İçeriğe atla
Ahzâb 16Cüz 21 · Sayfa 420

Ahzâb Sûresi 16. Âyet

الأحزاب

Sohbete sor

Kul len yenfe'akumu-lfirâru in ferartum mine-lmevti evi-lkatli ve-iżen lâ tumette'ûne illâ kalîlâ(n)

De ki: "Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız."

Ahzâb Sûresi

Terzi Babamızın “Ölüm Hakkında” kitabının giriş bölümünü bu âyet yorumu için almak bizlere faydalı olacaktır.

Ölüm ve doğum âlemlerdeki en müthiş iki oluşumdur. Tefekkürümüzü bu konuda yoğunlaştırabilirsek eğer ne kadar muazzam bir hâdise olduğunu anlamamız çok zor olmayacaktır. Ancak hiç kesilmeksizin devam ede gelen bu hâdiseler o kadar tabiileşmiş ki, sıradan bir fiiller gibi beyinlerimizde yerini almıştır. Bu hâdiseler hemen bu şekilde sıradanmış gibi geçilecek hâdiseler değildir ancak kişinin başına geldiği zaman bunun farkında olabilmektedir. Bizler bunu beklemeden Cenâb-ı Hakk (c.c) diğer zuhur mahâllerini aramızdan aldıkça bunlardan ders almamız gerekmektedir. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır.

“En büyük vâiz cenâzedir.” Dikkat edersek cenâze namazlarında Fâtiha okunmamaktadır. Şer’i mânâda izâhı yapılırken bir namaz için rükû, secde, tahiyyat gereklidir bu namazda onlar olmadığı için cenâze namazı zâten namaz değil duâ mahiyetindedir, bu nedenle de Fâtiha okunmamak-tadır, denilmektedir.

Her ne kadar doğru bir izâh ise de işin hakîkatinde cenâze namazlarında Fâtiha-ı Şerîf okumaya zâten gerek yoktur, çünkü orada Fâtiha Sûresi okumanın dışında bilfiil yaşanmaktadır. Orada ayakta duranlar bâtınen, “Elhamdulillâhi Rabbil âlemîn” yâni “ben daha bu vefât eden kişinin durumuna gelmedim, hâlâ vaktim ve imkânım var, bunu veren Allah’a hamd olsun” demektedirler.

“Errahmanirrahim” yâni “Rahmân’ın rahmaniyeti o kadar geniş ki bütün bu âlemlere yayılmıştır ve şu anda vefât edip burada yatan kişiye de rahmet etsin ve biz hâlâ yaşayanlara da o hâle düşmeden evvel rahmet etsin.”

“Mâliki yevmiddîn” yâni “Dîn gününün sâhibi anlamında olarak ve dinden kasıtta Allah’ı tanımak olduğuna göre Kur’ân-ı Kerîm bizlere bunu bildirdikten sonra artık dünyâya gelmemizin nedeni sadece namaz kılmak değil Allah’ı tanımaktır bunun için de önce kendimizi tanımamız gereklidir. Namaz ve diğer ibâdetler buna sâdece bir vâsıtasıdır. En büyük vâsıta ise ilim ve irfâniyettir.”

“İyyekena’büdü ve iyyake nestain” daha henüz vaktimiz varken, ancak sana ibadet ederiz hayatı ve her şeyi ancak senden isteriz. Önümüzdeki ibretlik cenâzenin artık böyle bir imkânı kalmamıştır.

“İhdinessıratel müstakîm. Eğer değilsek hemen sen bizi sırat-ı müstakîme yönlendir. Devamı da böylece değerlendirlir.

Ölüm ve doğum fiili her ikisi de Cenâb-ı Hakk (c.c)’a âittir.

O hem öldürür hem de diriltir.

Doğum denilen hâdiseyi şöyle bir târifle anlamaya çalışalım; Doğum, gayb âleminde izâfi yoklukta mevcut olan a’yan-ı sâbite terkibinin vakti geldiğinde şehadet âleminde zuhura gelerek seyrini sürdürmeye başlamasına doğum denmektedir. Bu doğum ile Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın Hayy isminin hakîkatleri ile zuhura getirdiği ve târifi mümkün olamayan müthiş bir varlık dünyâya gelmektedir. İşte hayât gibi, duyma, görme, irade, ilim gibi Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın subûti sıfatları da bu doğan varlıkta vardır. Buna kısaca “ne var âlemde o var âdem’de” denilmiştir. İşte bu şekilde insanda (İnsân-ı kâmil’de) Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın nokta zuhur mahâlli olarak bütün özellikleri ortaya çıkmaktadır.

