Lekad kâne lekum fî rasûli(A)llâhi usvetun hasenetun limen kâne yercû(A)llâhe velyevme-l-âḣira veżekera(A)llâhe keśîrâ(n)
Andolsun, Allah'ın Resulünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.
Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah'da pek güzel bir örnek vardır. Allah'a ve son güne ümit besler olup da Allah'ı çok zikreden kimseler için.
Ahzâb Suresi 21. ayet, müminler için Hz. Peygamber'in örnekliğini vurgularken, bu örnekliğin Allah'a ve ahiret gününe iman edenler ile Allah'ı çok zikredenler için geçerli olduğunu belirtir. Ayet, 'üsve', 'hasene', 'yercû' ve 'zekere' gibi temel kavramlar üzerinden Resulullah'ın rehberliğini ve müminlerin vasıflarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'üsve' kelimesini 'bir başkasının izinden gitmek, onu taklit etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'üsve hasene' ifadesi, Resulullah'ın söz, fiil ve hallerinin müminler için en güzel ve uyulması gereken bir model olduğunu vurgular. Bu, sadece dışsal bir taklit değil, aynı zamanda içsel bir benimseme ve ahlaki bir rehberliktir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'üsve' kelimesini 'örnek alınacak şey' veya 'takip edilecek yol' olarak yorumlar. Ayetteki kullanımıyla, Resulullah'ın hayatının, müminlerin karşılaştığı zorluklar ve imtihanlar karşısında nasıl bir duruş sergilemeleri gerektiğine dair pratik bir rehberlik sunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'üsve' kavramının Kur'an'da ahlaki bir ideal ve davranış modeli olarak merkezi bir rol oynadığını belirtir. Resulullah'ın 'üsve-i hasene' olması, onun sadece bir peygamber değil, aynı zamanda müminlerin hayatlarını şekillendirmeleri gereken mükemmel bir insan örneği olduğunu gösterir. Bu, Kur'an'ın ahlaki öğretilerinin somut bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasen' kelimesini 'güzellik, iyilik ve kemal' anlamlarında kullanır. 'Üsve hasene' terkibinde ise, Resulullah'ın örnekliğinin sadece bir örnek olmakla kalmayıp, aynı zamanda en güzel, en mükemmel ve en ideal örnek olduğunu ifade eder. Bu, onun ahlaki ve insani vasıflarının üstünlüğünü vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hasen' kelimesinin hem maddi hem de manevi güzellikleri kapsadığını belirtir. Ayetteki 'hasene' kelimesi, Resulullah'ın örnekliğinin sadece dış görünüş veya davranışlarda değil, aynı zamanda içsel ahlak, niyet ve Allah ile olan ilişkisindeki mükemmelliği de içerdiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'recâ' kelimesini 'umut etmek, beklemek' olarak açıklar. Ayetteki 'yercûllâhe ve'l-yevme'l-âhire' ifadesi, müminlerin Allah'ın rahmetine ve ahiret gününün mükafatına yönelik güçlü bir beklenti ve arzu içinde olduklarını gösterir. Bu umut, onların Resulullah'ın örnekliğini benimsemeleri için bir motivasyon kaynağıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'recâ' kelimesinin 'umut ve beklenti' anlamında kullanıldığını, ancak bazen 'korku' anlamını da içerebileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda ise, Allah'ın lütfuna ve ahiret gününün hayırlı sonuçlarına yönelik olumlu bir beklentiyi ifade eder. Bu beklenti, mümini salih amellere yöneltir ve Resulullah'ın yolunu takip etmeye teşvik eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'recâ' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın rahmetine ve cennete yönelik umudu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'a ve ahiret gününe 'kavuşmayı umanlar' ifadesi, sadece pasif bir beklenti değil, aynı zamanda bu hedeflere ulaşmak için çaba gösterme azmini de içerir. Resulullah'ın örnekliği, bu umudun gerçekleşmesi için bir yol haritası sunar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zikir' kelimesinin 'hatırlamak, anmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zekerallâhe kesîrâ' ifadesi, Allah'ı sadece dille değil, aynı zamanda kalple ve tüm benlikle sürekli hatırlamayı, O'nun emir ve yasaklarını akılda tutmayı ifade eder. Bu, müminin Allah ile olan bağının derinliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikir'in hem dille anmak hem de kalple hatırlamak olduğunu, hatta bazen 'ezberlemek' anlamına da gelebileceğini söyler. Ayetteki 'çok zikretmek', Allah'ın azametini, kudretini ve nimetlerini sürekli tefekkür etmek, O'na şükretmek ve O'nun yolunda olmak için bir motivasyon kaynağıdır. Bu, Resulullah'ın örnekliğine uymanın temel şartlarından biridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikir' kavramının Kur'an'da Allah'ı sürekli hatırlama ve O'nun varlığını bilincinde tutma eylemi olarak merkezi bir öneme sahip olduğunu vurgular. 'Allah'ı çok ananlar' ifadesi, müminlerin sadece belirli zamanlarda değil, hayatlarının her anında Allah ile bağlantı kurduklarını ve bu bağlantının onların ahlaki ve ruhsal gelişimlerini beslediğini gösterir. Bu durum, Resulullah'ın 'üsve-i hasene' oluşuyla doğrudan ilişkilidir.
