Ve-in kuntunne turidna(A)llâhe ve rasûlehu ve-ddâra-l-âḣirate fe-inna(A)llâhe e'adde lilmuhsinâti minkunne ecran ‘azîmâ(n)
"Eğer Allah'ı, Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır."
Yok eğer Allah ve Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki, Allah içinizden güzellik edenlere pek büyük bir ecir hazırlamıştır.
Bu ayet, mümin kadınların Allah'ı, Resulü'nü ve ahiret yurdunu tercih etmeleri durumunda elde edecekleri büyük mükafatı vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, ilahi iradeye yönelme, ahiret beklentisi ve ihsan sahibi olmanın karşılığını dilbilimsel ve semantik derinliğiyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'revd' kökünü 'bir şeyi aramak, talep etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'türidne' kelimesi, kadınların kalben ve fiilen Allah'a, Resulü'ne ve ahirete yönelme, onları tercih etme iradesini gösterir. Bu, sadece dile getirmek değil, aynı zamanda bu tercihin gerektirdiği yaşam biçimini benimsemektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'irâde' kavramını 'bir şeyi elde etmeye yönelik kesin azim' olarak tanımlar. Ayetteki 'türidne' fiili, mümin kadınların Allah'ı, Resulü'nü ve ahiret yurdunu sadece düşünmekle kalmayıp, bu hedeflere ulaşmak için kararlı bir niyet ve eylem içinde olmalarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ed-dâru'l-âhire' terkibini 'son yurt, dünya hayatından sonraki ebedi ikametgah' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, kadınların dünya metaına karşılık ahiret yurdunu tercih etmelerinin önemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âhiret' kavramının Kur'an'da 'dünya' (ed-dünyâ) kavramının zıddı olarak konumlandığını belirtir. 'Dâru'l-âhire' ise bu zıtlığın somutlaşmış halidir ve müminler için dünya hayatının geçiciliğine karşılık ebedi bir ödül ve nihai varış noktasıdır. Ayette, bu yurdun istenmesi, dünya menfaatlerinden vazgeçme iradesini simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âhiret' kelimesini 'sonra gelen, sonuncu' olarak tanımlar ve 'dâru'l-âhire' terkibini 'dünya hayatından sonraki ebedi ikametgah' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu yurdun istenmesi, Allah'ın rızasını kazanarak ebedi saadete ulaşma arzusunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'a'adde' fiilini 'hazırladı, tedarik etti' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadinin kesinliğini ve mükafatın önceden belirlenmiş ve hazır olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'i'dâd' kelimesinin 'bir şeyi belirli bir amaç için hazır hale getirmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayette 'Allah'ın hazırlaması', O'nun kudretini ve vaadine sadakatini gösterir; mükafatın kesinlikle gerçekleşeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihsan' kavramını 'bir şeyi güzel yapmak, iyilikte bulunmak' olarak tanımlar ve 'muhsin'i 'iyilik yapan, güzel davranan' kişi olarak açıklar. Ayetteki 'muhsinât' kelimesi, kadınların Allah'a, Resulü'ne ve ahirete yönelik tercihlerini sadece niyetle değil, aynı zamanda fiili olarak da en güzel şekilde yerine getirmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihsan' kavramının Kur'an'da 'Allah'a sanki O'nu görüyormuşçasına ibadet etmek' ve 'insanlara karşı iyilikte bulunmak' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Ayetteki 'muhsinât', bu iki boyutu da kapsayan, hem Allah'a karşı kulluk görevlerini hem de toplumsal ilişkilerde iyiliği en güzel şekilde yerine getiren kadınları ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ihsan'ın 'bir işi en güzel şekilde yapmak, mükemmeliyet' anlamını vurgular. Ayetteki 'muhsinât', sadece iyilik yapmakla kalmayıp, bu iyilikleri Allah'ın rızasına uygun, samimi ve eksiksiz bir şekilde yapan kadınları tanımlar. Bu, onların Allah katındaki değerini artıran temel bir niteliktir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ecr' kelimesini 'yapılan bir işin karşılığı olan mükafat' olarak açıklar. 'Azîm' ise 'büyük, yüce' demektir. Ayetteki 'ecran azîmen' terkibi, Allah'ın vaat ettiği mükafatın sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da çok değerli ve üstün olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ecr'i 'bir amelin karşılığı' olarak tanımlarken, 'azîm' kelimesinin 'büyüklük ve yücelik' ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bu ifade, Allah'ın ihsan sahibi kadınlara vereceği mükafatın, dünya nimetleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük ve ebedi bir değer taşıdığını gösterir.
Ahzâb Sûresi
"Rivayet olunuyor ki Resulullah (s.a.v) dan hanımları zinet elbiseleri, süslü elbiseler ve daha çok nafaka, yiyecek bedeli, geçimlik istemişlerdi; bu ayetler bu sebeple nazil oldu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Hz. Aişe'den başlayarak, hepsini serbest bıraktı. Hz. Aişe: "Ben Allah'ı Resulullah'ı ve ahiret evini isterim" dedi. Kalan hanımlar da öyle söylediler.”[30]
Efendimiz (s.a.v.) Hakikat-i Muhammed-i İnsan-ı Kamil olduğu ve Akl-ı küll olduğu gibi eşleri, annelerimiz nefsi küll (nisâ) dır.
Hz. Hatice (r.anha) Hz. Sevde (r.anha) Hz. Ayşe (r.anha) Hz. Hafsa (r.anha) Hz. Zeynep Binti Huzeyme (r.anha) Hz. Ümmü Seleme (r.anha) Hz. Zeynep Binti Cahş (r.anha) Hz. Cüveyriye (r.anha) Hz. Ümmü Habibe (r.anha) Hz. Safiye (r.anha) Hz. Meymûne (r.anha) Hz. Mariye (r.anha) Eşlerinin tamamı 12 adet olması da Hakikat-i Muhammediye bağlı olduğu anlaşılmaktadır.
Şimdi konu efendimiz ve hanımları annemiz olduğuna göre Fûsüs’ül Hikemde geçen hadisin Nisâ yönünün anlaşılması gerekecektir.
Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı."[31]
3. Paragraf:
İmdi nisanın zikri ile ibtidâ etti ve salâtı te'hîr eyledi. Bu da kadının kendi "ayn"ının asl-ı zuhurunda, muhakkak racülden bir cüz' olmasından nâşîdir. Nitekim insan Hakk'ın ba'zı zuhuratıdır; ve Hak onun aslı ve menşeidir. Ve insanın nefsine ma'rifeti, kendi Rab-b'inin ma'rifetine mukaddimedir. Zîrâ onun Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine ma'rifetinden neticedir, Bunun için Resul (a.s.) "Kendi nefsini arif olan kimse Rabb'ini arif olur" buyurdu. Binâenaleyh eğer istersen bu haberde men'-i ma'rifetle ve vusulden acz ile kâil olursun. Zîrâ muhakkak o, onun hakkında caizdir; ve eğer istersen ma'rifetin sübûtu ile kail olursun. İmdi evvelkisi, muhakkak sen kendi nefsini arif olmadığını arif olursun. Şu halde Rabb'ini arif olmazsın. Ve ikincisi nefsini arif olursun; binâenaleyh Rabb'ini arif olursun(3).
Ya'ni kadının "ayn"ının asl-ı zuhuru, erkeğin bir cüz'ü olarak vâki olduğu için, muhabbet babında beyân buyurduğu üç şeyden birincisi kadını ve sonra da namazı zikr etti. Zîrâ vûcûdda asl olan fâiliyyettir; ve münfailiyyet neticedir. Ve fâiliyyetin zuhuru erkek ve münfailiyyetin zuhuru kadındır. Binâenaleyh kadın erkeğin neticesidir; ve netice cûz'dür. Şu halde kadın asl-ı zuhurda erkeğin cüz'ü olmuş olur. Nitekim insan Hakk'ın ba'zı zuhuratıdır. Ve Hak insanın aslı ve menşeidir.
Zîrâ insânın hakikatı olan hakîkat-i muhammediyye, sıfat mertebesi, ceberut mertebesi diye isimlendirilen diğer bir ismi de Vahidiyet mertebesi itibariyle Hakikat-ı insaniye eğer bu âlemleri gelecekte tesbit etmek mümkün olsa yani sonsuz fezayı tesbit etmek mümkün olsa zannediyorum ki insan suretinde tesbit edeceklerdir. Gerçi insan suretinde tesbit edildiği zaman sınırlanmış olmakta sınırları ve sınırlar dışı diye bir husus ortaya çıkmaktadır, böyle bir manada değil, sınırlanmamış olarak içinde olarak insan benzeri bir feza çıkacaktır önümüze. Eğer gelecekte imkanları genişlemiş olursa insanların. İşte bu mertebenin ismi İnsan-ı kamil diğerleri ise kamil insandır. Yani beşer olarak yaşamış gelmiş her ne kadar İnsan-ı Kamil diye söyleniyorsa da kamil insan, bir tek insan-ı Kamil var, hem beşer olarak hem Hakikat-ı Muhammedi olarak Peygamber (s.a.v.) Efendimizdir. O’na ancak insan-ı Kamil diyebiliriz. Çünkü hakikati Odur. Yani asli olan hakikat-i insan-ı Kamildir. O’ndan sonra gelen bütün büyüklerimiz, gavs-ul azamlar işte İnsan-ı Kamil diye isimlendirilen fertler, değerli kimselerin hepsi kamil insandır.
Zira Hakikat-ı insaniye olan hakikat-ı Muhammediye lataayyun olan yani taayyunsuz olan zuhuru olmayan tayin olunmamış, program olarak ortaya çıkmamış olan o mertebe Zat-ı Ahadiyenin, ahadiyet mertebesinin mertebe-i taayyuna tenezzülüdür. Eğer Zat-ı Mutlak libas-ı Taayyuna bürünüp Zat-ı Mutlak taayyün elbisesine bürünüp mukayyed olmasa idi yani kayıda girmese idi, taayyün ile taayyunsuzluk arasında bir fark da birinin kayıtsız olması yani sınırlarının çizilmemesi, diğerinin ise sınırlerının çizilmesidir. Taayyün kayıda girmek demektir. Ağaç, kuş, gezegenler, galaksiler, bütün sistemler Cenab-ı Hakk’ın o isim ile kayda girmesidir. Bu taayyün mertebesidir, tayin edilen kevn, meydana geçme görüntüye gelme mertebesidir. Daha evvelki la taayyün taayyün olmayan. İşte kevniyet ile kevniyetsizlik arasındaki fark taayyuna bürünüp mukayyed olmasa idi. Yani la taayyün Zat-ı Mutlak taayyuna girip kayıtlanmasa idi O’nun tafsili ve zahiri olan yani zahir isminin zuhuru olan vücud-u insan bu mıntıkada belirip ortaya çıkmazdı. Bu âlemler mertebesinde bariz olup ortaya çıkmaz idi.
Yorum, “ İz- -T-B- ”
Beyt: Tercüme: "Âdem'i icmal mertebemizden yani cem makamından hâriç olan tafsil mertebesine gönderdik, yani çokluk âlemine gönderdik; ve onda cemâlimizi izhâr ettik. Bu gizli sırdan cemâlimizi temâşâ et; yani insan veçhinden cemalimizi temaşa et, işte burada bahsedilen peygamber Efendimizin açık olarak bizlere bildirmiş olduğu “men reani fakat real Hakk” Bana bakan Hakk’ı görür, diyor. Şimdi biz peygamberimize baktığımız zaman kast ettiğimiz yönü, yeri neresidir, bana bakan dediği zaman biz onun eline mi ayağına mı sırtına mı, neresine bakarız, veçhine bakarız. “bana bakan” dediği zaman veçhime bakan demektir ki, veçhinde zaten bütün varlığı mevcttur. Bir kişinin sadece koluyla ilgilenmesi kolunun sadece bir teferruat olarak ilgilenmesidir, kolum ağrıyor, ayağım ağrıyor dediği zaman teferruat olarak dolaylı olarak orayla ilgilenir olur, orayla ilgileniyorken dahi veçhiyle ilgilenmiş olur. Çünkü duyma tatma, görme, koklama bakın hep veçhimizdedir bunlar. Ayağımızla görmeyiz, elimizle görmeyiz, gerçi elimizle dokunuruz, dokunmak suretiyle bir şeyin varlığını tesbit edebiliriz ama rengini tesbit edemeyiz. Ne olduğunu görmedikten sonra. İşte “cemalimizi” dediği budur. Bu gizli sırdan Cemalimizi temaşa et. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 âyeti bunun daha genişletilmiş halidir. Nereye baksak Hakk’ın bir veçhi vardır ancak oralarda kevniyette görülen Hakk’ın isimlerinin suretleridir, veçhidir ama insanın zatında Hakk’ın Zat’ının veçhi görülmektedir. İşte bir bakıma rabıtanın hakikati buraya dayanır. Yoksa herhangi bir ama bunun şartı fenafillah mertebesinde en az olması lazımdır kişinin yani kendi beşeriyeti ile değil Hakk’ın varlığında kendi hakikatini bularak var olması ve yaşamasıdır en az. Bakabillah da olması daha iyisidir tabi, eğer kişi o mertebede değil de oraya rabıta yapıyorsa putperestliğin ta kendisidir. Ve bu da 20. Asırda acı bir haldir. Bu gizli sırdan cemalimizi temaşa et, eğer gözün varsa, buradaki gözden kasıt baş gözü değil kalp gözün varsa ancak kalp gözünün kapısı da gene bu gözlerimizdir, yani bu gözlerimiz ile bir şey göreceğiz ki onun ne olduğunu tesbit edelim. Ama kalp gözümüz açık değilse sadece baş gözümüz açıksa o sadece kevni görür, halk edilmişleri görür, halk edilmişteki hakikati basiretimiz görür. Eğer gözün varsa, o cemâlimizi meydana koyduk. Ama biz şartlanmışız bu evdir, kuştur, kıştır, yazdır, yoldur, arabadır diye şartlanmışız meydanda olan bu cemale bunlar perde olmaktadırlar.
