Velekad kânû ‘âhedû(A)llâhe min kablu lâ yuvellûne-l-edbâr(a)(c) vekâne ‘ahdu(A)llâhi mes-ûlâ(n)
Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.
Halbuki bundan önce Allah'a ahid vermişlerdi. Arkalarını dönmeyeceklerdi. Allah'a verilen ahid ise mesuliyetlidir, mutlaka sorulur.
Ahzâb Suresi 15. ayet, müminlerin Allah'a verdikleri sözün önemini ve bu sözden dönmenin vebalini vurgulamaktadır. Ayet, 'ahd' (sözleşme, antlaşma) ve 'yuvellûne' (sırt çevirmek, kaçmak) gibi temel kavramlar üzerinden, verilen sözün ilahi sorumluluğunu ve bunun sorgulanacağını dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahd' kelimesini 'bir şeyi korumak, gözetmek' anlamında kullanır ve 'Allah'a ahd vermek' ifadesini, Allah'ın emirlerine riayet etme ve O'na itaat etme sözü olarak açıklar. Ayetteki 'âhedû' fiili, bu koruma ve gözetme yükümlülüğünü üstlenmeyi, yani Allah'a bir taahhütte bulunmayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ahd' kelimesini 'misak' (sağlam sözleşme) anlamında ele alır. Ayetteki 'âhedû' fiili, müminlerin Allah ile yaptıkları bu sağlam sözleşmeyi, yani savaşta sebat etme ve kaçmama taahhüdünü mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ahd' kavramını Kur'an'da 'Allah ile insan arasındaki karşılıklı bir sözleşme' olarak inceler. Bu sözleşme, insanın Allah'a itaat etmesi ve O'nun emirlerine uyması karşılığında Allah'ın insana lütuf ve yardımını vaat etmesini içerir. Ayetteki 'âhedû', bu ilahi sözleşmenin insan tarafındaki taahhüdünü belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yuvellûne' fiilini 'dönmek, arkasını çevirmek' olarak açıklar ve özellikle savaş bağlamında 'firar etmek, kaçmak' anlamını vurgular. Ayetteki kullanımı, müminlerin düşman karşısında sebat etme sözü verdikten sonra bu sözden dönerek kaçmalarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'velâ' kökünün farklı türevlerinin 'yüz çevirme, bir şeyden uzaklaşma' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Yuvellûne' fiili, bu bağlamda, savaş meydanından yüz çevirip kaçarak verilen ahde aykırı davranmayı anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'velâ' kökünün 'bir şeye yakın olmak' ve 'bir şeyden uzaklaşmak' gibi zıt anlamları barındırdığını belirtir. 'Yuvellûne' fiili, burada 'sırt çevirmek, kaçmak' anlamıyla, verilen sözden uzaklaşmayı ve sorumluluktan kaçınmayı semantik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dübür' kelimesini 'bir şeyin arkası' olarak tanımlar. 'el-Edbar' ise bunun çoğuludur. Ayette 'yuvellûne' fiiliyle birlikte kullanıldığında, savaşta düşmana sırt çevirip kaçma eylemini somutlaştırır ve bu eylemin ahde aykırılığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dübür' kelimesinin 'bir şeyin sonu, arkası' anlamını verir. 'el-Edbar' kelimesi, savaş bağlamında, düşmandan yüz çevirip arkasını dönerek kaçmayı ifade eden yaygın bir deyimin parçasıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ahd' kelimesini 'bir şeyi korumak, gözetmek ve ona bağlı kalmak' olarak açıklar. Ayetteki 'ahdullah' ifadesi, Allah'a verilen ve korunması gereken bir sözleşmeyi, bir taahhüdü belirtir ki bu, müminlerin savaşta sebat etme sözüdür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ahd'i 'bir şeyi yerine getirme yükümlülüğü' olarak tanımlar. 'Allah'a verilen ahd', bu yükümlülüğün ilahi bir nitelik taşıdığını ve yerine getirilmesinin zorunlu olduğunu gösterir. Ayette, bu ahdin sorgulanacağı vurgulanarak önemi pekiştirilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ahd' kavramının Kur'an'da merkezi bir rol oynadığını ve 'Allah ile insan arasındaki karşılıklı bir sözleşme' olduğunu belirtir. Bu sözleşme, insanın Allah'a itaat etme ve O'nun emirlerine uyma taahhüdünü içerir. Ayetteki 'ahdullah', bu ilahi sözleşmenin insan tarafındaki sorumluluğunu ve bunun sorgulanabilirliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'suâl' kelimesini 'bir şey hakkında bilgi istemek, sorgulamak' olarak açıklar. 'Mes'ûlen' ise 'sorgulanacak olan' demektir. Ayetteki 'ahdullah mes'ûlen' ifadesi, Allah'a verilen sözün ahirette mutlaka hesabının sorulacağını, bu sözün basit bir vaat olmadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mes'ûlen' kelimesini 'sorumluluğu olan, hesabı sorulacak olan' şeklinde açıklar. Bu bağlamda, Allah'a verilen ahdin, yerine getirilip getirilmediği konusunda bir sorgulamaya tabi tutulacağını ve bunun ciddi bir vebal taşıdığını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'se'ele' fiilinin 'bir şeyin hakikatini öğrenmek için soru sormak' anlamını taşıdığını belirtir. 'Mes'ûlen' kelimesi, bu fiilin ism-i mef'ulü olarak, Allah'a verilen ahdin, ahiretteki hesap gününde 'soruşturulacak, hesabı görülecek' bir konu olduğunu semantik olarak ifade eder.