Ahzâb Sûresi
ÜSVE, sözlük anlamı "teessi" edilecek, yani uyulacak, arkasından gidilecek örnek, meşk, nümûne-i imtisal demektir.
Bu örnek hakında Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;
1153. Şâh gidişte beni uçurduğu vakit, gönül evcinde onun pertevi gibi uçarım.
Şâh-ı hakîkî olan Hak beni seyr ü sülûkümde uçurduğu vakit, gönül âleminin yükseklerinde kesâfet-i cismâniyyem-den kurtulup, onun nûru ve pertevi gibi uçarım.
Ankaravî hazretlerine göre hülâsa-i ma’nâ dahi böyle olur: “Şâh beni kendi âvâz-ı hazîni içinde uçurduğu, ya’ni şâh âvâz-ı hazîni ile "Haydi doğancığım, seni göreyim!” gibi kumandalar ile av için beni bileğinden salıvererek uçurduğu vakit, ben gönül afâkından onun pertevi ve nûru gibi uçar ve gönüller avlarım."
1154. Bir ay ve güneş gibi uçarım; gönüllerin perdelerini yırtarım!
İlim ve irfan göklerinde ay ve güneş gibi seyr ü devr ederim ve ulûm-i ledünniyye ve esrâr-ı ma’rifet perdelerini yırtarım.
1155. Akılların parlaklığı benim fikretimdenâir; göğün yarılması benim fıtratımdandır.
“Fikret”ten murâd, akl-ı küllün fikir ve idrâkidir. “Gök”ten murâd, vücûd-ı mutlakın mertebe-i vahdetidir ki, onda bilcümle merâtib hâl-i ittihâddadır. “Akıllar"dan murâd, akl-ı küllün mâdûnu olan uküldür. Ya’ni mertebe-i ervâh ve şehâdetteki ukül ve nüfusun parlaklığı, benim akl-ı küllümün fıkret ve idrâkinden cüzlerdir. Mertebe-i vahdetin hâiz olduğu kemâlâtı inşikâk ve infıtâr ile vücûd-ı hâricîde izhârı, benim hilkatim içindir. Zîrâ vücûd-ı mutlakın merâtibe tenezzülâtındaki maksûd-ı aslî, insân-ı kâmilin zuhûrudur.
1156. Hem doğanım, benim hakkımda hümâ hayran olur; baykuş kim oluyor, tâ ki bizim sırrımızı bile!
“Hümâ"dan murâd, melâike-i mukarrabîndir. Ezcümle, mazhar-ı akl olan Hz. Cibril’dir. Ya’ni, vâkıâ ben beşerim; bu âlem-i cismâniyyette ervâhı avlayıp huzûr-ı şâha götürmek için salıverilmiş doğanım. Fakat benim hakkımda cismâniyyetten ârî olan melâike-i mukarrabîn sırrımı bilmek husûsunda hayrettedirler. Vîrâne-i tabîatın esîri olan baykuşlar kim oluyor ki, bizim sırrımızı bilsinler!
