İçeriğe atla
Lokmân 12Cüz 21 · Sayfa 412

Lokmân Sûresi 12. Âyet

لقمان

Sohbete sor

Velekad âteynâ lukmâne-lhikmete eni-şkur li(A)llâh(i)(s) vemen yeşkur fe-innemâ yeşkuru linefsih(i)(s) vemen kefera fe-inna(A)llâhe ġaniyyun hamîd(un)

Andolsun, biz Lokman'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye layıktır.

Lokmân Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.12 - Ve lekad âteynâ lugmânel hıkmete enişkur lillâh, ve mey yeşkur feinnemâ yeşkuru linefsih, ve men kefera feinnallâhe ğayniyyun hamîd.

Diyanet Meali:
31.12 - Andolsun, biz Lokmân'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.12 - Şanım hakkı için Lokmana hikmet verdik ki şükret Allaha diye ve her kim şükrederse kendi lehine eder, her kim de nankörlük ederse her halde Allah ganiydir, hamîddir
-----------------

(191) sayılı terzi Baba Füsûsu’l hikem şerhi lokman Fass’ından sayfa-149- (faydalı olur düşüncesiyle küçük bir aktarım daha yapalım. İz--T-B-


"Ve hikmet verilen kimseye, hayr-ı kesîr verildi" âyet-i kerîmesinin şehâdeti vechile Hz. Lokman hikmet sahibidir; Hikmet verilen kimseye hayr-ı kesir verildiği için yani çok hayır verilmiş olduğu için o sahib-i hayırdır aynı zamanda ve hayır ise, ihsandır; ve ihsanın üç mertebesi vardır:

Birincisi: Ma'nâ-yı lügavîsidir ki, lâzım olan şey için lâzım olan fiili, lâzımı vech ile işlemektir. Yani lazım olan bir şeyi lazım olan yerde kullanmak “ihsan”dır. Lazım olan şeyi lazım olan yerde kullanmamak ona zulümdür. Nitekim hadis-i şerîfde buyrulur: Ya'nî "Allah Teâlâ her şey üzerine ihsanı yazdı; binâenaleyh boğazladığınız vakit, boğazlama işini güzel yapınız. Hayvanı zorlamayınız manasınadır.

Bakın Allah Teala her şeyin üzerine ihsanı yazdı, peki neden sadece öldürülecek olanların misalini veriyor da başka diğerlerinin misalini vermiyor, diğerlerine zaten hürmet ve ihsanla muamele etmek görevimizdir ve de yaparız da. İyi olan şeyleri zaten iyilikle yaparız. Ama ihsan hükmünün kayabileceği yerleri belirtiyor Efendimiz.

Bunlara da dikkat çekin yani sadece size iyilik yapmış olana ihsanda bulunmak değil, o kolaydır, ihsanda bulunmak sana kötülük yapana da ihsanda bulunmaktır gerçek ihsan. İşte o öldürülecek, zebih edilecek hayvanlar kimseye kötülük yapmış değildir ama onlar insanlığın fedaileridir, bizler için kendi hayatlarını feda ediyorlar. Kurban Bayramı’nda Kurban kesiyoruz, onların canı gidiyor, bizim sadece cebimizden az miktar para çıkıyor. Bizim için o para kurban, kurban ettiğimiz o paradır, yoksa hayvan değildir, hayvanın kendisi gidiyor, canı gidiyor.

İşte sizin için hayatını feda ediyor, hiç olmazsa güzel muamele edin diyor. Diğer taraftan düşmanlarınıza da güzel muamele edin diyor, kısas bile yapılsa güzel bir kısas yapın diyor. Hani Hazreti Ali Efendimiz buyurmuş ya “düşmanlarınız ile öyle iyi geçinin ki öldüğünüz zaman onlar da sizin arkanızdan ağlasınlar” Yani eziyet etmeden, işkence etmeden öldürünüz, işte bu ihsandır. Lügat manası itibariyle bu bir ihsandır, lütuftur. Çünkü öldürülecek kimse zaten sizin emriniz altındadır, istediğinizi yapabilirsiniz, esirdir, hayvandır, kurbandır, tutulmuştur, size mahkum olmuştur istediğiniz şeyi yapabilirsiniz ama bunu yapmayın diyor, iyi muamele edin diyor.