Eğer gözün yoksa, yani kalp gözün açılmamışsa öyle bil ki, körün önüne bir gevher vaz' ettik. Yani kör olan bir kimsenin önüne dünyanın en değerli elmasını koysanız neye yarar. Vâkıâ bütün bu esmadan ibaret olan taayyünâtı izhâr ettik. Yani bütün isimlerden meydana gelen bu varlığı Zahir ismiyle zuhura getirdik. Fakat sen şaşı olma! Yani bir olan bu âlemi iki olarak görme yani bir Allah var bir de bu tabiat var diye şaşı olupta bu âlemi iki görme. Müsemmâ birden gayri değildir." Yani isim alan her şey Zat’ı mutlakın bir zuhurundan bir isminin, sıfatının zuhurundan başka bir şey değildir. Yani isim almışlar aslında birden gayri değildir, birin teferruatı olan isimleridir.
Yukarıda bu bölümün başında da Âdem’den bahsetmişti, Cenab-ı Hakk bütün âlemleri halk ettikten sonra sıra insanın halk edilişine geldi, neden, peygamber efendimiz de öyle buyuruyor ya “Biz son gelen ilkleriz” bir bakıma peygamberliği yönüyle bir bakıma halkiyeti yönüyle biz en son geldik ama biz ilkiz, yani Hakikat-ı insaniye, hakikat-ı Muhammediye, programı en önce var edildiğinden ama onun zuhuru olan fiziki insan son gelmiştir. Ani bütün varlık ortaya çıktıktan sonra son gelmesinin sebebi onun yaşayabileceği gibi bir saha oluşturulduktan sonra insan dünyaya gelmiş oluyor. Eğer insan evvela dünyaya gelmiş olsaydı bu âlem bir ateş küre olduğu zaman yaşayamazdı. Toprak küreye dönüştüğü zaman gelseydi gene yaşayamazdı, madenler meydana geldiği zaman gelseydi gene yaşayamazdı. Sadece bitkiler meydana geldiğinde gelseydi gene yaşayamazdı. Yaşardı ama çok zorlanırdı. O zaman hayvanlar ondan sonra geleceği için hayvanlar daha kıymetli varlıklar olurdu. İşte hayvanlar da geldi, ondan sonra yaşayabilecek her şey hazır bir hale gelmiş olan bir mahalde zuhura geldi. İşte son gelmesi son olması değil ilk olan son olması yani programın başında da o var, sonunda da o vardır.
İşte Cenab-ı Hakk Âdem (as) ı yani Âdem ismi ile ilk insan neslini türünü Cennette Cenab-ı hakk’ın Zat’ının zuhuru olarak bütün âlemler isimlerinin sıfatlarının zuhuru Zat’ının zuhuru olarak da Âdem’i halk etti. Yani Cenab-ı hakk’ın Âdem’e olan hubbiyeti muhabbeti ile bütün bu âlemleri halk etti. Âdem, Âdemi mana olarak Âdem (as) da bütün insanlığın hususiyetleri yani her iki cinsin hususiyetleri vahid olarak yani tek olarak Âdem (as) da mevcuttu. Yani her iki cinsin sıfatları vasıfları isimleri Âdem (as) da mevcut idi. Çünkü Cenab-ı Hakk O’nu Vahidiyet nefsinden meydana getirdi. خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ 4/1Ayetinde belirtildiği gibi, ama iki hususiyeti ile birlikte halk etti. İşte Âdem (as) ın zuhuru meydana gelmeye başladığı zamanı da, dünya da yaşamaya hazırlandığı zaman Cennette ruhani şekilde Âdem (as) dolaşmaya başladı.
Ama kendisinde her iki bölümün de hususiyetleri vardı, işte bu her iki hususiyetler birer varlık kazanması gerekiyordu ki tefrik olsun, ayrılabilsin işte ayet-i Kerime’de bildirildiği gibi tefsirlerde de yazıldığı gibi Âdem (as) Cennette uyku halinde iken yarı uyanık yarı uyku halinde iken yakaza gibi halinde iken uyandığı zaman bakıyor ki kendisine benzer varlık yanında durmaktadır, işte Âdem (as) ın tevhidliği Vahdetliği ikiliğe dönüştü, neden kendi içinde mevcut olan o bölümü ayrıldı. İşte daha evvelki bahsettiği Âdem Allah’tan bir cüz, nisa da Âdem’den bir cüz dediği budur. Yani Âdem (as) ın varlığında iki yönümüzün de hususiyeti vardır. Cennette bu latif varlıklar olarak ayrıldı, onların ikisi de ayrı vücutlara girmiş oldu Cennette. İşte Âdem (as) ın kendinden meydana gelen Havva ismi verilen validemize muhabbeti vardı bu yüzden. Neden çünkü kendinden meydana geldi. İşte silsile takip ederek yani Cenab-ı Haktan Âdem (as), Âdem (as) dan Havva valide, Havva validemizden de çocuklar yani bizler torunlar geldi. O halde muhabbet aşağıya doğru gitmektedir. Yani Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti Âdem’e, Âdem’in muhabbeti Havva’ya, Havva’nın muhabbeti de çocuklarına olmaktadır. O halde yapılacak olan şey seyr-i suluk bunu gerektiriyor, bütün bu muhabbetlerden tekrar aynı sırayı takip ederek geri ve aslına dönmek gerekiyor.
