İçeriğe atla
Ahzâb 40Cüz 22 · Sayfa 423

Ahzâb Sûresi 40. Âyet

الأحزاب

Sohbete sor

Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum velâkin rasûla(A)llâhi veḣâteme-nnebiyyîn(e)(k) vekâna(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîmâ(n)

Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Ahzâb Sûresi

“Biz seni göndermedik.” (21-Enbiya-107) Ama zahirde tefsirlere baktığımızda “Biz seni göndermedik” hükmünü göremiyoruz, sadece, ”Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye görüyoruz. Ancak, Âyet-i kerime “göndermedik” diyor, biz tefsirlere baktığımız zaman sadece, “Âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye geçiyor. Yarısı alınıyor. Neden? Belki yukarıda bahsedilen mertebeden haberleri yok olabilir. Sadece görüneni söylüyor olabilirler. Âyet-i Kerîmenin bâtınına bakmıyorlar. Belki de okuyanların akıllarını karıştırmak istemediklerinden olabilir. Çünkü bu halin anlaşılması oldukça zor bir meseledir. Gelecek sayfalarda belirtilen üç özellikten ikincisi âlemlere rahmet olarak gönderilen bütün âlemde geçerli olan Hakikat-i Muhammedî rûhu’dur.

Ne kadar açık, bakın, “Sen varsın ama daha henüz göndermedik” zuhur ve tecelli sırası gelmedi. Ne zaman gönderdik? Vakti geldiği zaman. Bakın, durduğu yerde boşu boşuna bu âleme göndermedik. Gezesin tozasın diye değil. Âlemlere rahmet olması için. İşte âlemlere rahmet olması, Cenâb-ı Hakk’ın bir başka özelliğidir. Allah’ın bu âlemdeki bütün varlıklara ilk rahmeti o dur. Rahmâniyyetinden onlara vücûd vermesidir. İşte bunun diğer ifadesi Rahmaniyet hakikati, Hakikat-i Muhammedîye ye büründüğü için, bütün âlemlere olan ilk rahmeti, rahmet-i Muhammedîyye’dir ki bu âyetin diğer ifadesiyle. “Âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Eğer gelmiş ise rahmet olarak gelmiştir. Bütün âlemlerdeki, rahmetin de, rûhların da babasıdır. Yani küldür. Küll’ün hakikatidir. “ İz- -T-B- ”


Kûr’ân’da (Muhammed) kelimesi (4) yerde geç-mektedir. (3/14) (33/40) (47/2) (48/29) Görüldüğü gibi birincide (3) ve (14), ikincide (33) ve (40) üçüncüde toplam (13) dördüncüde ise ayrı ayrı toplandığında (12) ve (11) vardır. Bunlar dahi müthiş birer oluşumdur. Görüldüğü gibi bütün Hakikat-i Muhammedî sayısal değerleri toplanmıştır. (11-12-13-14-33 ve 40) tır. (40) ise Hz. Peygambere, Peygamberlik geldiği o kamâlâtın yaşıdır, diğerlerini ise tekrara lüzum yoktur. Muhammed Sûresi’nin sayısal değerleri (47/38) dir toplarsak, (47+38=85) tir ki, (8+5=13) o da (13) tür.

İşte bu âyet-i kerîme’de belirtildiği üzere nasıl ki Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bir çocuğu olmaz ise (Ahzâb, 33/40) Âyet-i kerîmesinde “Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum” yâni Muhammed (s.a.v.) sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır.” ifâdesiyle belirtildiği üzere Hakîkât-i Muhammedîyye’nin de bu şekilde sûbuti olarak bir çocuğu olmaz.

Çünkü, Hakikat-i Muhammediyye “Rûhu-l A’zam”ın zuhuru. Hakikat-i İseviyye ise “Rûhu-l Kûds’in zuhurudur. “Rûhu-l A’zam” ise (ebul ervah-rûhların babası)dır. Bu yüzden Onun oğlu olmaz. “ İz- -T-B- ”


NOT= İleride “Mâ kâne” nin izahı gelecektir.


İşte biz de Hakikat-i Muhammediyyenin nokta zuhuru olan böyle bir peygamberin vârisleriyiz. Gerçekten bunun kıymetini bilemezsek yazık olur bizlere. Bu hususta bahsedilen özelliğin üçüncüsüdür.

Birincisi, daha henüz ilim halinde olan gönderilmeyen, program halinde olan “Hakikat-i Muhammedî” dir.

İkincisi, âlemlerin var edilip Hakikat-i Muhammedînin kevniyyeti olarak zuhur etmesi’dir.

Üçüncüsü, ise Hakikat-i Muhammedî’nin nokta zuhur mahalli olan “Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin mübarek vücûd-ı şerifleridir.


Ahzâb-33/40- (Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ.)

(33/40) “Muhammed (a.s), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah'ın Resûl'ü ve Nebîler'in hatemi'dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.”