Çocuğu doğuran anne kendisi mahlûktur ancak çocuk doğurması yönüyle halkedicidir. Bu şekilde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın âlemleri halkedişindeki son kemâl proje dünyâya gelmektedir. Bu şekilde teçhizât ile dünyâya gelmek çok büyük bir hâdisedir.

İnsanoğlu için ifâde edilen bu husus diğer bütün varlıklar için de geçerlidir ancak mevzûmuz insan olduğu için biz o sahaya bakacağız. Çünkü insanda Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâti zuhuru vardır.

Doğum hâdisesinin neticesi olan ölüm ise doğumun tam zıttıdır. Şehadet âleminde zuhur ederek kendisine tanınan süre miktarını yaşayarak ömrünü tamamlayan kimse şehadet âleminden gayb âlemine yâni bâtına döndürülmektedir. Bunun adına Kur’ân-ı Kerîm’de zâhiren “mevt” bâtınen “yakîn” denilmektedir. Zâhir ehli sâdece mevt ile bâtın ehli ise mevt ve ikân ile dünyâdan ayrılmaktadır.

A’yan-ı sâbite misâl âleminde latîf bir halde olduğundan yâni henüz bireysel kimliği oluşmadığından doğan varlık o âlemde henüz varlığının farkında değildir. Anne baba vesilesiyle (perdesiyle) misâl âleminden şehadet âlemine geldiğinde orada latîf halde olan a’yan-ı sâbite, kesîf olan beden ve onda var olan benlik ve izâfi nefs ile perdelenmiş olmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın varlığında olan a’yan-ı sâbitede kişinin kimliğini oluşturan benliği bulunmaktadır ve bu benlik izâfi benliktir. İşte bütün bunlara mahâl olan madde beden ile birlikte dünyâda zuhura çıktıktan sonra bu izâfi benlik daha çocukluk döneminden îtibaren perde olmaya başlamaktadır. Ve bu andan îtibaren bu kişi kendisini dünyâ ehli olarak görmektedir. Çevreden aldığı te’sirler ile içinde bulunduğu cem’iyyetin değer yargılarıyla kimliğini oluşturmaktadır. Bu şekilde bâtın-î özüne perde olmaktadır.

Bunun sonrasında ölüm ötesi olan berzah yaşamına geçilmekte ve bu berzah yaşamıda mahşer gününe kadar geçecek zamanı içine almaktadır. Bu geçiş hayâl ve vehim olguları içerisinde olursa “öldü” diye ifâde edilmekte, kişi gerçek benliğini bulupta geçiş yapmış ise bu duruma “ölmeden evvel ölüm” denmektedir. Bu şekilde ölümün iki tür olduğu ortaya çıkmaktadır ki diğer bir ifâde ile bunlara “zarûri ölüm” ve “isteğe bağlı ölüm” denilmektedir.

Zarûri ölümde kişi ömür süresi dolduğunda isteğine bakılmaksızın Azrâil (a.s.) tarafından madde bedenden rûhu ayrılmak sûretiyle ölüm ötesine intikâl ettirilmektedir.

İsteğe bağlı ölümde kişi kendisine zarûri ölüm gelmeden Hakk yolunda nefsinin hakîkatini idrâk ederek onu vaktiyle Rabb’ına döndürerek teslim etmektedir. Bu şekilde artık “zarûri ölüm” ile her an dünyâdan ayrılmaya hazırdır. Bu gibi kimselerde Azrâil (a.s.) geldiği zaman ancak bir çuval et ve kemik bulur, onun nefsini bulamaz. Çünkü zâten bu kişiler vaktiyle bâtıni değerlerini yerlerine ulaştırmışlardır yâni nûrunu Nûr âlemine, rûhunu Rûh âlemine, idrâkini Hakk’ın ilmine ulaştırmışlardır.