İşte seyr-i suluk bize bunu yaptırıyor. Eğer bu geriye dönüş Âdem’i hakikatleri idrak ederek olamaz ise bakın o kimse isterse ismine dünyanın en büyük velisi desinler, yani dışarıdan “veli” ismi ile hitab etsinler, dünyanın en çok abidi olsun ibadet ehli olsun, yine kendinden uzaktır, yine kendinden uzaktır. Nedeni; çünkü tevhidi bulamamıştır da ondan. Tevhidi bulması için işte peygamber efendimizin belirttiği “ dünyanızdan üç şey sevdirildi” diye nisayı öne alması kendisinden ilk olarak bakın insanın kendisinden ilk olarak nisanın meydana gelmesinden ilk muhabbeti orasıdır. İşte bu şekilde çocuklardan evlatlara, evlatlardan anneye anne durumunda olan yani o mertebede olan derviş kendinde bulunan Âdemiyet mertebesini idrak ederek nefsiyetten yani nisaiyetten raculliğe geçmesi gerekiyor yani onu tekrar geriye döndürüp Âdem isminde birleştirmesi gerekiyor.
İşte “nefsiyle ruhunu ediver kardaş” diye şiirde geçer bu mertebeyi anlatmaktadır ve Arafat ovasında diğer ifade ile Arafat Cebeli Rahme dağında buluşmak bu hakikati bize gösteriyor. Âdem (as) ile Havva validenin buluşması ve orada tekliği oluşturması yani birleşmeleri bize bu hakikati idrak ettiriyor, işte bu hakikatler idrak dildikten sonra “hacı” olabiliyor insan gerçek manada. Yani “hac” dan murad; aslına ulaşmaktır. Tarifi ne idi haccın; “hakikat-ı İlahiyede Cemalullahı seyir”dir hac kelimesinin tarifi, işte orada Âdem (as) ile Havva validenin buluşması birleşmesi Havva’nın Âdem’de tekrar fani olması Âdem’in de Hakk’ta fani olmasıyla bütün bu seyri aslına ulaştırması seyr-i suluk un hakikatini meydana getirmiş oluyor.
İşte “sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi” nin aslında bu vardır, eğer biz bu hakikatleri bilemezsek idrak etmez isek ayrı ayrı varlıklar olarak bu âlemde yaşarsak ve bu âlemi asli vatanımız olarak kabul edersek o zaman burası bizim dünyamız olur, peygamberimizin söylediği söz de bizim hakkımızda gerçek olur, “siz işte bu dünyalısınız” ama biz peygamber efendimizin nesli olmaya çalıştığımızdan O’nun ehl-i beyitinden olmaya çalıştığımızdan aslında öyleyiz, bütün bu âlem O’nun beyti olduğuna göre biz de bu âlemde yaşadığımıza göre fiziki de olsa ehl-i beyitindeyiz. Ama bunu idrak ettiğimiz zaman gerçek ruhani ehl-i beyitinden olmaktayız, ahirette olacak olan liva’ul hamd, hamd sancağının merkezine o kadar yakınlaşmış olacağız. Bu dünyada O’na ne kadar yakın olursak, o hamd sancağının merkezine o kadar yakınlaşmış olacağız o sancağın sekiz, dokuzuncu mertebesi de odur işte hamdın sekiz mertebesi var bu dünyada bir mertebe de ordaki dokuz oluyor.
İşte hacı olmak oralarda dolaşmak bütün bu remz edilen şeylerin hakikatini idrak etmekir. Orada ihram elbisesi giymek, bütün kevni varlığımızdan soyunmak, kudret ve tekliğinin vahdaniyetinin ortaya çıkması renksiz olmak beyaz olmak, işte peygamberimizin bu sizin dünyanızdan üç şey dediği evvela nisayı zikretmesi bizim anladığımız beşeri manada sevgi olarak değil, o da içinde olmakla birlikte ama bütün bu seyir hakikatlerini bize böylece göstermiş oluyor. Bunun geriye dönüşünü yaptığımız zaman biz bu seyiri tamamlamış oluyoruz. Seyr-i suluku tamamlamış oluyoruz. Yarım kalan mümkin kavsini vacip kavsiyle kab-ı kavseyn dediği hakikat ile birleştirmiş oluyoruz ki bunlar birbirinden ayrı şeyler değildir. Biri batıni hakikat biri de zuhurdaki kevn kavsi yaşamasıdır.
Böyle olunca insanın kendi nefsine ma'rifeti, Rabb'inin ma'rifetine mukaddimedir. Kişi bu eğitimler neticesinde kendi hakikatini idrak etmesi yani ben neyim, kimim sözünün cevabını bulabilmesi kendisinin Hakk’tan geldiğini kendi aslının Hakk olduğunu ve hiçbir şekilde kendisinin ne kendine ait bir varlığının olmadığını ancak kendisinde bir kimlik şuuru olduğunu yani vücut varlık olarak kevn olarak kendi kendine hiç bir şey vermediğini bütün bunların kendine Hakk’ın verdiğini kendine ait fiziki manada ve mal mülk manasında hiçbir şeyinin olmadığını ancak hakikati itibariyle var olduğunu, bakın fizik olarak şu anda bunlar bize ait bir şeyler değildir, eğer bize ait bir şeyler olsaydı o son olarak tahta saltanata (tabuta) bindirdikleri zaman toprağa gidip yok olmazdık. Bu toprağa gitmekle birlikte bizde gene bir hakikat var kalıyor, yaşıyor, bunun ölmesi yok olması demek değildir. Hani diyorlar ya “ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” aşıklar ölmez dediği kişinin “ venefahtü”’sü dür.
İşte Cenab-ı hakk’ın vermiş olduğu “venefahtü” bizim hakikatimizdir. İşte o biziz, nerede biziz, Hakk’ın varlığındaki o biziz. Bu vücut olarak biz değiliz. Ancak daha sonradan nefsine arif olmakla birlikte o zaman bakıyor ki bu da benmişim, nefsi olarak değil, ilahi olarak bu da ben mişim benim evimmiş, işte bu idrak üzere يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا yani “ey iman ehli” diye Cenab-ı Hakk vermiş olduğu kimliklere hitab ediyor. يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ “Ey mutmain olmuş nefs” diye bakın kimlik veriyor, işte bu kimlik bizim gerçek kimliğimiz ve mesul olduğumuz kimliğimizdir. Bunlara çok iyi dikkat etmemiz lazımdır, seyr-u sulukta bir zaman geliyor, kişi mutlak fani oluyor, yok oluyor, ne fiziği, ne ruhu, ne bir şeyiyle yok, ama ondan sonra bakıyor ki gerçek manada ben varmışım diye oraya mühürünü basıyor, yumruğunu vuruyor, neden nefsi benlik ile değil, ahi benlik ile. Bakın bir insanda üç benlik vardır, birisi nefsi benlik, diğeri izafi benlik, isimlenmiş, diğeri de ilahi benliktir.
