Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tedḣulû buyûte-nnebiyyi illâ en yu/żene lekum ilâ ta'âmin ġayra nâzirîne inâhu velâkin iżâ du'îtum fedḣulû fe-iżâ ta'imtum fenteşirû velâ muste/nisîne lihadîś(in)(c) inne żâlikum kâne yu/żî-nnebiyye feyestahyî minkum(s) va(A)llâhu lâ yestahyî mine-lhakk(i)(c) ve-iżâ seeltumûhunne metâ'an fes-elûhunne min verâ-i hicâb(in)(c) żâlikum atheru likulûbikum ve kulûbihin(ne)(c) vemâ kâne lekum en tu/żû rasûla(A)llâhi velâ en tenkihû ezvâcehu min ba'dihi ebedâ(en)(c) inne żâlikum kâne ‘inda(A)llâhi ‘azîmâ(n)
Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber'in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber'i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah'ın Resulüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.
Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O'nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalbleriniz ve hem de onların kalbleri için daha temizdir. Hem sizin Resulullah'a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır.
Ahzâb Suresi 53. ayet, müminlerin Peygamber'in evlerine giriş-çıkış adabını, özellikle yemek davetleri ve sohbet meclisleri bağlamında düzenlemektedir. Ayet, Peygamber'in rahatsız edilmemesi ve eşleriyle olan etkileşimde edep kurallarına riayet edilmesi gerektiğini vurgulayarak, toplumsal nezaket ve mahremiyetin önemini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'دخول' (duhûl) kelimesini bir yere girmek olarak tanımlar ve genellikle bir mekâna veya bir duruma dahil olmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'لَا تَدْخُلُوا۟' (lâ tedhulû) ifadesi, müminlerin Peygamber'in evlerine özel bir izin olmaksızın girmelerinin yasaklandığını açıkça ortaya koyar, bu da mahremiyetin korunmasına yönelik bir emirdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'دخول' kelimesinin hem maddî hem de manevî anlamda bir şeye dahil olmayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, maddî bir mekâna, yani Peygamber'in evine izinsiz girmenin yasaklanmasıdır. Bu yasak, Peygamber'in şahsiyetine ve hane halkının huzuruna duyulan saygının bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ناظرين' kelimesinin 'bekleyenler' veya 'gözleyenler' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'غَيْرَ نَـٰظِرِينَ إِنَىٰهُ' (gayra nâzirîne inâhu) ifadesi, yemeğin olgunlaşmasını, pişmesini beklemeden, yani davet edilmeden ve vaktinden önce gelip oturmanın hoş karşılanmadığını vurgular. Bu, misafirlik adabına aykırı bir davranıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'نظر' kökünün 'beklemek' ve 'gözetlemek' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, 'yemeğin pişmesini beklemeksizin' anlamında kullanılması, davetsiz ve zamansız gelerek ev sahibine yük olmaktan kaçınma gerekliliğini mecazi olarak anlatır. Bu, Peygamber'in evinde rahatsızlık yaratacak davranışlardan sakınma emridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'نشر' (neşr) kelimesinin bir şeyin yayılması, dağılması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فَٱنتَشِرُوا۟' (fenteşirû) emri, yemeği yedikten sonra misafirlerin evde oyalanmayıp dağılmaları gerektiğini ifade eder. Bu, ev sahibinin, özellikle de Peygamber'in özel hayatına saygı gösterme ve onu meşgul etmeme adabını öğretir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'انتشار' (intişâr) kelimesinin bir araya gelmiş şeylerin ayrılması ve dağılması anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bu emir, yemeğin bitiminden sonra misafirlerin gereksiz yere kalmayıp ayrılmalarını, böylece Peygamber'in ve ailesinin rahatını temin etmelerini öğütler. Bu, toplumsal ilişkilerde nezaket ve sınır bilincinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'أذى' (ezâ) kelimesini 'zarar veren şey' veya 'rahatsızlık veren durum' olarak açıklar. Ayetteki 'يُؤْذِى ٱلنَّبِىَّ' (yü'zî'n-nebiyye) ifadesi, müminlerin bazı davranışlarının Peygamber'e rahatsızlık