Bu hususta ehlullah’tan biri şöyle demiştir; Bu dünyâya gelenler giderken iki şeyden hâli kalmadılar, ya canlarını ten eyleyip gittiler (ki bu zarûri ölümdür) ya tenlerini can eyleyip gittiler (ki bu da “ölmeden önce ölünüz” hükmüyle belirtilen ölümdür)” Bir âilenin çocuğu dünyâya geldiği zaman çevrede bulunan görevliler ve âile fertleri o çocuktan ses çıkmasını isterler çünkü zâhiren hayât belirtisidir ancak bâtınen bu ses çıkış ölüm ifâdesidir. Doğan bütün çocuklar ilk doğdukları anda aynı şekilde ses çıkarırlar. Bu ses kelime olarak “ıngâ” sesidir. “Ingâ” kelimesi arapça olarak (Ayn) ve (Gayn) harflerinden oluşmaktadır. Yâni (Ayn) olan a’yân-ı sâbitesinden (hakîkatinden) (Gayn) gayrı olan beden zindanına düştüğünden bu ifâde ile feryâd etmektedirler.

Bebekler bunun zâhiren bilincinde değildirler ancak kendilerinde mevcut olan rûhani bilinç ile bunlar olmaktadır. Rûhlar âleminde hür ve serbest iken beden hapsine girmekle sınırlanmaktadır. İşte fizîki anlamda gayriyyet burada başlamaktadır ki bu da tard edilmişlik hükmüdür çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c) rûhaniyetinden, varlığından dünyâ âlemine tard etmiştir o varlığı. Bu tard ediş rahmet içindir eğer bu tard ediş ile zuhura çıkış olmasa kimse kimliğini bilemez ve rûhlar âleminde bireysellik oluşmadığı için herhangi bir faaliyet yapma şansı da yoktur, bu nedenle de mükâfat ve azâb gibi bir neticenin de oluşması mümkün olamamaktadır.

Ömrünü “gayr” olarak geçirenler ölü doğmuş, ölü yaşamış ve ölü olarak ölmüş olur. Kendini bilmeyen bir kişi yapmış olduğu fiiller neticesinde isterse cennet ehli olsun yine Hakk ve hakîkatten, kendi gerçek benliğinden ayrı olarak orada hayâtını sürdürür.

Bu dünyâda gereken gerçek tevhîd ilmini tahsil ederek kendisine üflenen âdemi hakîkatler ile yâni “venefahtü” çeşmesinden ihtiyâcı kadarını içerek yoluna devam edip “Gayn” harfinde olan noktayı yâni benlik noktasını başından silebilirse bunlara, “ölü olarak doğdu ancak kendini bularak gerçek ilâhîyata ulaştı ve bir daha ölmedi” denilerek bunların zarûri ölümlerine “şeb-i âruz yâni gelin günü” denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Rahmân suresi “Kur’ân’ın gelini” (Aruz-ül Kûr’ân) olarak ifâde edilmiştir.

Mânâ âleminde görüldüğü gibi iki gelin vardır. “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı Rahmân sûreti üzere halketmiştir” ve “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı kendi sûreti üzere halketmiştir” denilmiştir hal böyle olunca insanda da Rahmân Sûresi var demektir ve insan bu yönden de gelindir. İbrâhîm Hakkı Erzurumlu hazretlerinin Mârifetnâme isimli eserinden “Ölümün hakîkati” bölümünden birkaç satır aktaralım:

Ölümün hakîkati insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin bağlılığını kesmesinden ibârettir. Mücerred hayâl insâni rûhtur. Mü’minin rûhu olan o süslü hayâl ki ölümle mü’min o hayâl olup ondan içeri gider ama mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayâl için ölümle o gayri mü’min o hayâl olup onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkep cisimden ayrılması ve kendi askerine kavuşmasına insanın ölümü denmiştir. Rûhun bu bağlantısını kesmesi hayvani rûhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır. Beyt:

“Ey kardeşim sen düşünür durursun Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın”

“Sen doğarken ağlıyordun, çevren ise gülüyordu, Öyle güzel bir ömür sür ki, ölüyorken sen gülesin, çevren ağlasın.” Azrâil, Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil (a.s.)’ların isimlerinin sonunda dikkat edersek (Elif-Lâm) takısı bulunmaktadır ki bu da ahadiyyet ve uluhiyyet mertebeleri tarafından kendilerine verilen kendi düzeylerindeki görevleri yerine getirmeleri mânâsınadır. Yâni (Elif ve Lâm)’ın hakîkatlerini kendilerine ayrılan sahada tahakkuk ettirmektedirler.