İşte kim ki bu nefslerden bu benliklerden geçti de İlahi benliğini müşahede etti, işte o rabbinin marifetine mukaddem olan yani evvela bunu bilmesi lazım geliyor kişinin. Yani kendi nefsini idrak etmesi lazım geliyor. Kendi nefsini idraktan sonra rabbını idrak etsin çünkü kendi nefsi rububiyet nefsinden meydana geldiği için kıyasen kendi nefsindeki irfaniyetinden rabbına arif olur, rabbını bilir. Yani bir yol böyledir diyor, iki yoldan bahsetti ya, böyle olunca insanın kendi nefsine marifeti rabbini marifetine mukaddemdir, yani kişi “men arefe nefsehu” açık olarak belirtti, kim ki nefsine arif oldu, “fakat arefe rabbehu” rabbına arif oldu. Bakın rabbına arif olan nefsine arif olur demiyor. Çünkü nefsi idrak etmeden rabbı idrak etmek mümkün değildir. Birey olan nefsini idrak edemezse kişi bütün âlemleri kapsamış olan rabbını nasıl idrak edecektir. Evvela küçüğü idrak edecek küçükten kıyas ile büyüğe geçecektir.
Elimizde bir avuç buğday varsa bu bir avuç buğdayı tanımak kolaydır, ama bütün tarlayı bir anda nasıl tanırız. Bir avuç buğdayı tanıdığımız zaman tarlayı biliriz çünkü o bir avuç buğdayın artısıdır, yani çoğuludur bir tarla buğday. Onun için evvela taneyi tanımak gerekiyor. Biz de bu âlemde birer tane olduğumuzdan kendi tanemizi bildikten sonra bu âlem tarlasını da bilmemiz daha kolay olur. Çünkü insanın Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine ma'rifetinden neticedir. İnsanın rabbına marifetini idrak etmesi kendi nefsine marifetinin neticesidir. Yani küçük şeyi bilmek büyük şeyi bilmenin neticesidir yani başlangıcıdır.
Ya'nî insan kendi nefsinin sıfât-ı infîâliyye ve merbübiyye yani kendinde zuhura gelen ve rabbına bağlanmış olduğu ile muttasıf olduğunu arif olmadıkça yani rabbının varlığı ile vasıflanmış olduğunu bilmedikçe buna arif olmadıkça Hakk'ın sıfât-ı fliliyye ve rubübiyyet ile vasıflanmış olduğunu bilmez.
Zîrâ fâiliyyet, münfailiyyet ile zahir olur. Yani herhangi bir kişi bir işin yapılması için bir fail lazım, eğer orada yapılmış bir şey varsa mutlaka onun bir faili vardır. Cihazlar bunlar üzerinde işlenmiş münfail cihazlar, her şey bütün eşya, halı, sehpalar, işte bu sehpaya baktığımız zaman mutlaka onun bir faili olduğu zaten onun içinde ispatlıdır. İşte insanın kendi nefsine muhabbeti Rabb'inin ma'rifetine mukaddime ön bilgi olduğu için (S.a.v.) Efendimiz: “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” buyurdu.
Zîrâ vücûd-i izâfî-i insanî vücüd-i hakîkî-i Hakk'ın cüz'ü gibi olduğundan ve cüz'ün vasfından küllün vasfına intikâl olunabileceğinden, insan kendi vücûd-i cüz'îsinin vasfını arif olmakla Hakk'ın vücûd-i küllisinin vasfını arif olur.
Yani kendi vücuduna arif olduğundan yani diğer ifade ile ben neyim sözünü ben kimim, ben ne yapıyorum, diye kendini idrak eden her ne kadar biz bu vücut içerisinde ben ediyorum, yapıyorum, yürüyorum, koşuyorum, aldım sattım gibi benlik ifadeleri kullanıyorsak bu benlik irfaniyet olunma benliği değildir, nefsi benliktir ki bu da gafletin en büyüğüdür. Yani bütün her şeyiyle perdelenmiş benliktir ve yanlış bir tariftir ben oradaki tarifi kendi mertebesine göre o mertebede yaşayan varlıklara göre doğrudur ama hakikate göre yanlış “ben” tarifidir.
Bunu gerçek manada söyleyebilmesi için yani kişinin ben diyebilmesi için kendine arif olması kendini bilmesi işte ben neyim sözünün kimim sözünün cevabını kendinde bulması ben neyim diye düşündüğü zaman Hakk’ın birer belirli sıfatlarının zuhurunun mahali olduğunu ve “venefahtü “ hakikatini kendinde bulunduğunu ve bu yönüyle ben olduğunu nefsani olarak ben değil hakiki yönüyle hakiki benliğiyle kendisini bulduğu zaman ben diye kullanması ve bu şekilde kendine arif olması kendinde de Hakk’ın varlığının zuhuru olduğunu bu yoldan bilmesi de rabbını tanımasına sebep olacaktır diye çok güzel şekilde ifade olunmaktadır.
Zira vücud-u izafi insani vücud-u hakiki Hakk’ın cüz’ü gibi olduğundan yani Hakk’ın hakiki vücudunun vücud-u izafi insan Hakk’ın bir cüz’ü gibi olduğundan bu cüz’ün vasfından bu cüz’ün tanıtılmasından vasflandırılmasından küllün vasfına intikal olabileceğinden yani külün vasfına geçilme mümkün olabileceğinden insan kendi vücud-u cüzisinin vasfına arif olmakla yani cüzi vücudunun vasıflarına arif olmakla alim olmakla demiyor bakın arif olmakla batini olarak bilmek diyelim, zahiri olarak vücudunu bilmek değil, batini ve hakikati itibariyle vücuduna arif olmak cüz’isinin vasfına arif olmakla Hakk’ın vücudu küllisinin vasfına arif olunur. Bu şekilde diye birinci irfaniyet halini böylece izah edip bırakıyor mevzu devam ediyor.