İkincisi: Tam huzur ile gûyâ kulun Rabb'ini müşahede eder gibi ibâdet etmektir. Nitekim hadîs-i şerîfde: Ya'nî "İhsan, senin Rabb'ini görür gibi ibâdet etmendir" buyrulur. Namaza durduğumuzda acaba kişi o namaz içerisinde hangi hal içerisinde o namazını kılmaktadır. Huzur-u kalp ile mi, nefs-i emarenin hükmü içinde mi, zorla mı o namazı kılmaktadır, nefsi emmare hadi şu namazı çabuk bitir, gibilerden ama vaktin olmaz bir yere yetişeceksindir, o ayrı konudur.

Kişinin vicdanı içeriden de bak dikkatli ol Hakk’ın huzurundasın gaflete düşme, surelerini güzel oku gibi içeriden de o söyler. İşte bütün bunları aşmış olan olarak huzur-u tam ile ve Rabbın huzurunda durarak daha henüz şeriat ve tarikat mertebesi olduğu için orası, rabbine arif olamadığından irfaniyeti ile Rabbını kendinde ve çevrede bulamadığından, tenzih ağırlıklı, ötelerde olan bir Allah’a yani varlığının dışında bir Allah tasavvur ettiğinde o mertebede kişi Allah’ın sen görüyormuş gibi olduğuna dikkat çekerek dikkatli olarak kılması. Şimdi birisi pencereden namaz kılan birisini seyrediyorsa orada hiçbir kimsenin olmadığı yalnız başına olduğu gibi mi kılar namazı yoksa o hatalarımı görecek diye daha dikkatli kılar namazını.

Yanında birisi var onu görüyorsa tabi ki daha dikkatli kılacaktır ama kimse yoksa Rabbının varlığını da düşünmüyorsa çar çabuk acele ile tadil-i erkanına bakmadan gaflet içerisinde kılar. Abid Rabbını müşahade eder gibi diğer bir ifade ile Rabbı abdını müşahede eder gibi çünkü sen görmesen de O’nun seni gördüğünü bilmendir diyor “ihsan”. Ve bu Cibril hadisi ile de bizlere müşahedenin yolu açılmış oluyor. Onun için bu kapı çok büyük bir kapıdır. Cibril hadisi çok büyük bir kapıdır. İslam’ı, imanı, ihsanı ve kıyameti o hakikatleri bize bildirmektedir. İhsan, iman, ikan kitabında bunlardan biraz bahsediyor.

İhsan; senin Rabbını görür gibi ibadet etmendir buyurur. Arkasından geliyor, her ne kadar sen onu göremiyorsan da O’nun seni gördüğünü düşünmendir, bilmendir ihsan. Orada altında gizli bir kelime vardır, şimdilik her ne kadar göremiyorsan çünkü bir kimse bir kimseyi görüyor ise yani görüş mesafesi uyuyor ise arada perde yok ise gören aynada olduğu gibi rai ve mer’i birbirlerini görürler. Şimdi birisi baktığı zaman raidir, görendir, onun karşısındaki de mer’idir, görülendir. Ama aynı şekilde görülen karşı tarafa baktığı zaman gören rai görülen mer’idir.

O halde Cenab-ı Hakk bizi görüyor ise yani O gören biz görülen isek sistemi değiştirdiğimizde biz gören O görülen olur. Çünkü arada mani yoktur, duvar yok bir şey yoktur. Rab bizi görüyor ise biz O’nu görüyoruz demektir, en azında göreceğiz demektir. İşte o hadisin altında o kelime her ne kadar şimdilik sen göremiyorsan da Rabbının seni gördüğünü bilmen “ihsan”dır diyor. Bakın orada ne para almak var, ne yardım, ne yemek, ne içirmek, ne elbise giydirmek maddi manada bir ihsan yoktur.

Demek ki ihsanın hakikati müşahede etmektir. Allah’ı müşahede etmek, işte onun için bu ihsanda çok hayır vardır. Hikmette ve ihsanda çok hayır vardır. Bundan daha büyük hayır mı olur, Allah’a görmeye yol açan girilen kapıdan daha büyük ihsan, hayır mı olur. Ayrıca burada ihsanın üç halini belirtiyor, ayrıca ihsanın kendi içinde yani ihsanın oluşumu için kendi içinde dört mertebesi vardır. Bu üç mertebe tanıtım mertebesidir, ihsanın içindeki de ihsan irfaniyetinin dört mertebesidir. Birinci mertebeleri işte bununla başlıyor.