Bu bilgilerden sonra ölüm hakîkatini tahakkuk ettien Azrâil (a.s.) hakında Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin İnsân-ı Kâmil isimli eserinin Vehim bölümünden konumuzla ilgili kısımları aktaralım: “ İz- -T-B- ”


“Burası Azrâil’in ((a.s.))’ın makamıdır ammâ Resûlullah (s.a.v) efendimizden. Allahû Teâla Resûlullah (s.a.v) efendimizin vehmini kâmil ismi nûrundan halketti, Azrâil (a.s.)’ide Resûlullah’ın (s.a.v) vehm nûrundan halketti. Allahû Teâlâ, Resûlullah’ın (s.a.v) vehmini kâmil ismi nûrundan halkettikten sonra onu vücuda kahır elbisesi ile çıkardı. Durum anlatıldığı gibi olunca insanda bulunan şerrin en güçlüsü vehm kuvvetidir. Vehm aklı fikri musavvire ve idrâk gücünü mağlup eder hattâ insanda bulunan diğer duygular dahi vehm gücünün kahrı altındadır ”  Örneğin bir insan bir düşüncesini önce fikre havâle ediyor fikirde onu musavvireye yâni tasavvur edici mertebeye gönderiyor orada tasvîr edilip tasdîk edildikten sonra kişide faaliyete geçiyor işte vehim bu güçleri mağlub ediyor.

“Yukarıda anlatılan mâna îcâbı meleklerin en güçlüsü Azrâil’dir. Nitekim Allahû Teâlâ meleklere yerden bir avuç toprak almaları emrini verdi, bu topraktan Âdem (a.s.) ı halkedecekti. Bu toprağı almak için önce Cebrâil (a.s.) indi, yer kendisinden bir şey almayıp bırakması için Allah adına yemin verdi, bu yemin üzerine bir şey almayıp bıraktı gitti, bundan sonra Mikâil geldi sonra, İsrâfil geldi bunları takiben bütün mukarreb melekler geldiler hiç birinin ondan bir şey almaya güçleri yetmedi ama Azrâil müstesna, çünkü yer onlara da Allah adına yemin verdi bundan sonra Azrâil geldi, yer toprağından almaması için ona da Allah adına yemin verdi ancak Azrâil bu yemini ile onu istidraçta saydı Allah’ın emrettiği kadar toprağı ondan kabzedip aldı, onun aldığı bu bir avuç toprak yerin rûhuydu Allahû Teâla o yerin rûhundan Âdem’in (a.s.) cesedini halketti ”

“İşte anlatılan mâna îcâbıdır ki Allahû Teâla rûhları almaya Azrâil’i memur etti. Bunun sebebi de Allahû Teâla tarafından ona yerleştirilen kemâl bâbındaki kuvvetlerdir. Bu kemâl kahır ve galebe tecelligâhında olmaktadır, ondaki kemâldir ki yerden başta toprağı alan o oldu sonra, bu öyle bir melektir ki rûhunu aldığı tüm kimselerin hallerini bilir, bütün bu bilgiler onun özündedir o kadar bilir ki izâh edilmesi imkânsızdır ve her cins için ayrı bir sûrete girme imkânına sâhiptir, bazılarına da sûretsiz basit bir şekilde gelir, aldığı rûhun karşısına bir nakış gibi gelip durur, rûh onun sûretini görür âşık olur, cesedden çıkar halbuki cesedle rûh arasında geçmiş bir aşk durumu vardır, bunun için de cesed onu bırakmak istemez tutar bunun, üzerine bir çekişme meydana gelir Azrâil’in cazibesi ile cesedin rûha olan aşkı arasında bir çekişme başlar ancak sonunda Azrâillik câzibesi ağır basar ve rûh böylece çıkar bu çıkış hayret verici acaip bir iştir “