İnsanın kendi nefsine muhabbeti rabbinin ma’rifetine mukaddemdir yani daha öncedir. Yani kişi evvela nefsinin marifetini idrak etmesi gerekmektedir. Mümkün olduğu kadar beynimizi gönlümüzü yoğunlaştıralım. Aklımızı gerektiği kadar genişleterek çok kısa süreli tefekkürlerde bulunarak anlamaya çalışalım. Tekrar ediyorum insanın kendi nefsine marifeti bakın bu âlemde yapılması gereken ilk şey de budur. Kendi nefsini bilmesidir. Yani ben neyim ben kimim sorusunun cevabını verilmesidir. Bu tabi ki hemen iki satırla beş satırla yahut yarından bu güne verilecek bir cevap değildir.
Uzun bir ömür kendini “Ben” olarak kabul etmiş bir kimsenin kendi nefsinin hakikatine dönük çalışması ve idrak etmesi kolay kolay olmayacaktır, ancak yolu bilindikten sonra zor da olmayacaktır. İnsanın kendine ulaşması kadar da zaten bu âlemde güzel bir şey de düşünülemez. Kendine ulaşmayan kimse rabbına hiçbir şekilde ulaşamaz, mümkün değildir. O halde insanın kendi nefsine marifeti bakın bilgisi denmiyor marifeti deniliyor, çünkü bilgi nakledilir, aktarılır, irfaniyet ise yaşanır. Yani kişi kendi nefsini ezberlesin ben şuyum ben buyum diye işte bu hasletlerim var bu hallerim var diye ama bunlar sadece bilgide kalır, bilgilendikten sonra bunları da yaşaması yani tatbik etmesi gerekir, ona irfaniyet denmektedir.
İnsanın rabbine marifeti onun kendi nefsine marifeti neticesidir. Yani insanın rabbını bilmesi tanıması onun kendi nefsine marifetinden neticedir. Yani kendi nefsini tanımasından sonra gelen neticedir. Evvela rabbını tanıyacak sonra nefsini tanıyacak bu kendi nefsini tanımanın neticesi de rabbını tanıyacak. Çünkü küçükten büyüğe doğru gidilir, büyükten küçüğe gelinmez. Yani insan kendi nefsinin sıfat-ı infialiye ile merbubiye ile muttasıf olduğunu arif olmadıkça Hakk’ın sıfat-ı fiiliye ve rububiyet ile muttasıf olduğunu bilmez. Yani insan kendi nefsinin sıfatı infialiye ve merbubiye ile yani kendisinde bir takım tecellilerin olduğunu ve bağlılıklarının olduğunu rab merbub yani bir taraflara bağlı olduğunu bununla muttasıf olduğunu arif olmadıkça yani kendisinin bazı yerlere bağlı olduğunu bilmedikçe Hakk’ın sıfat-ı fiiliye ve merbubiyet ile muttasıf olduğunu bilemez.
Yani fail olan Hakk’ın sıfatı ve Rab olan Hakk’ın sıfatı ile muttasıf olduğunu bilmez. Zira failiyet münfailiyet ile zahir olur. Yani herhangi bir fail fiilini işlediği zaman mef’uliyet münfailiyet yani o failin işlediği fiil nerede ortaya çıkmışsa o münfailiyet yani ortaya çıkış ile bilinir. Yani fiil işlenmedikçe bu failiyet olmaz. Yani failin fiili ortaya çıkmadıkça failin fiili zahir olmaz. İşte insanın kendi nefsine muhabbeti rabbının marifetine mukaddime olduğu için yani ön bir bilgi ön bilinç olduğu için kendi nefsine muhabbeti kendi nefsine muhabbeti derken nefsani hazlarına olan muhabbeti değil, irfani yönde kendi hakikatini idrak ettiğinde kendine olan muhabbeti rabbının marifetine mukaddime olduğu ön bilgi olduğu için (s.a.v.) Efendimiz “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” buyurdu.
Zira vucud-u izafi insani, şimdi her birerlerimizde bir insan dediğimiz bir vücudumuz vardır, bu vücudumuz ikinci aşaması itibariyle izafi bir vücut, birinci vücut nefsi vücut, nefsi varlık, ikinci vücut izafi vücut izafi varlık, üçüncü vücut ilahi vücut ve ilahi varlıktır. Bunların üçü de bizde mevcuttur. Bir birinin içinde katmanlar olarak, ancak biz nefsani vücut üzere şartlandığımızdan ve o vücut perdemizi kaldırmadığımızdan veya kaldıramadığımızdan izafi vücuda oradan da ilahi vücuda geçme yolunu bulamıyoruz. İşte bu tür ve benzeri kitaplar sohbetler nefsi vücudun kaldırılmasına izafi vücuda yol açılmasına izafi vücuttan da hakiki vücut olan ilahi vücuda yol bulmamıza sebep oluyor.
Burada belirtilen bu hususlar zaten nefsi vücut içerisinde olacak konular değildir. En azından izafi vücut yani izafiyet hakikatine geçmek suretiyle bunlara yer bulunur, izafi vücut hakikatine geçilmeden nefsi vücut nefsi benlikte kaldığı sürece zaten bu saha o saha değildir. Ayni oraya hiç girilmemiş olur. En azından izafi vücut yani bakacak ki benim bu vücudum bana ait bir vücut değilmiş, ben ne yaptım ki bu vücuda sahip oldum, para mı verdim, derisi dolusu altınla mı aldım hiçbir şey yapmadık ama ne yaptı annemiz babamız bizi biraz besledi, ayağa kalkar hale geldik, ama vesile oldu sadece gıda verildi, anne baba el kol bize takmadı kimse.
Bu nefsi benlik nefsi vücut, yaşantısı içerisinde kaldığımız sürece zaten bu konulara kapı yoktur, kapı aralanmış bile değildir, kapalıdır, bu konulara geçmek için en az vücud-u izafinin yani kendi varlığındaki izafiyet hakikatini idrak etmesi gerekir. İşte onun için burada izafai vücuttan bahsediyor. Zira vücud-u izafi insani yani insani olan izafi vücut, vücud-u Hakiki Hakkaninin cüz’ü gibi olduğundan yani her birerlerimizde bulunan cüzi izafi vücut haliki Hakk’ın vücudundan bir parça bir bölüm bir cüzdür. Ancak bu kelime dahi insanı bu cümle de yanıltabilir, bu cüz dediğimiz o ilahi külli vücudun dışına çıkmış ayrılmış bir parça değil, bir bütünün içinde bir cüzdür.
