Ve-iż kâle lukmânu libnihi vehuve ya'izuhu yâ buneyye lâ tuşrik bi(A)llâh(i)(s) inne-şşirke lezulmun ‘azîm(un)
Hani Lokman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Yavrum! Allah'a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür."
Hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, çünkü Allah'a ortak koşmak (şirk), elbette büyük bir zulümdür."
Lokman Suresi 13. ayet, Lokman'ın oğluna verdiği öğüdü konu almaktadır. Ayet, Allah'a şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu vurgulayarak tevhid inancının önemini dilbilimsel ve semantik derinliklerle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lokman, Kur'an'da adı geçen, hikmetli sözleriyle bilinen bir zatın ismidir. Bu ayette, oğluna öğüt veren bir baba olarak zikredilmesi, onun hikmetinin ve nasihatlerinin değerini gösterir. Kelimenin kökü olan 'l-q-m' yemekle ilgili olsa da, özel isim olarak bu bağlamda doğrudan bir anlam ilişkisi kurulmaz, ancak hikmetli sözlerin 'yutulması' veya 'benimsenmesi' gibi dolaylı bir çağrışım akla gelebilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Lokman, Kur'an'da bir sureye adını veren, hikmet sahibi bir şahsiyettir. Onun oğluna verdiği öğütler, evrensel ahlaki değerleri ve tevhid inancının temelini oluşturur. Ayetteki kullanımı, bir babanın evladına en değerli nasihati vermesi bağlamındadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Va'z (وَعْظ), bir kişiye iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak suretiyle kalbini yumuşatmak ve ona öğüt vermektir. Bu ayette Lokman'ın oğluna 'ya'ızuhu' (öğüt veriyor) ifadesi, nasihatin sadece sözle değil, aynı zamanda kalbe etki etme amacı taşıdığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'z (وَعْظ), bir kişiye, kendisi için faydalı olanı hatırlatmak ve onu korkutarak veya teşvik ederek iyiliğe yönlendirmektir. Lokman'ın oğluna 'ya'ızuhu' demesi, onun sadece bilgi aktarmadığını, aynı zamanda oğlunun kalbine dokunarak onu doğru yola sevk etmeye çalıştığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Va'z kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara yaptığı uyarılar ve peygamberlerin tebliğleri bağlamında kullanılır. Burada Lokman'ın oğluna 'ya'ızuhu' demesi, bu kavramın sadece ilahi bir tebliğ değil, aynı zamanda insani bir nasihat ve rehberlik biçimi olduğunu gösterir. Bu, ahlaki ve dini değerlerin nesilden nesile aktarılmasında va'zın merkezi rolünü vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şirk (شِرْك), Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka bir varlığa ibadet etmektir. Bu ayette 'lâ tuşrik' (ortak koşma) emri, tevhidin zıddı olan şirkin kesinlikle yasaklandığını ve büyük bir günah olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (شِرْك), bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında paylaştırmak anlamına gelir. Dinî bağlamda ise, Allah'ın uluhiyetinde veya rububiyetinde başkasını ortak kılmaktır. Lokman'ın oğluna 'lâ tuşrik billâh' demesi, Allah'ın birliğini ve tekliğini vurgulayarak, O'na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini kesin bir dille belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şirk, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve tevhidin karşıtıdır. Izutsu'ya göre şirk, sadece putlara tapmak değil, aynı zamanda Allah'tan başka bir güce, otoriteye veya varlığa mutlak bir bağımlılık hissetmek ve onu Allah'a denk tutmaktır. Bu ayetteki 'lâ tuşrik billâh' ifadesi, bu mutlak bağımlılığın yalnızca Allah'a olması gerektiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şirk (شِرْك), Allah'a ortak koşma fiilinin kendisidir. Bu ayette 'inne'ş-şirke' (şüphesiz ki şirk), şirkin bir eylem olarak tanımlandığını ve bu eylemin sonuçlarının büyük bir zulüm olduğunu belirtir. Kelimenin masdar hali, eylemin genelliğini ve sürekliliğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Şirk