Her birerlerimizin madde bedenleri ile rûhlarımız arasında bir münâsebet var diğer ifâde ile nefslerimiz ile bedenlerimiz arasında nefsimiz bu bedene âşık çünkü bir ömür boyu birliktelik sürmüşler ve nefs bu beden ile her işini görmüştür nefs gerçek bir irfâni eğitim almamışsa bu bağlantıdan ölüm anında dahi kurtulamamaktadır ve ölüm ile zorla bedenden ayrıldığı için bunun ızdırabını çekmektedir ve kabir azâbının en büyüklerinden biri de budur yeryüzünde bizler neye sâhip çıkmış isek ondan ayrılmamız bize kabirde azâb verecektir ve âhirette de verecektir tâbî ki ancak bugünden bütün varlıkların hakk’ın varlıkları olduğunu bize âit bir varlık olmadığını bizim ancak onlara bakma ve koruma görevi üzere olduğumuzu ve vakti gelince bütün bu emânetleri Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) bizden alacağını bilerek hareket edersek ölüm bize hiçbir korku ve zorluk vermeyecektir Ölüm sonrasına geçilen birinci berzahtan haber almanın biraz mümkün, ancak ikinci berzahtan haber almanın neredeyse imkânsız olduğu belirtilmiştir bu nedenle ölüm ötesine geçmiş olanlardan haber aldım diyerek söyleyenlerin büyük çoğunluğunun sözleri vehime dayanan aslı olmayan görüntülerdir . Kim ki dünyâya geldikten sonra kendi hakîkatini idrâk eder ve Âdemiyyet rûhuyla yaşamını sürdürmeye başlayıp oradan da, diğer mertebeleri idrâk etmeye çalıştı, işte gerçek mânâda doğanlar bunlardır târikatta veled-i kalb olarak ifâde edilen ikinci doğuş ile rûhani mânâda dünyâya gelinmiş olunmaktadır âilelerimiz bizleri fizîken büyütmekte bizler ise daha sonra kendimizde olan Âdem’i, İbrâhim’i, İshâk’ı, Muhammed’i büyütüyoruz İbrâhim (a.s.) ’ın hakîkatlerinden biri olan oğlunu kurban etmek demek babanın gönül evlâdını dahi terk etme haline gelebilmesinin ifâdesidir. “ İz- -T-B- ”


“Bilesin ki aslına bakarak rûh cesede girmesi, oraya hülûlü ile öz mekânından ayrılmaz, aslî mekânından kopmaz asıl yerinde durur, cesedi gözaltına alır. Ruhların âdeti nazarları nereye ilişirse oraya hülûl ederler, hangi mahâlle nazarı ilişirse ” Bu olay gece karanlıkta el fenerinin aydınlatmasına benzer.

“Aslî merkezinden ayrılmadan oraya hülûl eder bu böyle bir iştir olur ama akıl onu muhal kabul eder bilemez, keşif yolundan başka yoldan da bilemez. Yapılan izâh vechi ile rûh bir şeye birleşme gözü ile baktığı zaman oraya hülûl eder. Onun bir şeye hülûlü herhangi bir şeyin kendi kimliğine hülûlü gibidir, bu hülûl ile o ilk başta cismanî bir sûret alır, bundan sonra orada çalışmaya başlar, ilâhî rızâya âit işleri huy edinebilir, o zaman yükselir o zaman illiyine katılır ve arza bağlı hayvanî huyları edinirse, bu huylar dolayısı ile siccîne düşer ”