Yani incirin içerisindeki o çekirdekler gibidir, incirin dışına çıkması mümkün değildir, öyle olması için ayrı bir dünya ona ait bir saha olması lazımdır. Yani cüz dediğimiz halde bir bütünün içinde bir cüz, bütünleşmiş olan bir cüzdür. Yani kendi müstakil ayrı bir cüz değildir. ve cüzün vasfından külün vasfına intikal olunabileceğinden insan kendi vücud-u cüziyesinin vasfına arif olmakla Hakk’ın vücud-u küllisinin vasfını arif olur. Imdi sen istersen "Hakk'ın ma'rifeti mümkün değildir; ve onun ma'rifetine vusulden herkes âcizdir" diyebilirsin. Bakın burada iki yol gösteriliyor, birisi istersen Hakk’ın marifeti mümkün değildir, yani Hakk’ı bilmek mümkün değildir dersin, onun marifetine vasıl olmaktan herkes acizdir diyebilirsin doğrudur bir bakıma. Çünkü onun hakkında böyle demek caizdir.
Zîrâ mertebe-i ıtlakta Hakk'ı kendi hakikati veçhile bilmek mümkün değildir; işte tenzih dediğimiz gerçek yer burasıdır. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 Allah âlemlerden ganidir, diye belirtilen çünkü burada mertebe-i ıtlakta yani mutlak mertebede, ki oraya aklın ulaşması mümkün değildir, mertebe-i mutlaktır. İşte bu yönüyle Hakk’ın marifeti mümkün değildir, dersin diyor ve de çok da doğrudur, işte burası tenzih buna tenzih-i kadim, diyorlar, tenzih-i hakiki diyorlar. Efendim Allah zamandan ve mekandan münezzehtir, O’nu zaman ve mekandan tenzih ederiz, bu tenzih tenzih-i kıyasidir, tenzih-i teşbihidir, tenzih-i lafsidir, lafta olan bir tenzihtir. Zamandan ve mekandan tenzih edilen dışında tutulan bir Allah’ı nasıl olur ulaşılır ki. Zaman ve mekan kayıdının üstüne atılmış olan bir Allah’a nerede ve nasıl ulaşacağız, orası tenzih-i mutlak, orada Hakk’ı bilmek, imkansız, zuhurları tarafından mahlukat tarafından halk edilmiş tarafından orasını bilmek mümkün değildir.
Ancak biz tenzih-i kadim ile tenzih-i beşeri birbirine karıştırmaktayız. Zira mertebe-i ıtlakta yani mutlakıyet mertebesinde amaiyet hakikatinde Ahadiyet hakikatinde oraların ne olduğu bilinmiyor. Hakk’ı kendi hakikatı veçhiyle bilmek mümkün değildir. Kendini ancak yine kendi bilir. Amaiyeti nasıl tarif ediyorlar, “kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir” orada zuhur olmadığı için o hali beşeri olarak anlamak mümkün değildir. İnsan idraki ne kadar yüksek olursa olsun ve istersen "Hakk'ı bilmek mümkündür" deyip, onun ma'rifetini isbât edebilirsin.
Çünkü vücûd-i insanî ile sâir mevcudat yani insan ve diğer varlıkların tümü Hakk'ın onların suretlerinde taayyün, tayin edilmiş, programlanmış ve takayyüdünden, meydana gelen kayıtlanmasından zuhura gelmiştir. Yani âlemde ne görüyorsak beşeri aklımızla eksi ve artı dediğimiz şeylerin hepsi de dahil olmak üzere bütün varlıkta ne varsa hepsinde Allah’ın mutlak manada o suretle orada taayyün etmesi yani ayan olması meydana çıkması ve o suretle kayıtlanmasından meydana gelmiştir bu âlemler.
İşte burası da teşbihtir. Cenab-ı Hakk Zât’ı mutlak olarak yukarıda bahsedilen ıtlak mertebesinde bilinmesi mümkün değil, ancak Zat’ı mukayyet olarak bilinmesi de mümkün ve bu da çok açık ve aşikar zaten bütün âlemde gizlenmesi ne de hiç gerek yok zaten gizli değildir. Ancak bizim gözlerimiz şeyiyetle perdelendiği için Rabbımızı görmekten geri kalıyoruz, Rabbımızı ancak teşbih yönünden bilmemiz mümkündür, mutlak tenzih yönünden bilmemiz mümkün değildir. Ve vücûd-i latîf-i Hak Hakk’ın latif olan vücudu onların eşkâl ve suretlerinde kesif hale gelmiştir. Yani yoğunlaşarak görünür hale gelmiştir. Aksi halde biz hiçbir şey görmezdik. Cenab-ı Hakk Latif ismiyle tecelli etmiş olsaydı bu âlemlerde, kimse kimseyi görmezdi.
Binâenaleyh zât-ı latîf-i Hak letafet mertebesinde görünmez ve bilinmez iken, bu kesafet mertebesinde görünmüş ve bilinmiştir. Bu perdelerin kalkması aslında perde âlemde değil bizim idrak ve anlayışımızdadır, gönüllerimizdedir, bu perdelerin kalkması için evvela irfaniyet gerekmektedir, yoksa sadece zikirle sadece namaz kılmakla bu perdelerin kalkması mümkün değildir. Zikir yapmakla, namaz kılmakla tabi ki güzel şeyler yapmış olur sevap kazanmış olur, ancak perdeleri açmış olamaz. Perdelerin açılması mutlaka o bilincin açılması ile mümkündür ve irfaniyet gerekmektedir. خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 7/54 Cenab-ı Hakk bu âlemleri Hakk olarak halk etti خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ بِالْحَقِّ 29/44 altı günde halk etti, ama bu âlemleri Hakk olarak halk etti. O halde bu âlemlerin batın ismi “Hakk” latif olan tarafı, zahir ismi de “halk”, halk olması için şöyle dedik; Cenab-ı Hakk, Hakk isminin ortasına bir lam-ı halk koydu, bu âlemler hâlk oldu. Yani üstüne nokta koydu, Hak iken hâlk oldu. Aslında Hak iken hâlk olmadı, ikisi de birlikte oldu, Hak batını hâlk zahiri oldu. Yani biri gitti biri kaldı manasına değildir. Eğer batını olmasa zaten zahiri hiç olmaz. Hani “hı” harfi var ya Hakk” dendiği zaman “ha” ile yazılmakta hâlk derken “hı” ile yazılmaktadır, işte oradaki “hı” nın üstündeki nokta varlıkların zuhur hallerinin hüvviyetleridir. Yani zahiri hallerinin kimlikleri “hı” onun için hırıldatıyor.
İmdi bu İki kavilden "Hak bilinmez" kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi i'tibâ-riyle kendi nefsini bilmediğini bilirsin.