kelimesi, Kur'an'da Allah'ın birliğine ve tekliğine aykırı her türlü inanç ve davranışı ifade eder. Bu ayette 'inne'ş-şirke lezulmun azîm' ifadesi, şirkin sadece bir inanç hatası değil, aynı zamanda evrensel ahlaki düzeni bozan 'büyük bir zulüm' olduğunu semantik olarak vurgular. Bu, şirkin sadece dini değil, aynı zamanda ahlaki bir boyutunun olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zulm (ظُلْم), bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak ve haksızlık etmektir. Bu ayette şirkin 'zulm' olarak nitelendirilmesi, Allah'ın hakkını başkasına vermenin, yani O'na ortak koşmanın en büyük haksızlık olduğunu gösterir. Bu, tevhidin adaletin ta kendisi olduğunu ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulm (ظُلْم), bir şeyi ait olmadığı yere koymak veya hakkı sahibinden almaktır. Şirkin 'zulm' olarak tanımlanması, Allah'ın mutlak hakkı olan ibadeti ve kulluğu başkasına yönlendirmenin, O'nun hakkına tecavüz etmek ve en büyük haksızlığı yapmak olduğunu ifade eder. Bu, aynı zamanda insanın kendi nefsine de zulmetmesidir, çünkü fıtratına aykırı davranır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, zulm kavramını Kur'an'da 'doğru düzenin ihlali' olarak tanımlar. Şirkin 'zulm-i azîm' (büyük zulüm) olarak nitelendirilmesi, evrensel ve kozmik düzenin temelini oluşturan tevhid ilkesinin ihlal edilmesi anlamına gelir. Bu, sadece dini bir hata değil, aynı zamanda varoluşsal bir dengesizliğe yol açan en büyük adaletsizliktir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Azîm (عَظِيم), büyüklük ve yücelik ifade eden bir sıfattır. Bu ayette 'zulmun azîm' (büyük zulüm) ifadesi, şirkin sadece bir zulüm olmadığını, aynı zamanda zulümlerin en büyüğü ve en vahimi olduğunu vurgular. Bu, şirkin sonuçlarının ve vehametinin derecesini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Azîm (عَظِيم), niteliği veya niceliği bakımından büyük olanı ifade eder. Şirkin 'azîm' olarak nitelendirilmesi, onun hem Allah katındaki vehametini hem de insan hayatındaki yıkıcı etkilerini gösterir. Bu, şirkin affedilmesi en zor günahlardan biri olmasının temel nedenidir.
Lokmân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(٣١.١٣)
~~31.13~
وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِهٖ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَیَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.13 - Ve iz kâle lukmânu libnihî ve huve yeızuhû yâ buneyye lâ tuşrik billâh, inneş şirke lezulmun azîm.
Diyanet Meali:
31.13 - Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Yavrum! Allah'a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür."
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.13 - Hani Lokman da oğluna demişti, ona va'zediyordu; Yavrum, Allaha şirk koşma, çünkü şirk çok büyük bir zulümdür.
Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime de Rahmaniyet mertebesi tarafından “lokman” mertebesinden tarif, anlatım ve bilgi verilmesidir. Lokman hakkında genel bilgi verelim.
İz--T-B-
Lokman isminin kökeni nedir? Vikipedi.
Lokman isminin kökeni Arapçadır. Arapçada "lokmān" kelimesi, "bilge" ve "hikmet sahibi" anlamlarına gelir.
İnsan oğlunun zâhir ve bâtın olmak üzere iki hali vardır, biri lâtif iç bünyesi, değeri ise kesif dış bünyesi madde tarafıdır. Bu halin gereği olarak ta biri lâtif gönül evlâdı,”Veled-i kâlp” diğeri ise kesif bedenli olan iki nesli evlâdı vardır. Bu evlâtların ikisininde eğitilmesi lâzımdır.
Veled-i kâlp olan gönül evlâdı esma-i ilâhiyyenin zuhur yeri olacaktır. Eğer eğitilmez ise nefs ona sahip çıkar ve bütün Esma-i ilâhiyyeye nefs sahip çıktığı için bütün Esma-i ilâhiyye Esma-i nefsiyye ye dönüşüp nefsi emmârenin hükmü altına girer ve Esmalara nefs sahip çıkmış olduğundan bu hal bâtın-lâtif aleminde çok büyük bir şirk oluşmuş olur. Bu hadise batıni şirktir.