“Rûhun yükselmesi melekût âleminde yer tutmasıdır ama bu insanlık sûretinde aldığı sûret durumuna göre bu sûret rûha kendi ağırlığını ve hükmünü icra ettirebilir. Rûh bu cesedin sûretine girdiği zaman onun hükmünü yürütür, ağırlık, inhisar, âcizlik gibi bu durumda rûh ondan ayrılır, kendisine has olan hafiflik ve süzülme hali cesede geçmez ancak bu ayrılık tam bir kopuş şeklinde ayrılık değildir, çünkü o aslî sıfatlarının tümü ile vasıflanmıştır, ancak o anlatılan hal îcâbı bir fiil işlemeye yeri yoktur, böyle olunca kendine has sıfatları kuvvede kalır fiile çıkmaz bu yüzden onun ayrılığına ittisal (yerinden ayrılmaksızın) ayrılığı diyoruz ama infisal (yerinden ayrılma) ayrılığı demiyoruz. Durum anlatıldığı gibi olunca cisim sâhibi melek huylu işler yapmaya bakarsa iş değişir, rûhu kuvvet bulur, kendisine cesedden ötürü sinen ağırlığı kalkar, rûh bu haline devam ettiği süre kendi özünde rûh gibi olur, suda yürür, havada uçar bu durum bu kitapta geçti bu mânâ orada anlatıldı. Ammâ bu cisim sâhibi beşerî huyları işlemeye bakar bu yerin iktizâ ettiği işlere düşerse, onları işlerse o zaman rûha karşı bir kuvvet bulur, tortunun dibe çökmesi hükmü ile yere yâni tabiî kuvvetlere has ağırlığını ona içirir, böyle olunca da zindanına kapanır yarın da zindanda dirilir, ancak bütün bu hallere rağmen rûh cesede âşıktır, cesed de onun aşkına düşmüştür, rûhun gözü devamlı cesettedir ammâ itidal üzre sağlıklı olduğu sürece, ancak cisim hastalanırsa bu yüzden rûhta bir elem meydana gelir, işte o zaman nazarını cisimden kaldırır rûhî âlemine dalmaya bakar, çünkü rûhun şenliği bu rûhî âlemdedir, her ne kadar cesetten ayrılmayı istemese dahi bakışını cesede âit âlemden alır rûhî âlemde olana verir, tıpkı sıkıntıdan genişliğe kaçan kimse gibi, bu kimse için sıkıntılı olmasına rağmen sıkışıp kaldığı zindanda bir ferah yolu olmuş olsaydı hiçbir şekilde oradan kaçış yolu aramazdı. ” İşte rûhun durumu yukarıda anlatıldığı gibidir tâ ki kesin hükme bağlı ecel gelinceye kadar, malum ömür süresi bitinceye kadar, bundan sonradır ki Azrâil adlı melek ona gelir ama o rûhun Allah katında bulunan uygun haline göre, onun Allah katındaki güzel hali hayâtı boyunca yaptığı tasarrufun güzelliğine bağlıdır, bu güzel tasarruf itikadda amellerde ahlâkta ve diğer işlerde olur. Bu anlatılan hallerin kabahat çeşidinden olması kadar da Allah katında kabahatlı sayılır. İşte bu Azrâil melek rûhunu alacağı kimseye onun haline uyar biçimde gelir, meselâ zalim bir kimseye devlet adamlarının intikam memurlarından biri sûretinde gelir ya da sultanın bir elçisi gibi ama nefret uyandıran korkunç bir şekilde, ama yararlı hal, takvâ sâhibi kimselere insanların ona en sevimli geleni gibi, en hoşlandığı gibi, hattâ bu salâh ve takvâ sâhibi kimselere Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretinde gelir, onun güzel sûretini gören rûhlar hemen çıkarlar.

Azrâil’e Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretine girmek mubahtır, sonra onun benzeri mukarreb melekler de Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretine girebilirler, çünkü onların hepsi Resûlullah (s.a.v) efendimizin rûhanî kuvvetinden halkedilmiştir, meselâ kalbinden halkedilen, aklından halkedilen, hayâlinden ve diğer rûhanî kuvvetlerin-den halkedilen gibi, anla! “

“Bu sûrete girme durumu onlar için mümkündür, çünkü ondan halkedilmişlerdir, böyle olunca da münasîp yerlerde onun sûretine girerler. Onların Resûlullah (s.a.v) efendimizin sûretine girmesi bir kimsenin rûhunun cesedinin sûretine girmesi gibidir. Bu mânâya göre Resûlullah’ın (s.a.v) sûretine giren de ancak kendi rûhudur. İblis ve tebâsı Resûlullah’ın (s.a.v) sûretine giremez zirâ onlar Resûlullah (s.a.v) efendimizin beşeriyetinden halkedilmişlerdir, ancak Resûlullah (s.a.v) efendimiz peygamber olduktan sonra onda beşeriyete nasîp kalmamıştır. Bu bâbta gelen bir hadis-i şerîf vardır “Ona bir melek geldi kalbini yardı, ondaki kanı çıkardı kalbini temizledi.” o kan beşerî nefis idi şeytanın mahâlli idi bundan sonra şeytanın onunla münâsebeti kesildi, bu münâsebet olmayınca Resûlullah’ın (s.a.v) sûretine girmeye onlardan hiç birinin gücü yetmez.

