Żâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku veenne mâ yed'ûne min dûnihi-lbâtilu veenna(A)llâhe huve-l'aliyyu-lkebîr(u)
Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.
Bu da şundandır ki, Allah hakkın ta kendisidir. (İnsanların) O'ndan başka taptıkları ise mutlaka batıldır. Şüphesiz ki Allah, çok yücedir, çok büyüktür.
Lokmân Suresi'nin 30. ayeti, Allah'ın mutlak hakikat ve yücelik sahibi olduğunu, O'ndan başka tapılan her şeyin ise batıl olduğunu vurgulayarak tevhid inancının temelini dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'hak', 'batıl', 'aliyy' ve 'kebir' gibi anahtar kavramlar üzerinden Allah'ın zatını ve sıfatlarını karşıtlıklar ve yüceltmelerle açıklamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk kelimesi, 'hakikat, doğruluk, sabitlik' anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun varlığının şüphe götürmez, değişmez ve mutlak gerçek olduğunu, her şeyin O'na dayandığını ve O'nunla var olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Allah el-Hak' ifadesi, Allah'ın zatının ve sıfatlarının gerçekliğine, varlığının zorunluluğuna ve O'nun dışındaki her şeyin O'na muhtaç olduğuna işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hak, 'sabit olan, varlığı zorunlu olan' demektir. Allah'ın el-Hak olması, O'nun varlığının kendi zatından kaynaklandığını, yokluğunun düşünülemeyeceğini ve O'nun dışındaki her şeyin varlığının O'na bağlı olduğunu gösterir. Ayette, Allah'ın hak olması, O'ndan başka tapılanların batıl oluşunun temel gerekçesi olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hak' kavramı, 'gerçeklik, doğruluk, adalet' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mutlak ve nihai gerçeklik olduğunu, varlığının kendinden olduğunu ve tüm varoluşun O'ndan kaynaklandığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın varlığının ve ilahlığının tartışılmaz bir hakikat olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Da'v (دعو) kelimesi, 'çağırmak, istemek, dua etmek' anlamlarına gelir. Kur'an'da bazen 'ibadet etmek' manasında da kullanılır. Bu ayetteki 'yed'ûne', Allah'tan başka varlıklara yönelerek onlara tapınma, onlardan medet umma ve onları ilahlaştırma eylemini ifade eder. Bu, şirkin bir tezahürüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Da'v fiili, 'ibadet etmek' anlamında mecazi olarak kullanılır. Ayetteki 'mâ yed'ûne min dûnihî', Allah'ın dışında tapılan, ibadet edilen, çağrılan ve kendisinden yardım istenen putları, ilahları veya varlıkları ifade eder. Bu kullanım, şirkin temelini oluşturan yanlış yönelimi açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Duâ (دعاء), 'bir şeyi kendine doğru çekmek, çağırmak' demektir. İbadet anlamında kullanıldığında, kulun Allah'a yönelmesi, O'ndan istemesi ve O'na kulluk etmesidir. Ancak ayetteki 'yed'ûne' ifadesi, Allah'ın dışında bir varlığa yönelerek ona ibadet etme, ondan yardım dileme ve onu ilah edinme sapkınlığını anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Batıl, 'hakkın zıddı, yok olan, faydasız olan' demektir. Ayetteki 'mâ yed'ûne min dûnihî el-bâtıl', Allah'tan başka tapılan her şeyin gerçeklikten yoksun, asılsız, faydasız ve nihayetinde yok olmaya mahkum olduğunu belirtir. Bu, şirkin ve putperestliğin temelsizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Batıl, 'hakkın zıddı olup, varlığı sabit olmayan, geçersiz olan' anlamındadır. Allah'tan başka tapılanların batıl olması, onların ilahlık vasfına sahip olmamaları, hiçbir şeye güç yetirememeleri ve varlıklarının gerçek bir temele dayanmaması demektir. Bu, tevhidin karşıtı olan şirkin boşluğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Batıl kelimesi, Kur'an'da 'gerçek dışı, asılsız, geçersiz, faydasız, yok olmaya mahkum' anlamlarında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın hak oluşunun karşısında, O'ndan başka tapılanların batıl oluşu, onların hiçbir gerçekliğe sahip olmadığını, ibadete layık olmadıklarını ve insanlara hiçbir fayda sağlayamayacaklarını açıkça ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Aliyy (العلي), 'yüce, yüksek, üstün' anlamına gelir. Allah'ın el-Aliyy olması, O'nun zatının, sıfatlarının ve kudretinin tüm yaratılmışlardan üstün ve yüce olduğunu, hiçbir şeyin O'na denk olamayacağını ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak egemenliğini ve erişilmezliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Aliyy, 'yücelik ve üstünlük sahibi' demektir. Allah'ın el-Aliyy olması, O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu, tüm varlıkların üzerinde olduğunu ve O'nun yüceliğinin idrak edilemez olduğunu gösterir. Ayetteki bu sıfat, Allah'ın mutlak kudretini ve azametini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ulv (علو), 'yükseklik, üstünlük' demektir. Allah'ın el-Aliyy olması, O'nun makamının, şanının ve kudretinin tüm varlıkların üzerinde olduğunu, O'nun yüceliğinin ve azametinin eşsiz olduğunu ifade eder. Bu sıfat, Allah'ın ilahlık vasfının bir gereği olarak zikredilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kebir (الكبير), 'büyük, azametli' demektir. Allah'ın el-Kebir olması, O'nun zatının ve sıfatlarının büyüklüğünün ve azametinin sınırsız olduğunu, hiçbir şeyin O'nun büyüklüğüne denk olamayacağını ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak gücünü ve kudretini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kibr (كبر), 'büyüklük, azamet' demektir. Allah'ın el-Kebir olması, O'nun her şeyden büyük, yüce ve azametli olduğunu, O'nun kudretinin ve ilminin sınırsız olduğunu gösterir. Ayetteki 'el-Aliyy el-Kebir' sıfatları, Allah'ın mutlak üstünlüğünü ve eşsizliğini bir arada ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kebir, 'büyüklük ve azamet sahibi' demektir. Allah'ın el-Kebir olması, O'nun zatının ve sıfatlarının tüm yaratılmışlardan daha büyük ve yüce olduğunu, O'nun kudretinin ve ilminin her şeyi kuşattığını ifade eder. Bu sıfat, Allah'ın mutlak otoritesini ve haşmetini pekiştirir.
Lokmân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.30 - Zâlike biennallâhe huvel hakku ve enne mâ yed'ûne min dûnihil bâtılu ve ennallâhe huvel aliyyul kebîr.
Diyanet Meali:
31.30 - Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.30 - Bu şundan: Çünkü Allah hakıkat hak o, ondan başka çağırdıklarınız hep bâtıl ve hakıkat Allah, yegâne yüksek büyük o
Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de Rahmaniyyet mertebesi Ulûhiyyet mertebesinin aynı zaman da “Hakk” mertebesinin de olduğunu bizlere açık olarak haber veriyor.
“Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir,” Alemin bütün saha ve mertebelerinin bâtını Hakk, zâhiri Halk’tır. İkisinin aldığı isim ise İsmi Caminin cem-i olan Ulûhiyettir.
“onu bırakıp da taptıkları ise batıldır.”
İsra-17.81 - Ve kul câel hakku ve zehekal bâtıl, innel bâtıle kâne zehûkâ.
Diyanet Meali:
İsra-17.81 - De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur."
Aslında hakikat-i itibariyle alemde “bâtıl” diye bir saha yoktur, çünkü bütün alemde zuhurda olan Allah’ın isimlerinin zuhurudur. Batıl olan ise kulların bu hakikatlerden haberleri olmayıp, ortaya hayali varlıklar çıkarıp, farkında bile olmadan onları varmış gib kabul edip, Allah’ın mülkünde onlara hayali kimlikler verip, varmış hükmünde görmeleridir.
Gerçek mana da tevhid ehli bütün alemde Hakk’ın varlığının zuhurda olduğunu anladığında. İşte o zaman gerçek mana da evvelce var zannettiği sun-i hayali varlık-kimliklerin yok olmasıyla. "Hak geldi, batıl yok oldu. Aslı itibariyle zâten bu alemde batıl diye herhangi bir şey yoktur bâtıl kulun hayali ve zannıdır, konu zâten böyle olduğundan. “Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur." Ancak bu hakikatleri dünya günlerinde idrak etmeyip, olmayan varlıkları var ve bâtıl olarak kabul etmiş böylece şirk içinde ahirete intikal eden kimseler, ebedi olarak bir daha bâtıl düşünceden kurtulamayacaklardır.
“Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.” Allah’ın kendi varlığında bâtıl diye bir konusu yoktur. O kendi varlığında, hem yüce ve hem de büyüktür.“İz- -T-B-“