Ve evraśekum ardahum ve diyârahum ve emvâlehum ve erdan lem tetaûhâ(c) vekâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîrâ(n)
Allah, sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara varis kıldı. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
(Allah) onların arazilerini, yurtlarını ve mallarını size miras kıldı. Bir de henüz ayak basmadığınız bir yeri (size miras kıldı). Allah, her şeye kâdirdir.
Bu ayet, Allah'ın müminlere düşmanlarının topraklarını, yurtlarını ve mallarını miras olarak verdiğini, hatta henüz fethedilmemiş toprakları bile vaat ettiğini bildirmektedir. Ayet, Allah'ın kudretini vurgulayarak bu vaadin gerçekleşeceğine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-r-s kökü, bir şeyin bir topluluktan diğerine geçmesi anlamına gelir. Bu ayetteki 'evrâseküm' fiili, Allah'ın düşmanların sahip olduğu şeyleri (yer, yurt, mal) müminlere intikal ettirmesi, onları bu şeylerin varisi kılması demektir. Bu, ilahi bir lütuf ve takdirin sonucudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Evrâseküm' ifadesi, mecazi olarak 'size sahip kıldı' veya 'sizin için helal kıldı' anlamındadır. Yani, Allah düşmanların sahip olduğu şeyleri size mülk edinme hakkı vermiştir. Bu, savaş sonrası elde edilen ganimetlerin ve fetihlerin ilahi bir takdirle müminlere ait olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Miras (vâris) kavramı Kur'an'da sadece maddi intikali değil, aynı zamanda manevi ve ilahi bir lütfu da ifade eder. Bu ayetteki 'evrâseküm', Allah'ın müminlere düşmanlarına karşı zafer bahşederek onların mülklerini helal kılması ve bu mülkleri onlara devretmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, Allah'ın vaadinin bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Arz (toprak), üzerinde yaşanılan, ekilip biçilen ve mülk edinilen yerdir. Ayetteki 'arzahum' ifadesi, düşmanların kontrolünde olan ve müminlere miras olarak verilen coğrafi bölgeleri ve arazileri ifade eder. Bu, genellikle savaşla ele geçirilen toprakları kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arz, yeryüzünün bir parçasıdır. Kur'an'da bazen belirli bir bölgeyi, bazen de genel olarak yeryüzünü ifade eder. Bu ayette 'arzahum', düşmanların yaşadığı ve sahip olduğu belirli toprak parçalarını, yani onların vatanlarını ve arazilerini belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Dâr (çoğulu diyâr), bir kişinin ikamet ettiği, yaşadığı ev veya yerleşim yeridir. Ayetteki 'diyârahum', düşmanların evlerini, şehirlerini ve yerleşim bölgelerini ifade eder. Bu, sadece toprak değil, aynı zamanda üzerinde kurulu olan yapıları da kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Dâr, bir topluluğun toplandığı ve yaşadığı yerdir. 'Diyârahum' ifadesi, düşmanların meskenlerini, yurtlarını ve içinde yaşadıkları tüm yapıları kapsar. Bu, onların yaşam alanlarının müminlere miras olarak verildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mâl, insanın sahip olduğu, elde ettiği ve üzerinde tasarruf ettiği her türlü şeydir. Bu ayetteki 'emvâlahum', düşmanların sahip olduğu para, eşya, hayvanlar ve diğer tüm maddi varlıkları ifade eder. Bu, ganimet olarak ele geçirilen veya fetihle elde edilen zenginlikleri kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mâl, insanın mülkiyetinde olan ve faydalanılan her şeydir. 'Emvâlahum' ifadesi, düşmanların biriktirdiği ve sahip olduğu tüm maddi değerleri, yani onların ekonomik gücünü ve zenginliklerini belirtir. Allah'ın bu malları müminlere miras kılması, onların ekonomik olarak güçlenmesini sağlamıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vat' (ayak basmak), bir yere fiziki olarak adım atmaktır. Ayetteki 'lem tet'ûhâ' ifadesi, henüz müminlerin ayak basmadığı, yani henüz fethedilmemiş veya ele geçirilmemiş toprakları ifade eder. Bu, Allah'ın gelecekteki fetihleri de vaat ettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Vat' fiili, bir yere ayak basmak anlamının yanı sıra, mecazi olarak bir yeri ele geçirmek, fethetmek veya üzerinde hakimiyet kurmak anlamında da kullanılır. 'Lem tet'ûhâ' ifadesi, müminlerin henüz fiilen fethetmediği ancak Allah'ın kendilerine vaat ettiği toprakları işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kudret, bir şeyi yapmaya muktedir olmak, gücü yetmek demektir. 'Kadîr' ismi, Allah'ın mutlak kudretini, her şeye gücünün yettiğini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın müminlere vaat ettiği tüm bu mirasları (topraklar, yurtlar, mallar, fethedilmemiş yerler) gerçekleştirmeye muktedir olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kadîr ismi, Allah'ın iradesini dilediği gibi gerçekleştirebilme yeteneğini ve sınırsız gücünü ifade eder. Ayetteki 'Kadîrâ' ifadesi, Allah'ın vaat ettiği şeyleri (düşmanların mülklerini müminlere miras kılma ve henüz fethedilmemiş toprakları vaat etme) kesinlikle yerine getireceğini, zira O'nun için hiçbir şeyin imkansız olmadığını belirtir.