Üçüncüsü: Rabb'i herşeyle beraber ve her şeyde müşahede etmektir. Bütün alemdeki varlığın tabiatın hakikatinin Rahman olduğu ilahi Hakk olduğunun diğer yönüyle burada bir başka ifadesini belirtiyor. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Lokman, 31/22) burada ihsanın birinci ve ikinci mertebesine geçiş vardır. Ya'nî' Vechini Allah'a teslim eden kimse, muhsindir. Burada وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ dediği ihsanın birinci ve ikinci mertebesine geçiş hadisesidir. Ama bunun şartı Cenab-ı Hakk İbrahim’e (a.s.) eslim, yani teslim ol, Müslüman ol deyince O da اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُۤ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ 2/131 Alemlerin Rabbına teslim oldum. Onun arkasından bu ayet-i kerime geliyor. وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ 31/22 yani kim ki vechini Hakka teslim etmişse ona ihsan olunur, o Muhsin olur, yani ihsan bir veriştir, Muhsin o verişi alandır, yani ihsanın hedefi olan yere ulaşmasıdır Muhsin. İşte bu ihsan ve muhsinlik hakikati de Cenab-ı Hakk’ın Zat’ına giden yoldaki irfaniyettir. İnsan bu mertebeleri idrak edip yaşamadıkça ne İbrahimiyet mertebesine ulaşabilmiş olur ne ihsan mertebesine ne de mutmain huzur-u kalp mertebesine ulaşmış olur. Sadece suri olarak bunları okumuş, geçmiş peygamberlere ait hadiselermiş tarihte kalmış bir bilgi olarak kendisinde kalır, kendisi de hayaller içerisinde dolaşır gider, ahirette Rabbımı görürüm inşeallah diye bekler durur. Burada Rabbını görmeyenin orada görmesi mümkün değildir, çünkü görüş buradadır, çalışma burada idrak irfaniyet buradadır, orada hiçbir şey yoktur.

Mü’minler dünyada alışık oldukları için orada namaz kılalım diyecekler, hayır burası ibadet yeri değildir denilecektir. İbadetin yeri dünyadır denilecektir. Ancak bir grup insan olacaktır ki onlar Zat cennetine dahil olacaklardır, onların buradaki sohbetleri ve eğitimleri devam edecektir. Çünkü onların beyinlerinde bu hakikatler ve bu hedefe doğru açılımları vardır, yani o uluhiyet sahasını biliyorlar, uluhiyet sahası orada da açıktır. Ama burada uluhiyet sahasını idrak edememiş olanlar, kendi beşer dünyalarında kalmış sınırlanmış nefis kutrunda kalmış olan kimseler, hangi haller ile ölmüşlerse hangi halle yaşamışlar ise o hal ile ölecekler, hangi halle ölmüşlerse o halle dirileceklerdir.

Yani irfan ehli olan yine irfan ehli olarak dirilecek, gaflet ehli ve nefs ehli, ehl-i küffar, ehl-i iman hangi mertebe üzere ise o mertebesi ile dirilecek ve ahiretteki hayatı aynen öyle devam edecektir. Cenab-ı Hakk her birerlerimizi en geniş manada irfan sahibi yapsın inşeallah, bu ihsan hakkında daha geniş bilgi İman, İhsan, İkan adlı kitaba bakabilirler. İhsanın kemali ise Rahman suresinde belirtilen هَلْ جَزَاۤءُ الاِحْسَانِ اِلا الاِحْسَانُ 55/60 “ihsanın cezası, ihsan değil midir” “ceza” karşılık demektir, eğer bir kişi suç işlemişse onun değeri kadar suç karşılığı, eğer iyilik işlemişse, hasene işlemişse, o hasene kadar da karşılık (ceza) onun cezasıdır. Hani genelde bir iş yaptırılır da bunun cezası nedir denir ya, işte karşılık manasınadır. İşte cehennem de bir karşılık olduğundan cehennemle cezalanacaklardır, cennet de bir karşılık olduğundan ayet-i kerimede geçer, onlar cennet ile cezalandırılacaktır.

Eğer biz cezanın karşılık olduğunu bilmezsek cehennem ile cezalandı tamam ceza denildiği zaman hep yanma, yıkma gibi şeylerle şartlanmış isek o zaman cennet ile cezalanmayı anlayamayız. İşte “ihsanın karşılığı ihsan değil midir” yani sen ne kadar ihsan edersen et senin ihsanın azalmaz, daha çoğu ile onun karşılığı gelir manasınadır.