1157. Şâh benden dolayı hatırladı; zindandan yüz binlerce bağlanmışı âzâd etti.
Şâh-ı hakîkî, mahzâ benim zuhûrum için, zâtında mahbûs ve mahfî olan ve mertebe-i ahadiyyesinde bağlı kalan sıfât ve esmâsına rahmet-i âmme-i zâtiyye ve sıfâtiyyesiyle tecellî buyurarak âzâd etti.
1158. Bir dem beni baykuşlara mukârin kıldı; benim nefesimden baykuşları doğan yaptı!
Bir müddet-i muvakkata için bana sûret-i beşeriyye giydirip, tabîat ve cismâniyyet harâbesindeki insanlara mukârin kıldı ve benim nefha-i feyzimden birtakım nâkıslan bu vîrâne-i cismâniyyetten kurtarıp kemâle getirdi.
1159. Bu saâdetli bir baykuş ki, benim pervâzımda nîk-bahtlığından benim sırrımı anladı!
Benim âlem-i ma’nâdaki uçuşum hakkında saâdet-i ezeliyyesinden dolayı benim sırrımı anlayan cismânîlere ne mutlu!
1160. Doğanlar olmanız için bana asılınız; gerçi baykuşsunuz, şahibâzlar olunuz!
Ey sâlikler, semâ-yı ma’rifette esrâr-ı ilâhiyyeyi avlayabilecek doğan olmanız için bana teveccüh edin! Gerçi henüz cismâniyyet harâbesinde baykuş mesâbeşindesiniz; fakat bana sarılınız ki, şahbâz olasınız. Bu beyt-i şerîfte, (Ahzâb, 33/21) [ya’ni “Resûlullah’da sizin için güzel bir örnek vardır.”] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.[21]
455. Hoş -cevaz olan o Resul çok iyi söyledi. Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir.
“Cevaz”, burada yol, tarîk ve meslek ma’nâsınadır. “Hoş-cevâz”, “tarik ve mesleki güzel olan” ma'nâsınadır. Bu ta’bîr ile sûre-i Ahzâb’da olan (Ahzâb, 33/21) ya’ni “Allah’ın resûlünde sizin için güzel reîs ve muktedâ olmak vardır” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni, “Mesleği ve tarîki güzel ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerif-lerinde çok güzel buyurdu. O buyurduğu şey de budur ki: “Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir." İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şu hadisleri beyân buyurmuştur: Ebu Saîd el-Hudrî şu hadîsi beyân buyurur: “Her bir şeyin direği ve temeli vardır ve mü’minin aslı ve temeli onun aklıdır. Binâenaleyh onun ibâdeti de aklı mikdârınca olur.” Ve Hz. Âişe (r.a.) buyurdular ki: “Ben Resûl-i Ekrem hazretlerine dedim “Nâs dünyâda ne ile tefâzul ederler? Resûl-i Ekrem hazretleri “Akıl ile!" buyurdu. Ben dedim ki: “Ya âhirette?” “Akıl ile!” buyurdu. Dedim ki: “Amelleriyle mücâzât ve mükâfât olunmazlar mı?" buyurdular ki: Ya’ni “Ya Âişe, onlar ancak Allah’ın kendilerine verdiği akıl mikdânnca amel ederler. Akıldan verilen şey mikdânrınca da amelleri olur. Amel ettikleri şey mikdânnca da mücâzât ve mükâfât olunurlar.” Îşte bu hadîs-i şeriflerden dahi anlaşılacağı üzere akıl ibâdât-ı zâhirenin temelidir ve esâsıdır. Aklı nâkıs olan bir kimsenin a’mâl-i zâhiresi de noksan olur. Binâenaleyh bir zerre akıl elbette namaz ve oruç gibi ibâdât-ı zâhireden daha faydalıdır.[22]
Fusûs’ül Hikem de Resülulah s.a.v in “izinden” gitme hakkında;