Ahzâb Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Harise oğulları "Uhud" savaşında yılgınlık ettikleri zaman, tevbe edip bir daha böyle yapmayacaklarına yemin ederek Resulullah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz sorulur ve cezası verilir, dinden dönenlerin de sonları mutlaka budur.[18]
Bir bakıma bu söz biatleşme ile verilan “ahd” sözdür. İşte bu sözden dönülmesi sorumluğu gerektirir. Fetih sûresi 10. Âyetten bu sözün hakikati nedir? Anlamaya çalışalım. (Murat Derûni)
“Biat” kelimesinin Lügat manâsı, ( Kabul ve tasdik) hükmün de’dir. “Biat” eden kimsenin evvelâ (11) inci, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mertebesi’nedir. Bu hâl kemâle erdiğinde, (12) kinci, Hakikat-i Muhammed-î mertebesinedir. Bu da kemâle erdiğinde, (13) üncü, Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesine dir. (14) üncü Nûr’u Muhammed-î ise bütün bu mertebeler de o mertebenin gereği olarak özlerinde varolup oraları aydınlatmaktadır. Böylece (14) sıralanmış bir mertebe değil, bütün mertebelere nüfûz etmiş küllî bir mertebedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, “biat” sayısal değeri itibariyle de Hakikat-i Muhammediyye’nin bütün mertebelerinde faaliyyet’e geçirilmesinin gereği ortaya çıkmaktadır. Bu özet bilgiyi verdikten sonra şimdi gelelim “meâlen” Âyet-i Kerîme’ye.
48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Görüldüğü gibi hemen okunduğunda dahi insân-ı dehşete düşüren bir ifade ile karşılaşmaktayız.
Hakikat-i İlâhiyye, Hakikat-i Muhammediyye ve Hakikat-i Abdiyye nin nasıl muhteşem bir birliktelik’te buluşmuş olduğu açık olarak görülmektedir. Zâten bütün bu âlemlerin aslı ve özü de bu üç mertebedir, onlar da, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet’tir.
İşte gerçek kemalât bu üç mertebeyi kişinin kendi varlığında cem etmesidir. Tabi i ki, maddî manâda değil irfan-î manâdadır.
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ
ٱللَّه
( Kûl in küntüm tühibbünellahe fettebiûnî tühbib kümüllah)
3/31. De ki: “ Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ'da sizi sevsin.” Bu Âyet-i Kerîme Allah-ı sevmenin Peygamberine tabi olmaktan geçtiğini açık olarak göstermektedir.
مَن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهُ
( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)
4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir.
Yukarıda ki ve benzeri Âyet-i Kerîmeler, risâlet mertebesinin Hakk ile kulu arasında nasıl bir bağ oluşturduğunu açık olarak göstermekte ve tanıtmak tadır. Belirtilen üç mertebenin nasıl birbirlerini tamamladığı da ifade edilmektedir. Bu mertebelerden biri olmazsa bâtın’ın zâhire çıkması mümkün değildir. O halde de tebliğin imkânı yoktur. Ulûhiyyet mertebe sinden Risâlet mertebesine “inzâl” olan, inen, “hakayık” hakikatler, oradanda abdiyyet mertebesine “inzâl” olurlar. İşte bu abdiyyet metebesi bütün bu hakikatleri idrak edecek şekilde varedilmiştir. Ancak bir kısmı da bunları inkâr derecesinde gaflet ehli olmuşlardır.
Yukarıda bahsedilen üç elin aslında bir hakikatin üç mertebesinden olan zuhurunu ifade etmektedir. Ancak burada ki, “abd-kul” dan murat, (abdühû) olan velâyet mertebesidir. Yukarıda bahsedilen “biat” ta, ki, eller, zâhiren et kemik elleri ifade ediyorken gerçekte ise bu mertebeleri ifade etmektedirler. Benzeyişleri tutma yönündendir.[19]
“ İz- -T-B- ”