verdiğini, onu incittiğini belirtir. Bu, Peygamber'in şahsiyetine ve konumuna duyulması gereken saygının bir gereği olarak, ona eziyet vermekten kaçınma emridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ezâ' kavramının genellikle bir kişiye fiziksel veya psikolojik olarak zarar verme, rahatsız etme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'Peygamber'i üzüyor' ifadesi, müminlerin zamansız ziyaretleri ve uzun sohbetlerinin Peygamber'in özel hayatına müdahale ederek ona manevi bir rahatsızlık verdiğini, ancak Peygamber'in nezaketinden dolayı bunu dile getiremediğini vurgular. Bu durum, müminlerin Peygamber'e karşı daha hassas olmaları gerektiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'حجاب' (hicâb) kelimesinin 'örtü' veya 'engel' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'مِن وَرَآءِ حِجَابٍ' (min verâi hicâbin) ifadesi, Peygamber'in eşlerinden bir şey istenirken araya bir perdenin konulması gerektiğini emreder. Bu, hem kadınların mahremiyetini korumak hem de erkeklerin kalplerinde kötü düşüncelerin oluşmasını engellemek içindir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'حجاب' kelimesini 'bir şeyi diğerinden ayıran şey' olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımı, Peygamber'in eşleriyle konuşurken fiziksel bir perdenin arkasından konuşulması gerektiğini ifade eder. Bu emir, hem Peygamber'in eşlerinin şereflerini ve mahremiyetlerini korumak hem de müminlerin kalplerinin temizliğini sağlamak amacıyla konulmuş bir edep kuralıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hicâb' kavramının Kur'an'da genellikle bir ayrım, bir engel veya bir örtü anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'perde arkasından isteyin' emri, sadece fiziksel bir ayrımı değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerde mahremiyet ve saygı sınırlarının korunması gerektiğini de vurgular. Bu, hem kadınların iffetini hem de erkeklerin nefsini korumaya yönelik bir tedbirdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'طهر' (tuhr) kelimesini 'kirden ve pislikten arınmış olmak' olarak tanımlar. 'أطهر' (atharu) ise 'daha temiz' anlamına gelir. Ayetteki 'ذَٰلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ' (zâliküm atharu li-kulûbikum ve kulûbihinn) ifadesi, perde arkasından konuşmanın hem erkeklerin hem de kadınların kalplerini şüphelerden ve kötü düşüncelerden daha fazla arındıracağını belirtir. Bu, manevi temizliğin ve iffetin korunmasına yönelik bir ilkedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tahâret'in hem maddî hem de manevî temizliği kapsadığını ifade eder. Ayetteki 'daha temiz' ifadesi, perde arkasından konuşma uygulamasının, hem erkeklerin hem de Peygamber'in eşlerinin kalplerinde oluşabilecek her türlü şüphe, fitne ve kötü niyetten uzak durmalarını sağlayarak manevi bir arınma ve saflık getireceğini vurgular. Bu, İslam'ın toplumsal ahlak ve edep kurallarının temelini oluşturan bir prensiptir.
Ahzâb Sûresi
(33/53) “Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû lâ tedhulû buyûte-nnebiyyi illâ en yu/zene lekum ilâ ta’âmin gayra nâzirîne inâhu velâkin izâ du’îtum fedhulû fe-izâ ta’imtum fenteşirû velâ muste/nisîne lihadîs(in) inne żâlikum kâne yu/zî-nnebiyye feyestahyî minkum va(A)llâhu lâ yestahyî mine-lhakk(i) ve-izâ seeltumûhunne metâ’an fes-elûhunne min verâ-i hicâb(in) zâlikum atheru likulûbikum ve kulûbihin(ne) vemâ kâne lekum en tu/zû rasûla(A)llâhi velâ en tenkihû ezvâcehu min ba’dihi ebedâ(en) inne zâlikum kâne inda(A)llâhi azîmâ(n)”
(33/53) Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.
Bu âyet hakkındaki yorumu 53. Âyetler ve Terzi Baba çalışmasından buraya aktarıyoruz.[69] “ İz- -T-B- ”
(33/53) - “Ey iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe, Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber'in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah'ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır.”