Biz kendimizi tanıyor muyuz, işte zahiren şu anadan bu babadan şu tarihte şu yerde dünyaya geldim ben buyum, hiç ilgisi yoktur, o bu arabanın markasıdır, bizim markamız Âdemiyet, Âdem babamız ile zuhura başlıyor, ayan-ı sabitelerimiz ile hakikat-ı ilahiyede ezeli bizim gerçek markamız, gerçek kimliğimiz insan markamız, ezeli ama zaman içerisinde suret olarak zuhura gelmemiz geçici, geçici olduğu için de başlangıcı olan her şeyin sonucu da var ama hakikatimiz itibariyle biz de ezeli ve ebedi varlıklarız. Tabi o hal nasıldır bilmiyoruz da şimdi o zaman yaşarsak göreceğiz.
"Hak bilinmez" kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi i'tibâ-riyle kendi nefsini bilmediğini bilirsin.
Yani sen zahiren kendini ne kadar bilsek de yukarıda bahsedildiği gibi nefsimize arif olsak da bu irfaniyetimiz teşbih mertebesi itibariyledir. Yani zuhurdaki halimiz itibariyledir. Sadece zuhurdaki halden kasıt fiziki bedenizmiz değil, duygularımız düşüncelerimiz dahi zuhurdadır. Açık olarak görülmüyor, okunmuyor ise de ama duyuyoruz hissediyoruz, konuşuyor isek bunlar artık zuhura çıkmıştır. Bunların da ötesinde olan bir gaybımız var ki orası mutlak gaybımız bizlerin orasını Hakk’tan başka kimse bilmiyor, çünkü Hakk’ın gaybında ve Hakk’a ait olan bir sahadır. Zuhura ait olan bir saha değildir. İşte bu şekilde kendi nefsini bilemediğini bilirsin.
Ve bu halde de Rabb'ini arif olmamış bulunursun. Kendini bilemeyen insan batını hakikatleri itibariyle kendini bilemeyen insan rabbani hakikatleri nasıl bilecektir rabbına mutlak yönünden arif olacak mümkün değildir. Zîrâ senin nefsinin hakikati, mertebe-i ıtlakta Hakk'ın "ayn"ıdır. Çok yüce bir derece insanın hali budur, diğer varlıklarda bu hakikat yoktur. Yani diğer varlıklar esma itibariyle esmalardan itibaren ve fiilden itibaren zuhura gelmekte insan ise bakın mutlakiyette dahi mevcuttur yani Hakk’ın mutlak varlığında mevcuttur. Nasıl Hakk’ın mutlak varlığını bilmek mümkün değilse insanın da işte mertebe-ı ıtlakta olan o hakikatini bilmek mümkün değildir.
Yani kişi kendi hakikatini dahi bilmesi mümkün değildir. Burada ancak bu hiçbir zaman bilinmeyecek mi sorusu akla gelebilir, buradaki şartlar içerisinde bakın şu çok mühim bir mevzudur, teşbih ve benzetme yönüyle teşbih yönüyle ve kıyas yönüyle ilim idrak ve duygular yönüyle bu yaşadığımız şehadet âleminin şartları içerisinde nasıl rabbımızı idrak ediyorsak bir sonraki aşamada geçeceğimiz âlem-i misalde diyelim berzahta berzahtan sonraki şehadet âleminde ama oranın şehadet âlemine oranın ilmi hakikati neyse orada da oranın hakikatine göre kendimizi tanıyacağız. Ancak şartı şudur. Burada bu hakikatleri açamamış isek ondan sonra gideceğimiz âlem-i berzahta, âlem-i ahirette bunların hiç açılması mümkün değildir.
Burada bunlar açılıyor ise yani gönlümüzde hakikat-ı ilahiyeye irfaniyete ve idrak Hakk’a giden vuslat yolunda bu idrakleri arif olma nefsine arif olma yönündeki idrak edebilmiş isek burada kendimizi tanıyabilmiş ise buradan kıyasla diğer âlemlerdeki şartlara göre bakın oranın hakikati itibariyle de rabbımızı tanıyacağız. Aksi halde ne burada ne de orada nede diğer yaşantılarda rabbımızın hakikatini bilmemiz mümkün olmayacak kendi hakikatimizi dahi bilmemiz mümkün olmayacak bu dünyada nasıl insanlar uykudadır, öldükleri zaman ancak uyanacaklardır efendimizin belirttiği müthiş bilgi içerisinde ahirette cennette yaşayacak insanlar ama yine uyku içerisindedirler. Yani kendini bilmeden bir yaşantı devam edecektir, suri bir yaşantı. Zat-ı mutlakı gene anlayamayacağız ama gene en azından o mertebenin nasıl ki dünya mertebesinin şehadet mertebesinin şartları içerisinde anlıyor isek o zaman ahiret mertebesinin şartları içerisinde anlayacağız. Oradaki anlayış buradaki anlayıştan çok daha ileri daha latif ve daha başka daha geniş olacaktır. Bu çok büyük bir kazançtır. Onun için cennet ehli iki kısımdır, birisi nimet cennetlerinde hayali yaşantıların devam etmesi şeklinde diğeri ise irfaniyeti ile hani ﴿٢٩﴾ فَادْخُلِى فِى عِبَادِى ﴿٣٠﴾ وَادْخُلِى جَنَّتِى 89/29-30 “benim kullarımın arasına gir benim cennetime dahil ol” diye olan kimseler irfan ehlidir, onların cennetleri de başkadır, bu dünyadaki halleri de başkadır. Ahiretteki mahallerde yaşanacak olan yerlerdeki halleri de başkadır.
Zira senin nefsinin hakikati mertebe-i ıtlakta Hakk’ın aynıdır.
Yani ayan-ı sabitelerimiz olarak biz Hakk’tan gayrı ayrı bir şey değiliz. Hakk’ın ta kendisiyiz. Eğer öyle olmazsak zaten bunları idrak etmemiz mümkün değildir. Ama zuhurlarımız yönüyle gayriyiz. Hakikatimiz itibariyle aynıyız zuhurlarımız itibariyle de gayrıyız. Ama daha önce de mevzu olduğu gibi gayr dediğimiz zaman bu âlemin dışında ayrı bir yerde bir gayr değildir. Gene tevhidin, gene bütünün içinde kimlik sahibi olmuş varlıklar olarak kimliğimizi kazandığımız için gayr hükmündeyiz ama hakikatimiz ondan ayrı olmadığı için de ayn hükmündeyiz. Ve o mertebede Hakk'ı bilmek mümkün değildir ki, nefsinin hakikatini bilesin.
Ve ikincisi olan "Hak bilinir" kavline göre dahi, sen nefsini kemâliyye sıfâtı ile arif olduğun için, Rabb'ını de arif olursun.