imdi Sallallâhü aleyhi ve sellem'in hâli bu idi ki, ona "süt" takdim olundukda: "İlâhi, bizim için onda bereket kıl ve ondan ziyâde eyle!" der idi. Zîrâ muhakkak onu "ilim" suretinde görür oldu. Ve halbuki "ilim"den ziyâdenin talebi ile emr olundu. Ve ona sütten başkası takdim olundukda "İlâhî, bizim için onda bereket kıl ve bizi ondan hayırlısıyla itâm eyle!" der idi. İmdi Allah Teâlâ, bir kimseye verdiği şeyi, emr-i ilâhi ile suâl sebebiyle verse, muhakkak Allah Teâlâ onu âhiret evinde muhasebe etmez. Ve Allah Teâlâ, bir kimseye verdiği şeyi, emr-i ilâhî olmaksızın suâl sebebiyle verse, onun hakkında emr, Allah Teâlâ'ya râci'dir. Dilerse onu muhasebe eder ve dilerse onu muhasebe etme'z. Ve ben Allah'dan hassaten ilim recâ ederim ki, onu onunla hesâb etmez. Zîrâ Nebî'si (a.s.)a, "ilim"den ziyâdeyi taleble olan emri, onun ümmetine emrinin aynıdır. Zîrâ Allah Teâlâ "Elbette sizin için Resûlullah'da üsve-i hasene vardır" (Ahzâb, 33/21) der. Ve fehmi Allah'dan olan kimse için, bu teessîden a'zam hangi üsve vardır? (34).
Cenâb-ı Şeyh (r.a.), Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz'in âlem-i hissi âlem-i hayâle ilhak edip suver-i hissiyyeyi te'vîl buyurduklarını diğer bir delîl ile te'yîd ederek derler ki: Fahr-i âlem Efendimiz'e "süt" takdim olunduğu vakit derler idi. “Ey Allah’ım bizim için bereketli kıl onun içinde olanı ve menfaati ziyadeleştir” diye süt takdim olunduğu zaman böyle dua ederdi. Çünkü sütün suretini "ilim" ile te'vîl ettikleri için, ziyadeliğini taleb eylerler idi. Zîrâ ziyade ilim talebine me'mûr olmuş idi. Fakat sütten başka birşey takdim olundukda ondan hayırlısını taleb ederlerdi. Ve ondan hayırlısı, ma'nâ-yı ilme dâll olan "süt" idi.
İmdi yukarıda îzâh olunduğu üzere, Allah Teâlâ bir kimseye bir şeyi emr-i ilâhîsiyle vâki' olan talebi üzere verse, o ihsanının hesabını sormaz. Fakat emr-i ilâhîsi olmaksızın kulun kendi kendine vâki' olan talebi üzerine verdiği şeyin hesabını dilerse sorar, dilemezse sormaz. Bunun için Şeyh (r.a.) buyurur ki: "Ben Allah'dan bilhassa ilim recâ ederim ki, onu o ilim ile muhasebe etmez". Yani neden çok ilim istedin diye hesaba çekmez çünkü ilimin artırılmasını istemek ayetle sabittir. (20/114) “Ve kul rabbi zidni ilma”
Çünkü Allah Teâlâ Peygamberine ilimden ziyâdeyi taleble emr etmiştir. Onun bu emri, Peygamber'in ümmetine olan emrinin aynıdır. Zîrâ Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde "Elbette sizin için Resûlullah'da güzel ve makbul tarîk ve izinden gitme vardır" (Ahzâb, 33/21) buyurur. Biz Peygamberimiz'in hısâline iktidâ ve onun izinden gittiğimizde, elbette emr-i ilâhîye tâbi' olmuş oluruz. Şu halde Peygamber ilmi ziyadeleştirme Hakk'ın emri ile taleb etmiş idi. İlimden ziyâdeyi taleb ettiğimiz vakit, biz de Hakk'ın emriyle taleb etmiş bulunuruz. Binâenaleyh bu talebimiz üzerine Hak Teâlâ bize ilim ihsan etse onunla muhasebe olunmayız. İmdi ilmin artması talebinde Hz. Peygamber'e olan emrin bize olan emr olduğunu, Allah Teâlâ'nın fehim ettirdiği buyurduğu kimse için, bu iktidâ ve peyrevlikten daha güzel ve daha azîm hangi üsve ve tarîk vardır?[23] “ İz- -T-B- ”