Ya eyyühellezîne amenu la tedhulu büyuten nebiyyi illa ey yü'zene leküm ila taamin ğayra nazırîne inahü, Ey iman edenler, Peygamberin evlerine, vaktine dikkat etmeksizin ve yemek için izin verilmedikçe girmeyin.
Bu âyet hâl ve edep bildiren bir âyettir. “Ya” yani Harfi nida ile başlayarak iman edenlere seslenmektedir. “Nebi” daha önce şeriat getiren bir resülün şeraitinden haber veren peygamberdir. Efendimiz “Resül” olduğu gibi Nebidir… Ve bu Nebiliği Hakîkat-i Muhammedin tam kemâlli zuhur mahalli olduğu için tüm Resûlleri kapsamaktadır. Tüm şeriatlerin hakîkatlerini haber vermiştir. İşte Peygamberin evlerine derken, Hakîkat-i Muhammediyenin bu nübüvvet evlerinden bahsediliyor. Sûre sayısı 33 tür. Mescid-i Nebeviyyenin ilk direk sayısı 33 tür ve Hakîkat-i Muhammediyeyi ifade etmektedir. Yani yol ehli bir kişi Âdemiyetten, Hz. Muhammede kadar gelen mertebe evlerine girmesi izne ve vakte tabidir. Buna da ancak “Nebi” ve onun izini takip eden varisleri olan âlim ve arif kişiler verebilir. Yol ehlinin bu vakitlere dikkat etmesi gerekir. Bunun iznini ve zamanı ancak sâlikin arif ve arifibillah olan Mürşidi bilebilir. İşte bu evlerde yenilen yemekler, yani ma’nevi gıdalar farklıdır. Nasıl ki bir bebeğe süt ve mama verilir. Büyüklerin yemeklerinden verilirse yiyeceğini hazmedemez… Büyük bir insana bebeklerin yiyeceği süt, mama verilirse, onu da bu yiyeceklerin beslemeyeceği açıktır. Anlaşılığı üzere kişi hangi mertebede ise o mertebenin “Nebi”sine iman etmekte ve o mertebeden gıdasını almaktadır. Bu da O mertebenin izni ile olmaktadır.
Ve lakin iza düıytüm fedhulu fe iza taımtüm fenteşiru ve la müste'nisîne li hadîs, Ancak çağrıldığınızda girin, yemeği yediğinizde de hemen dağılın; sohbet etmek için de izinsiz girmeyin! Devamında gelen ifâdelerde ancak çağırıldığınızda yani mertebeye davet edildiğinizde girin deniyor, yemeği yani o mertebenin ilmini aldığınızda da dağılın, çünkü kişi aynı yemeği devamlı yiyemez. Yerse o kişiye zarar verir. Ve sürekli bâtın ile de meşgul olunmaz. Zâhiri yönün ihtiyaçlarınıda karşılamak gereklidir. Efendimiz “Erihni ya Bilal” diyerek ma’nevi âlemlere uruç ediyor. Ayşe validemizin seslenmesi ile zâhir âleme nüzul ediyor, ailesinin ve sahabelerin işlerine yardımcı oluyordu. Hadis “söz” olduğu gibi sonradan olma iki zamanda baki olmaya arizi şeylere denmektedir. Yani bu evlere mertebelere girerken sonradan olan hayâl ve vehimleriniz ile değil hakîkatlerini tahsil için izin alarak girin denmektedir.
İnne zaliküm kane yü'zin nebiyye fe yestahyî minküm, Çünkü o, peygambere eziyet veriyor, üstelik sizden utanıyor. İşte merâtibi ilâhiye den her hangi bir mertebeye izinsiz girilirse o mertebe o kişiden incinmekte ve utanmaktadır. O mertebenin hâli ve idrâki yoksa hayâli ve vehimi ile hürmetsizlik edilmekte ve hakîkatine saygısızlık yapılmaktadır. Yol ehli kişi vakti gelince o mertebenin dersi verileceğini ve o mertebeye alınacağını bilmeli ve bu konuda sabır ve gayretle çalışmalarına devam etmelidir.