Ahzâb Sûresi
Bu kitap ehli, yahudilerden Kureyzaoğullarıdır. Resulullah ile anlaşma yapmışlarken, Nadiroğullarının ısrarları ile dönmüşler, Ahzab'a yardım etmişlerdi. Ahzab'ın yenilip dağıldığı gecenin sabahı müslümanlar Medine'ye dönüp silahlarını bıraktıkları sırada Cebrail Resulullah (s.a.v.)e gelmiş, "Zırhını çıkarıyor musun? Melekler henüz silahı bırakmadılar, Allah Teâlâ senin Kureyzaoğulları üzerine yürümeni emrediyor, ben de onlara gidiyorum" demişti. Bunun üzerine, "İkindiyi Kureyzaoğullarında kılsınlar" diye müslümanlara ilan edildi. Müslümanlar vardılar yirmi, yirmi beş gece kuşatma yaptılar, Resulullah'ın hükmünü kabul etmeleri teklif edildi, kabul etmediler, Sa'd b. Muaz'ın hükmünü kabul etmeye razı oldular. O da savaşa katılanların öldürülmelerine, çocukların ve kadınların esir edilmelerine hükmetmişti ki, bu olay meşhurdur. Sıysalarından, kulelerinden.
SAYASÎ, sıysanın çoğulu, sıysa dağın ucuna ve her şeyin aslına ve çulha tarağına denir. Burada sağlam, yüksek kale, sur ve kule anlamınadır.[28]
Benî Kaynuka ve Benî Nadîr kabilelerinin sürgün edilmesinden sonra Medine’de kalan son Yahudi kabilesi Benî Kurayza, 622'de düzenlenen Medine Antlaşması'na göre, şehri Müslümanlar ile birlikte savunmaya katılması gerektiği hâlde Hendek Savaşı'nda (627) bu yükümlülüğünü yerine getirmemiş ve bazı kaynaklara göre de karşı tarafta, Müslümanlara karşı mücadele etmişlerdi. Buna ilaveten, kabile, Medine’den sürgün edildikten sonra Hayber Kalesi'ne yerleşen Benî Nadîr kabilesiyle ittifak kurmuştu.
Muhammed (s.a.v.), Hendek Muharebesi'nin ardından, miladi 15 Nisan 627 tarihinde, kendisine bağlı güçlere silahlarını bırakmamalarını ve o günkü ikindi namazını Benî Kurayza topraklarında kılmalarını emretti. Kendisi de zırhını giyip silahlarını kuşanarak oraya gitti. Kabilenin yaşadığı alanın önünde mevzilenen Müslüman güçler, düşmanlarından silahlarını bırakmalarını ve ardından kalelerinden inerek teslim olmalarını talep etti. İstekleri Yahudiler tarafından reddedilince savaş başladı.[29]
(قريظة) Kaf: Kudret,
Rı: Rububiyet, Esmâ-i İlâhiye,
Ye: Yakın,
Zı: Zulmet-karanlık,
Te: Sen…
Beni kureyza ile savaş kişi varlığında Esmâ-i ilâhiye zulmet karanlığı yakınlığı içinde hayali ve vehimi olarak nefsi emmare için kullanıyor ve program neticesinde oluşan oğulları ile kişinin varlığı ile savaş halinde ise oluşturdukları vehimi kumdan kaleleri olan tahrif edilmiş hayali tarikat mertebesinin yıkılarak gönül medinesinden uzaklaştırılma-sıdır. (Murat Derûni)