Diğer yönden zahiri beden evlâtlarını da iyi yetiştiremezsek onlarda Hakk yolundan ayrılıp herhangi bir batıl akımın peşine düştüklerinde böylece onlarda şirk ehli olmuş olurlar. İşte bu yüzden hem zahir hem bâtın çocuklarımızı iyi yetiştirmemiz lâzım gelmektedir ki onlar şirk ehli olmasınlar. Bu tehlike hep varolduğundan Lokman mertebesinden herkese konu hatırlatmaktadır. İz--T-B-
T.D.V. İslâm ansiklopedisi.
Kur’an’da kendisine hikmet verildiği bildirilen, peygamberliği tartışmalı bir din büyüğü. (Genel bilgi)
Müellif: Ömer Faruk Harman
Lukmân kelimesinin İbrânîce veya Süryânîce olduğu belirtilmektedir (Fîrûzâbâdî, VI, 90; Âlûsî, XXI, 82). Kur’an’da Lokman’la ilgili bilgiler, aynı adı taşıyan sûrede onun iki defa ismen zikredilmesinden ve oğluna verdiği bazı öğütlerin naklinden ibarettir (Lokmân 31/12-19). Buna karşılık Câhiliye şiirinde ve kısas-ı enbiyâ başta olmak üzere bazı İslâmî kaynaklarda Lokman’a dair çeşitli rivayetler yer almakta ve bu rivayetlerdeki bilgilerin aynı adı taşıyan veya benzer niteliklere sahip farklı kişilere ait olduğu ve bunların birbirine karıştırıldığı ifade edilmektedir. Gerçekte biri Kur’an’da zikredilen ve kendisine hikmet verilmesi sebebiyle Lokmânü’l-hakîm (Lokman Hekim) diye mâruf olan, diğeri ise Arap şiirinde Lokmân b. Âd olarak geçen iki kişinin mevcudiyeti yanında (Cevâd Ali, I, 316-317) zaman içinde muhtelif kişilere ait çeşitli özellikler de bu isim etrafında toplanmıştır. Künyesiyle ilgili olarak Lokmân b. Âd (Vehb b. Münebbih, s. 78; Mufaddal ed-Dabbî, s. 151); Lokmân b. Âdiyâ b. Lüceyn b. Âd veya Lokmân b. Âd b. Avs b. İrem (Meydânî, I, 429; II, 389); Lokmân b. Ankā (İbn Kuteybe, s. 25; Mes‘ûdî, I, 57; Süheylî, I, 266); Lokmân b. Bâûr b. Nâhûr b. Târeh (Sa‘lebî, s. 266; Beyzâvî, II, 253) gibi bilgiler vardır.
İslâm’dan önce Araplar arasında uzun ömrü, bilgeliği ve darbımeselleriyle temayüz eden Lokman, Câhiliye dönemi şiirlerinde Hz. Hûd’un kavmine adını veren Âd’a nisbetle Lokmân b. Âd olarak geçmekte, ancak İslâmî kaynaklarda bu zatın Kur’an’da zikredilen Lokman olmadığı belirtilmektedir (Câhiz, I, 126; Fîrûzâbâdî, VI, 90). Hz. Lokman’ın Kur’an’da örnek bir şahsiyet olarak takdim edilmesi onun Arap toplumunca bilindiğini göstermektedir. Rivayete göre Âd kavmi günahkârlıkları ve peygamberlerini dinlememeleri yüzünden kuraklıkla cezalandırılınca (Taberî, Târîḫ, I, 219; İA, VII, 65) bu felâketten sadece Hûd ve ona inananlarla yağmur duası için Mekke’ye giden, aralarında Lokman’ın da bulunduğu bir heyet kurtulmuştur. İkinci Âd kavminin çekirdeğini oluşturan bu topluluk, yeni bir kuraklıktan korktuğu için başlarına geçen Lokman’la birlikte Sebe bölgesine göç etmiş, Me’rib Seddi de Lokman tarafından inşa edilmiştir (Cevâd Ali, I, 319).