Vallahü la yestahyî minel hakk, Allah (c.c) gerçeği söylemekten utanmaz. Burada âyet zât-i dir. Ahadiyyet mertebesi Ulûhiyyet mertebesinden haber vermektedir. Vahidiyet yani Ulûhiyyet mertebesinin zât ismi olan “Allah” el Hakk yani Hakikati söylemekten utanmaz. Bu mertebe tüm mertebelerin istihkaklarını yani gereklerini vermektedir. Allah esmâsının kemâlli zuhur mahalli Hz. Muhammed ve vekilleri de kâmil insanlardır. Bu mertebeye el-Hakk ile gelmiş olanlar, kimin hangi mertebede olduğunu bilir ve bunu söylemektende utanmaz.
Nesimi şöyle demiştir. Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime, aru namus şisesini taşa çaldım kime ne!
Ve iza seeltümuhünne metaan fes'eluhünne min verai hıcab, Peygamberin eşlerinden birşey istediğinizde (sorduğunuzda) bir perde arkasından isteyin! Bunun sebeplerinden biri Allah (c.c.) “Cemâl”ini açmış, Celâl’ini örtmüş, perdelemiştir. “Hicâb” yani örtü ile bu celâlden sakınılmasıdır. Her bir nebi bir mertebeyi ifade etmekteydi. Bu mertebelerin iki yönü bulunmaktadır. Akl-ı Küll ve Nefsi Küll yönleridir. Eşler ile mertebelerin Nefsi küll ve üretkenliklerinden istenilecek, sorulacak şeyleri hicâb-perde arkasından isteyin yani bu mertebelerden gelen ilim ve hakîkatleri zâhir ehline anlamayacak kişilerden örtün gizleyin. Bir şeyin nefsi o şeyin zatı yani hakîkatidir. İşte bu hakîkati ehli olmayandan örtüp gizleyemezse, Ene’l Hakk narasını ulu orta yerde atıp Hallac-ı Mansur gibi canını vermek vardır…
Faydalı olur düşüncesi ile Terzi Baba (13) Hakîkat-i İlâhiyye kitabının 49. Sayfasında bulunan Kitab’un Netice adlı eserin sadeleştirmesinden bir bölümü buraya alıyorum.
İnsân-ı Kâmil cem’ül cem ehlidir. Ve onun hicâb-ı yani perdesi yine kendisidir. Ve bir şey ki; kendi kendine perde olmaz. İşte Hakk’a ve İnsân-ı Kâmil’e hicâb-perde yoktur. Zira Hakk’ın İnsân-ı Kâmil’e iltifatı vardır. Ve nâkıs-noksana göre hicâb-perde vardır. Zira a’ma’sı hakîkati kendisine münkeşif olmamıştır.
Zaliküm atheru li kulubiküm ve kulubihinne, Öyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha çok temizdir. Bir önce ki satırlarda yazılanlar ve burada kalbleriniz ve kalbleri ve temizdir ifadesi ile tenzih ikilik ifadelerini içermektedir. Yukarda sadeleştirme bölümünde de hicab nakıs-noksana göre olduğu bildirilmişti. Kendi ve Hakk’ın hakîkatine ulaşan için iki kalp olmaz. Aynı zamanda kalb, gönüldür… “Bir gönül ol, ya da bir gönle gir” denmiştir… Bir gönül olan ve bir gönle girenin de kalbleri ve kalbi olmaz… Kalbimiz hükmüne dönüşür… Hakk’ın gönlü olan bu gönülde ehline haram değil haremdir… İşte zâhiri kâ’beye nasıl ki inananlar girmekte ”Mescid’ül Harem” olmaktadır. İnanmayanlara “Mescid’ül Haram” hükmündedir. Yani bu sınırdan içeri sokulmazlar ve perdelidirler… Bir bakıma da sûre (33) sayı değeri ile bu mescid Mescid-i Nebevi Hükmündedir… Sûrenin Medeni olması da bunu desteklemektedir.