Sonra Azrâil adlı bu melek taat ehli için olsun, masiyet ehli için olsun, bunlar için gireceği şekil belli bir çeşitte değildir, çok çeşitlidir, herkese haline, makamına ve tabiatının iktizâsına göre şekil alır. Sonuç olarak kitapta yazılan ne ise ona uygun bir şekle girer, meselâ yırtıcı vahşî hayvanlara onların tabiatına uygun sûrette gelir, arslan, kaplan, kurt gibi yırtıcıların öldürmekte âdetleri ne ise öyle, kuşlar için de hallerine uygun benzer bir sûrette gelir, meselâ avcı, boğazlayıcı, doğan, karakuş gibi. Sonuçta hangi şey olursa olsun ona gelişi onun haline uygun biçimde olur, ancak sûretsiz geldiği kimselere karşı durumu değişir, onlara terkib edilmiş değil basit gelir. Görünmeden bazan bir kimseyi öldürmek için koku olur, o kimse koklar koklamaz ölür, o koku güzel de olabilir, kötü de, kokunun durumunda o şahsa verilen ilâhî hükmün te’siri vardır, ancak ölüm halinde bulunan kimse kokuyu almayabilir, bunun sebebi de dehşetidir, öyle bir hal ona uğrar ki idrâksiz kalır, kendisine uğrayan şeyin cazibesine kapılır, cesede nazarı kalmaz, tamamen bakışı ondan kesilir, işte o zaman rûhu çıktı denir. Oysa ne çıkmak vardır ne de girmek meğer ki cesede hülûl eden rûhun nazarı bir giriş sayıla çünkü hülûl ancak girişle olur, onun nazarının kalkması ise üstteki târife göre çıkış sayılır.

Sonra rûh, cesedden çıkışından sonra, cesedin sûret şeklinden hiç ayrılmaz ancak onun cesedde sakin olup durduğu bir zaman vardır, meselâ uykuya dalan fakat rü’yâ görmeyen bir kimse gibi. “Her uyuyan kimsenin rü’yâ görmesi gerekir, ancak bazıları rü’yâlarını ezber tutar, bazıları da unutur” diyen kimsenin sözüne itimat edilmez, bu hususta bazı görüşler vardır. Nitekim biz ilâhî bir keşifle anladık ki uyuyan bir kimse, bir gün iki gün hattâ daha fazla uykuda kalır ama bu uykusunda hiçbir şey görmez. Anlatıldığı gibi uyku halinde olan kimse, Cenâbı Hakk’ın kendisine bir anlık zamanı uzun bir süre uzâtmış olduğu kimse gibidir, bu durumda o gözünü yumup açan kimseye benzer. Hak Teâlâ ona kısa süreyi çok günler gibi uzâtmıştır, hattâ bu günlerde başkaları ile de yaşamıştır. Nitekim Hak Teâlâ bir anı her hangi bir şahıs için genişletir, o kimsenin bu bir anlık zaman içinde yaptığı nice iş olur, yaşar, evlenir, çocukları olur. Böyle bir an hem o kimse için hem de bütün dünyâ ehline göre gündüz saatinin en az bir zamanında olur. Nitekim böyle bir vakâ bizim için oldu, onu anladık. Ne var ki bu işe ancak bizden, nasîbi olan inanır.

İşte sükûn hali rûhların ölümüdür, meleklerin durumunu görmez misin ki Resûlullah (s.a.v) efendimiz onların ölümünü anlatırken “inkıtâ-ı zikir” (anmanın bitimi) şeklinde anlattı. Bir kimseye bu mânânın keşfi olursa Resûlullah (s.a.v)’ın işaret ettiği mânâyı anlar. Rûhların ölümü tâbir edilen bu sükûn devresi sonunda, rûh berzaha dalar, Allah dilerse berzahın beyanı yeri gelince yapılacaktır. Kâlem cömertliği bizi bu rûh ilimi bahsinde yürüttü hattâ bu açış ilimi de geçti.”[20]

Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin İnsân-ı Kâmil isimli eserinin Vehim bölümünden “ İz- -T-B- ”