Lokman’ın ne kadar yaşadığı konusunda farklı rivayetler vardır. Bu rivayetlere göre Lokman Allah’tan uzun ömür dilemiş, tercih kendisine bırakılınca Araplar’da uzun ömrün simgesi olan kartaldan hareketle yedi kartal ömrü kadar yaşamayı istemiştir (Taberî, Târîḫ, I, 223). Lokman’ın beş yüz altmış, bin, üç bin, üç bin beş yüz veya dört bin yıl yaşadığı nakledilmektedir. Bu sebeple kendisine “Lokmânü’n-nüsûr” (kartallar kadar uzun yaşayan Lokman) denildiği gibi “el-Muammer” (uzun ömürlü) lakabıyla da anılmıştır (Nüveyrî, XIII, 60). Ebû Hâtim es-Sicistânî uzun ömürlüler arasında Lokman’ı Hızır’dan sonra ikinci sırada zikreder (el-Muʿammerûn, s. 4-5). Vefat ettiğinde Ahkāf’ta Hûd peygamberin kabrinin yakınına defnedildiği söylenir (Vehb b. Münebbih, s. 78-85). Yâkūt, onun mezarının Taberiye gölünün doğu tarafında veya Remle’de, bir rivayete göre de Yemen’de olduğunu nakletmektedir (Muʿcemü’l-büldân, IV, 19).
Lokmân b. Âd hikmetli sözler söylemesiyle meşhur olduğundan Lokmânü’l-hakîm diye de mâruftur. Hz. Peygamber’in Yemen’den gelen bir heyeti karşılarken onlara, “İman Yemenli’dir, hikmet Yemenli’dir” (Müslim, “Îmân”, 88-90) şeklindeki iltifatıyla Lokman’ın Yemen’deki Âd kavmine mensubiyetine atıfta bulunduğu öne sürülmüştür (Gutas, CI/1 [1981], s. 78). Lokman’a pek çok darbımesel atfedilmektedir (Mufaddal ed-Dabbî, s. 151-163). İmruülkays b. Hucr, Nâbiga ez-Zübyânî, A‘şâ, Lebîd b. Rebîa ve Tarafe b. Abd gibi şairler onun bu özelliğinden bahseder (Ebû Hâtim es-Sicistânî, s. 4-5; Horovitz, s. 133-135). Câhiliye Arapları Lokman’la ilgili birçok kıssa biliyor ve kendisini hakîm diye niteliyordu. Bu özelliği Kur’an’da da vurgulanmaktadır (Lokmân 31/12).
Eski Arap kıssalarında Lokman, Âd kavmine mensup bir kişi olarak takdim edildiği gibi İslâmî kaynaklarda İsrâiloğulları’ndan biri olarak da gösterilmektedir. Buna göre Lokman, Hz. Eyyûb’un kız kardeşinin veya teyzesinin oğludur. Hz. Dâvûd zamanına yetişip ondan ilim öğrenmiş, Dâvûd peygamber oluncaya kadar fetva vermiş, sonra da onun yardımcısı olmuştur (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 67). Yunan filozofu Empedokles’in Lokman’dan hikmet okuduğu rivayet edilmektedir. Lokman’ın İsrâiloğulları’nın kadılarından biri olduğu, Hz. Dâvûd veya Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında yaşadığı da öne sürülmektedir (Âlûsî, XXI, 82). Diğer taraftan Benî İsrâil’den birine ait Habeşli (İbn Kuteybe, s. 25) veya Nübyeli (Sa‘lebî, s. 266) siyahî bir köle olduğu gibi başka rivayetler de vardır (Vehb b. Münebbih, s. 78; Mes‘ûdî, I, 57).
Rivayete göre Lokman’dan nübüvvetle hikmetten birini seçmesi istenince hikmeti tercih etmiş, hilâfet Dâvûd’a verilmiş, Lokman da ona vezir olmuştur (Kurtubî, XIV, 60). İkrime el-Berberî ve Şa‘bî onun nebî olduğunu söylemekteyse de Katâde b. Diâme, Mücâhid b. Cebr gibi âlimlere göre nebî değil hakîmdir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 67).
Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke’de nâzil olan 31. sûresi Lokmân adını taşımaktadır. Fakat bu sûrede Lokman’ın kimliğine dair bilgi bulunmadığı gibi Âd kavminden ve onlara gönderilen Hûd peygamberden bahseden diğer sûrelerde de onun adından söz edilmemektedir. Lokmân sûresinde (31/12-19) Lokman’a hikmet verildiği bildirilmekte ve oğluna hitaben iman, ibadet, ahlâk ve görgü kurallarına dair öğütleri aktarılmaktadır. Lokman’a verilen hikmetin ilim, üstün kavrama yeteneği, isabetli söz ve davranış, ilim-amel uygunluğu, din konusunda derin bilgi olduğu belirtilmektedir (a.g.e., XXI, 67; Fahreddin er-Râzî, XXV, 145). Hikmetlerinden bir kısmı hadislerde de nakledilir (Müsned, II, 87). İbn Hişâm’ın rivayetine göre Süveyd b. Sâmit adlı müşrik Lokman’a nisbet edilen ve onun hikmetini, ilmini ve mesellerini ihtiva eden Mecelletü Luḳmân’ın Kur’an’dan üstün olduğunu ileri sürmüş, Resûlullah onu dinledikten sonra Lokman’a atfen söylenenleri güzel bulmuş, fakat Kur’an’ın bunlardan daha üstün olduğunu belirtmiştir (es-Sîre2, s. 427). Bu durum, Câhiliye Arapları’nca “Mecelletü Luḳmân” denilen bir sahifenin bilindiğini doğrulamaktadır. Vehb b. Münebbih’in, Lokman’a nisbet edilen hikmet külliyatından on bin babı aşkın bir kısmı okuduğunu, daha güzelini kimsenin işitmediği bu sözleri insanların hem konuşmalarında hem yazılarında kullandıklarını belirtmesi de (İbn Kuteybe, s. 25; Kurtubî, XIV, 61) bunu teyit eder.
Lokman’ın Câhiliye şiirinde efsaneleştirilmiş kişiliği başkalarına ait pek çok sözün ona nisbet edilmesine, özellikle onunkilerle Ezop’un (Aesop) sözleri arasında alâka kurulmasına sebep olmuş, Batı’da neşredilen bazı eserlerde Ezop’a atfedilenler gibi Lokman’a da çeşitli kıssa ve rivayetler mal edilmiştir.
Çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğu için Lokman Bel‘am, Ahikar ve Ezop gibi tarihî şahsiyetlerle karşılaştırılmıştır. Sa‘lebî ve Beyzâvî onun şeceresini Lokmân b. Bâûr b. Nâhûr olarak verirler; benzer bir şecere, Bel‘am b. Bâûrâ şeklinde Tevrat’ta Bel‘am’ın künyesi olarak geçmektedir. Lokman’ın Bel‘am ile aynı kişi sayılması Taberî’de de rastlanmayan, geç dönemlere ait asılsız bir iddiadır.
Lokman’ın öğütleriyle Asur kralının veziri, kâhin ve hakîm Ahikar’ın vecizeleri arasında benzerlikler bulunduğu yolundaki eski bir iddia XX. yüzyılın başında R. Harris tarafından yeniden ileri sürülmüşse de bu iddia tatminkâr delillere dayanmaz. Bununla birlikte Ahikar efsanesi Arap dünyasında biliniyor, ona ve Lokman’a nisbet edilen hikmetli sözler Yakındoğu hikmet edebiyatının ortak birikiminin bir parçasını oluşturuyordu. Muhtemelen Yakındoğu’nun hikmet literatürüne ait pek çok mesel Câhiliye döneminden itibaren Arap yarımadasına girmeye başlamıştır. Nitekim Hîreli hıristiyan Arap şairi Adî b. Zeyd, Ahikar’dan el-Ḥayḳār diye bahsetmektedir. Bütün bunlar Lokman’a nisbet edilen hikmetli sözler külliyatını arttırmış olabilir (EI2 [Fr.], V, 817-818; DBS, I, 203).
Ortaçağ’lar boyunca çeşitli kıssaların kahramanı olarak dillerde dolaşan Lokman bir bakıma Araplar’ın Ezop’u haline gelmiş, Avrupa’da Ezop’la ilgili söylenenlerin büyük bir kısmı Lokman’a uyarlanmıştır. İslâmî kaynaklarda onun kalın dudaklı, geniş ayaklı, Habeşistanlı veya Nübyeli bir köle olarak takdim edilmesi de Ezop’u hatırlatmaktadır. Efendisinin kendisinden bir koyun kesip önce en iyi, sonra da en kötü iki yerini getirmesini istemesi kıssası (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 67-68), diğer kölelerin efendilerinin incirinden yiyip Lokman’ı itham etmeleri gibi olaylar Ezop’un kıssasında da mevcuttur. Lokman’la ilgili olan ve Câhiliye Arapları’nca bilinmeyen bu tür kıssalar Ortaçağ’ın sonundan itibaren ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Lokman’a dair muahhar hikâyelerin birçok unsuru Ezop’un hikâyelerinden alınmadır.
