertebesi ayrı bir mertebe olarak yoktur ve sadece (elif) Ahadiyyet mertebesi vardır, demektir. (lâm)- (elif) in sadece zuhur ve görüntü mahallidir. Nehiy edilen budur, aksi halde âlem de hakk’ın vücudundan başka bir vücud varmış, olur ki; bu da muhal-olmayacak bir iştir.
İkinci, illâ nın (lâm-elif) i ne gelince, “illâ” (ancak) istisna’dır. Yani müstesnâ , ayrıcalık-hususîlik’tir. “İllâ”nın kendi bünyesinde, yani sadece onu ayrı olarak ele aldığımızda ancak vardır ama o da (lâm-elif) in içinde olan (elif) in Mânâsında (lâm) ın sûretinde olandır, Şekliyle anlayabiliriz.
Bilindiği gibi kelime-i tevhid-in Arapça yazılış şekli ile harflerini saydığımız zaman (12) dir, ancak başta ki, (لا) (lâm-elif) iki olarak saydığımız zaman ise (13) on üç olur ki; zaten kendisinin geçek aslı da odur.
Bu hususta daha geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda bulabilirsiniz. İz--T-B-