Vechini Allah’a teslim eden kimse “Muhsin”dir. Yani ona ihsan edilmiştir. Peki vechini Allah’a teslim etti de kişide ne oldu? Beşeriyeti kalktı, kendindeki ilahi vechi, Zat’ın vechine ayna oldu, ilahi Zat’ın vechine sendeki ilahi vecih nefsinin perdelemiş olduğu senin batınında olan vechin ortaya çıktığında vechini Allah’a teslim ettiğinde “Muhsin” olur, yani ona ihsan edilmiştir, peki ne ihsan edilmiştir, cennetler mi ihsan edilmiştir yoksa dünyalar mı ihsan edilmiştir, Zat’ının vechi ona ihsan edilmiştir. Yani Hakk’ın vechi ihsan edilmiştir.

فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ona ihsan edilmiştir. Yani nereye baksa Hakk’ın vechini görme idraki ihsan edilmiştir. Bundan büyük ihsan mı olur. Bu şekilde bütün alemler ihsan edilmiş oluyor, bütün alemden O’ndan başkası yoktur. İşte buna da “urvetil vuska” yani sağlam sapa yapışma deniyor. Orada saptan kasıt irfaniyettir, bu sapa yapışmakla Hakk’a gidebilmiş olursun, Hakk’ı idrak etmiş oluyorsun.

Binâenaleyh muhakkak urve-i vüskâya temessük etti." Yani O’na tutunma hasıl oldu, Ya'nî zâtını ve kalbini teslîm ettiği zamanda Allah Teâlâ'yı müşahede eyledi. İmdi "hikmet" ile "ihsan" arasındaki rabıta zahirdir. Yani hikmet ile ihsan arasındaki bağlantı açıktır. Zîrâ "hikmet" lügaten "Bir şeyi yerine koymak" demektir; diğer bir ifade ile “hikmet” kalbe gelen vasıtasız ilimdir, varidattır, ancak bunun için çalışmak lazımdır, durup dururken faaliyete geçmez Hakk’tan hibe talep edeceğiz ki O da vehhabiyet musluğunu açsın, musluğu açmadıktan sonra şebekede tonlarca su olsa bile musluğu açmadıktan sonra nasıl faydalanacaksın ki işte bize nefis musluğunu kapatmak kalıyor, Hakk musluğunu açmak ama biz Hakk musluğunu kapatmışız, tersini yapmışız, çünkü nefis musluğu biraz süslü gözüküyor, bize ne var burada diye gidip açıyoruz nefs-i emmare doluyor.

ve bir şeyi yerine koymak ise, lâzım olan bir iştir. Cenab-ı Hakk İbrahim’e (a.s.) “eslim” yani teslim ol yani Müslüman ol deyince 2/131;

اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُۤ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

O da “eslemtü li rabbil alemin” alemlerin Rabbına teslim oldum dedi. Ve "ihsan" ise lâzım olan bir işi lâzımı vech ile işlemektir. Hz. Lokman hikmet sahibi olduğundan oğluna ihsan ile vasiyyet etti. Tafsili fassın metninde gelecektir, Hz. Lokman nebî midir, yoksa Salih bir adamıdır, bunda ihtilâf vardır. Saîd îbnü'l-Müseyyeb nübüvvetine kanaatindedir.

Ekserûn ise, velîdir, dediler. Hz, Şeyh-i Ekber (r.a.) nübüvvetine kanat getiren bu fass-ı münîfde onların hikmetini beyân buyurdular. Hızır (a.s.) ile Lokman’ın (a.s.) böyle bir ihtilafı vardır. Hızır’dan (a.s.) biz üç tane haber aldık, Musa (a.s.) ile olan birlikteliğinden üç tane hikaye aldık, bunlar bize bir haberdir, Hızır (a.s.) ağırlıklı Hızır’ın üstünde o hikayeler döndü, Hızır öğretmen Musa (a.s.) talebe oldu. “Ben senden ilim öğrenmek istiyorum” dedi. Hızır (a.s.) Musa’nın (a.s.) mürşidi oldu. Cenab-ı Hakk 18/65’de;

فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَاۤ اَتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا

18/65-Derken kullarımızdan bir kul buldular ki biz ona nezdimizden bir rahmet vermiş ve ledünnimizden bir ilim öğretmiştik İki denizin birleştiği yerde وَاِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَيهُ لاۤ اَبْرَحُ حَتَّىۤ اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِىَ حُقُبًا 18/60

18/60-Hani bir vakit Musa, hizmetindeki gence demişti ki: "Tâ iki denizin cem olduğu yere varıncaya kadar yoluma devam edeceğim; uzun yıllarıma mal olsa bile." İndimizden, hususiden ilim verdiğimiz bir kulumuz ile orada buluştu diyor. İşte o saha içerisinde Hızır (a.s.) Musa’nın (a.s) mürşidi, Musa’da (a.s.) sadık bir dervişi idi. Ama orası içindir, neden orada, oraya Yuşa (as) da gitti, ama buluştuktan sonra o ayrıldı gitti. Yani cemiyetsiz kaldılar. Cemiyetsiz derken Musa’nın (a.s.) kavmi orada yoktu. Musa (a.s.) kavmine peygamber olarak geldi. Ama orada peygamberliği geçmedi. Hızır’ın (a.s.) yanında talebe oldu. Ama kendi kavminin yanında kavminin rasulüdür. Ama Hızır (a.s.) ile buluştuğunda Hızır (a.s.) da Zat’i tecelli olduğundan Hızır O’nun mürşidi oldu.

Onlar bu çerçeve içerisinde seyahate çıktılar, bilinen olaylar yaşandı, oradan bize üç tane hadise geldi yani haber geldi. Üç hikaye haberi geldi. İşte Hızır’ın (a.s.) bize bu üç haberi verdiği süre O’nun nübüvvetidir. Nebi habercidir, rasul değildir, bu haberleri de hem de tasdikli olarak museviyet mertebesinden ve Muhammediyet hakikatiyle Kur’an-ı Kerim’de bize bildirildiğinden sahih bir haber olduğundan, haber de nübüvvet olduğundan işte bu üç hikaye yani Musa (a.s.) ile olan o süresi nübüvvet süresidir Hızır’ın (a.s.). Dikkat edelim peygamberlik süresidir ama ne zaman Musa (a.s.) ile ayrıldılar nübüvveti bitti, velayeti başladı. Velayetine döndü.

Ondan sonra da ne olduğunu bilmiyoruz zaten, “Velilerim benim kubbelerimin altındadır” buyurduğu gibi ondan sonrasını bilmiyoruz. Hızır var ama ne olduğunu bilmiyoruz, çünkü Hakk’ın koruması altındadır. Ama orada zuhura çıktı ama zuhura çıkması bir rasul ile olabildi ancak, kavimine rasul ve orada da talebe oldu Hızır’a (a.s.) ve üç hadiseye dayanabildi, yoksa Efendimiz ne diyordu; “Keşke kardeşim Musa, Hızır ile biraz daha uzun kalsaydı da daha çok rivayetler olsaydı bilgiler alsaydık” gibi de bir hadis-i şerif vardır. İşte aynı kıyas ile Lokman Hekim’in de oğluna verdiği bilgiler süresi O’nun nübüvvetidir.

Çünkü oradan da bize oradan haber geliyor, nebilik de haber olduğuna göre biz de o haberi aldığımıza göre haberi getiren de Nebi olduğuna göre ama hakiki haber, ilahi haber, bu Hakk’ın kelimesiyle Hakk’ın kitabı Peygamber Efendimizin lafzıyla sahih olarak gelmiş haberlerdir bunlar. Yani şüphe, tereddüt olmayan haberlerdir, Beni İsrail’den gelen haberler değildir. Zat’ın tasdikiyle gelen ve Zat’tan gelen haberlerdir. Zaten Zat’tan gelen haberleri getirenler de peygamberlerdir. İşte Lokman Hekim’in kendi hayatı anlatılıyor iken velayeti yönüyle anlatılıyor, kendi oğluna nasihatlarda bulunduğu yerler nübüvvet süreleridir.

Ekseri ulama velidir dediler, neden, ihtiyat olarak belki hata ederiz diye nebi olmayan birisine nebilik vasfı veririz, haddimizi aşmış oluruz gibilerden ihtiyaten böyle dediler ama irfaniyetle meseleye bakıldığında zaten hadise ortadadır, bunda hata da olmaz. Lokmana verilen hikmet Lokman mertebesinden olan hikmettir, Muhammed-i hikmet değildir.

İz--T-B-

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)