Lokman diğer özellikleri yanında hekimliğin atası olarak da tanınmış, onun bütün bitkilerin özünü bildiği söylenmiş ve kendisinden dertlere şifa olacak reçeteler ve formüller nakledilmiştir. Lokman’a nisbet edilen meseller çeşitli adlarla bir araya getirilmiştir. Bunlardan biri Ems̱âlü Luḳmân al-Ḥakîm ve baʿżu aḳvâli’l-ʿArab’dır ki Thomas Erpenius (Leidae 1615), bir diğeri olan Ems̱âlü Luḳmân el-Ḥakîm ise Georg Wilhelm Freytag (Bonn 1823) tarafından Latince’ye çevrilmiştir.
Ekmekçi daha önce yaktığı ekmeği çocuğa verir. Lokman kırda ekmeği yerken etrafındaki bitkiler “Ben filan hastalığa dermanım” konuşmaya başlar. Yetim Lokman, ekmeğini bitirinceye kadar bitkilerin hepsi hangi hastalığa çare olduklarını söylemişler. Bitkilerin söylediklerini hafızasına nakşeden Lokman köye döndükten sonra hekimlik etmeye başlar. Hastalarını başarılı tedavi ettiğinden “Lokman Yetim” adı “Lokman Hekim”e dönüşür.
Vikipedi
Lokman Hekim ne buldu?
Lokman, defter koltuğunun altında olduğu halde köprüden geçerken Cebrail kanat darbesiyle defterini nehre düşürtür. Bir başka rivayette Lokman bitkilerin kendisine verdiği bilgiler ile bir ölümsüzlük ilacı (âb-ı hayat) yapmıştır.
Vikipedi
Daha o zamanlar, insanoğlunun aradığı ölümsüzlüğü arayan kimselerin başında Lokman hekimin olduğu anlaşılıyor. (âb-ı hayat-hayat suyu) demektir. Hayatın su ile ölümsüzlüğü düşüncesi. Su’yun, hayat ve ilimle tanımlandığı gerçeğindendir. Zahir bedenimizin büyük bir kütlesi sudan oluştuğu bilinmektedir ve susuz kalan herhangi bir canlının varlığının devam etmesi mümkün değildir. Suyun lâtif tarafının tarifi olan ilim’siz ise Ruhumuzun yaşaması mümkün değildir, aslında ruh devamlı haydır ancak birey bunun farkında ve idrakinde olursa hay-yaşayandır, idrakinde olmazsa ölü hükmündedir.
Lokman hekimin yaşadığı devirlerde dünyada geçerli olan düşünce “tenzih” hükmünde olduğundan bu alemde Hakk-ı müşahede edip kendisiyle tevhid ederek batınen ölümsüzlüğü anlamak ve onu yaşamak mümkün değil idi ancak “Lokman hekim” namıyla maruf bu kişi bu halin aklen ilim lokma’larını bulduğu, ancak bunu yaşantısına çeviremediği için kayda alamadığından, sadece kendi bünyesinde kaldığından kendisiyle birlikte gittiğinden “kaybedilmiş”tir hükmü oluşmuştur.
Mûsâ (a.s.) “Lenterani-sen beni göremessin” (7-143) Hükmü verilmiş olduğundan ebedi hayat yaşantısının, Lokman hekime verilmesi tabiki mümkün değildir, ancak lokman hekim bu durumun olabileceğini aklen anlamış olduğu anlaşılıyor.
Ebedi hayata daha bu günden allah’ın varlığı ile ulaşmanın yolu, Efendimize ait ve ondan geçmektedir. Bunun hakikati ise. “Men reani fekat reel Hak-bana bakan Hakk-ı görür” hakikatidir. Kimki bu hakikat-i kendi bünyesinde müşahede etti işte o kimse yani o mahal hakk-ın zatıyla daha bu alemde iken ebedi ölümsüzlük haline ruhen ulaşmış oldu. Rabb-im hepimizi onlardan eylesin. İz- -T-B-