Efendimiz hakkında belirtilen bu Âyet-i Kerîme bir bakıma, Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkında belirtilen İhlâs Sûresi hükmündedir. Ve kudsî bir seçilmişliğin ifadesidir, müthiş bir gerçek ve irfaniyet idrakidir. “ İz- -T-B- ”


NOT= Bu hususta Terzi Babamın (6 Peygamber 5 Îsâ (a.s.) kitabından faydalı olur düşüncesiyle, konuyla ilgili kısa bir bölüm aktaralım


مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٌ سُبْحَانَهُ إِذَا

قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

(19/Meryem-35) “Mâ kâne lillâhi en yettehıze min veledin subhânehu, izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûnu.”

“Allah'ın bir (erkek) çocuk edinmesi olamaz. O, Sübhan'dır. Bir işin olmasına karar verdiği zaman, o takdirde sâdece ona “Ol!” der ve o, hemen olur.”


İşte bu âyet-i kerîme’de belirtildiği üzere nasıl ki, Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bir çocuğu olmaz ise (Ahzâb, 33/40) Âyet-i kerîmesinde “Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum” yâni Muhammed (s.a.v.) sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır.” ifâdesiyle belirtildiği üzere Hakîkât-i Muhammedîyye’nin de bu şekilde sûbuti olarak bir çocuğu olmaz.

Çünkü Hakikat-i Muhammediyye “Rûhu-l A’zam”ın zuhuru, Hakikat-i İseviyye ise “Rûhu-l Kûds’ün zuhurudur. “Rûhu-l A’zam” ise (ebu’l ervah-rûhların babası)dır. Bu yüzden Onun oğlu olmaz.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) âlemleri zuhura getirmeyi düşünüp programını yaptığında bu oluşum, “Hakîkât-i Muhamme-dîyye” ismini aldı. Bu şekilde bir mertebede olup o genişlikte bir ihâtaya sâhip olan bir varlığın “çocuğu olması” diye bir kavram olmaz. “Hakîkât-i Muhammedîyye” zuhur ettikçe, en son nokta zuhuru olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) olarak dünyâda açığa çıktıktan sonra ancak onun fiziki çocuğu olur.

Manevi babalık ise İbrâhîm (a.s.) mertebesinde başlamaktadır. İbrâhim (a.s.) halkın babasıdır.

Hz.Rasûlullah (s.a.v.) Hz.Âlî (r.a.) hakkında (Ebu’t Türâb) lâkabını kullanmıştır ki, gerçekten kendisi (toprak babası’dır) çünkü: (Ebu’l ervah) dan, yâni (Rûhların babası) olan Hz. Rasûlüllah’dan aldığı emânet-i ilâhîyyeyi, zâhirleri topraktan halkedilmiş zuhurlara naklederek, asıllarına ulaştırmak üzere Nefes-i Rahmânîyyeyi, onlara üflemesi neticesinde, topraktan (Rûh ve nûr) kemâlâtı ortaya getirerek onların hem, Rûh’ul Kûds’ leri hem de (toprak’ları)nın (baba) ları olmuş ve bu dünyâdan ayrıldıktan sonra da bu halini devam ettirmiştir. Halen de devam etmektedir. Bu hakîkâtin olacağını keşfeden Hz. Rasûlullah (s.a.v.) daha baştan ona (Ebu’t Türab) demiş ve (Kerremellahu veche) diye de lâkablandırılmıştır ki, her yönden kerem sâhibi ve Allah’ ın ona yüce ikramlarının olmasıdır. İkram’ın en büyüğü ise kendi hakîkâtinin, kişinin kendine ikrâm ve ihsân edilmesidir.

Ol! Emrinden sonra kendisinde o kâbiliyyet olan şey hemen olur. Çünkü o kâbiliyyet olmasa Ol! Emri verilmez. Eğer verilmiş olsa o mahall’e haksızlık olur. Örneğin Tıp doktoruna “Mahkemeye gir avukatlık yap” şeklinde bir hükümde bulunmak ona haksızlık olur. “ İz- -T-B- ”


Yukarıda bahsedilen Ahzâb-33/40- (Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum,) Fussilet-41/6 (yûhâ ileyye) ye dayanmaktadır. Yukarıda özetle izahı yapılmaya çalışıldı.


فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتُ وَلَا تَتَّبِعْ

ج………….أَهْوَاءَهُمْ

ŞÛRÂ-42/15- (Fe li zâlike fed’u vestekım kemâ umirte, ve lâ tettebi’ ehvâehum,)

“İşte bunun için, artık sen onları davet et. Ve emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Ve onların heveslerine tâbî olma.”


Yukarıda bahsedilen Âyeti Kerîme’nin hükmü ile onları hakikatinde olan Hakk’tan aldığın “vahy” hükümler ile davet et ve “emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Yani vahy ile sana bildirdiğim İlâhî hakikatleri beşeriyetine ve gaflete düşerek sendeki ben’i unutma. Onların hevesleri olan nefs-i emmârelerinin hükümlerine tabi olma.[42] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)