53 Terzi Baba’mın gönlü ehil olan yoluna hakiki ma’nâda inanlara “harem”dir. İnanmayanlara ve daha henüz ikilik hükmünde olanlarada hicâb yani perdeli, inanmayanlara da haram hükmündedir…
Ve ma kane leküm en tü'zu rasullellahi ve la en tenkihu ezvacehu mim ba'dihı ebeda… Sizin, Allah'ın peygamberini incitmeye hakkınız yoktur; arkasından hanımlarını nikahlayamazsınız da…
Zâhiri olarak açık bir hükümdür. Ma’nevi olarakta yukarıda yazılan hükümlere uymamak Allah’ın resûlü ve resûlün resûlü olan 53 Efendi Babamızı incitmektedir. Nasıl ki resülün eşleri yani merâtib-i ilâhiyyesi sadece ona aiitir… 53 Efendi Baba’mıza ait olan merâtibler şu anda ve arkasından nikahlanamaz yani sahib çıkılamaz…
Zaliküm kane ındellahi azıyma, Çünkü bunlar, Allah katında çok büyük bir günahtır. Zâhiren bu ifadeler geçerlidir… Yalnız burada bildirilen ulûhiyet hakîkatleridir. “Kane” idi… Allah’ın katında idi… Yani ulûhiyyetin katında idi… Bu mertebe itibari ile günah yoktur… Daha henüz zuhura çıkmamıştır… Ayan-i sabite hakikatlerini bildirmektedir… Bu fiili işleyen kendi ayn-ı sabite hakikatinden bunları taleb etmekte ve Allah-ulûhiyyet mertebesi bu hakîkatleri ifaza etmekte feyzlendirmektedir. “Allah yaptığından sorulmaz, fakat siz sorulursunuz”. Hakîkatının bir bakıma açılımıdır… (Murat Derûni) Buraya âyeti kerime de geçen üzüntü ve incitme hadiselerinden dolayı yakın bir tarihte gördüğüm ve Efendi Baba’mın yorumladığı (73- Celâl, Cemâl, Celâl) dosyası ile alakalı zuhuratı alıyorum.
Murat DERÛNİ
29.11.2015
Kime: [email protected] Hayırlı Günler Efendi Babacığım,
73 nolu dosyada yeni tesbit ettiğim 2 adet kısaltılmamış isim vardı. Önce gönderilenlere ilave ederek koyultarak tesbit ettiklerime ilave ederek gönderiyorum...
Dün ma’nâda gördüğüm bir zuhurat;
Kahve, Kafe tarzı bir yerin açılır kapanır ışıklı metal tavanını iki ayaklı merdiven üzerinde bir kişi beyaza boyuyor. Bu arada işyerimizde çalışan Mustafa KURU gelip bu merdiveni deviriyor. Bu mekan içinde Taba renkli, bağcıklı, sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum. Efendi babam bu mekan’a geliyor, Mustafa KURU'yu izleyelim gerekirse polise durumu bildiririz diyor. Bu arada Mustafa KURU elinde siyah bond çanta ile bu mekân’ın önünden geçip gidiyor. Efendi Babamın sağında tanımadığım kişiler ile beraber cadde tarafına bakar vaziyette arka tarafta sandalyelerin üzerinde oturuyoruz. Saat 1 (13) te eve dönmem lazım, Efendi Babam'dan müsaade alır dönerim diye düşünüyorum. Efendi Babam ile masanın üzerine beyaz kahve fincanları ters çeviriyoruz. Efendi Babam fincanı kaldırdığında içinde ki suyun risâlet mührü oluşturduğu görülüyor. Fakîr de fincanı kaldırınca içinde ki suyun masa üstünde risâlet mührü oluşturuyor. Mekânda bulunanlardan biri bu su ile oluşan mührün üst tarafında bir yıldız olduğunu söylüyor.
Hörmet ve Muhabbetle Nüket Annemiz ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz. (Murat Derûni)
Necdet ARDIÇ
13.12.2015
Kime: Murat DERÛNİ
Hayırlı günler Murat oğlum bu zuhuratını geldiği günlerde okudum ancak o anda vaktim olmadığından cevaplaya-mamıştım sonra tekrar bakarım diye bilgi, sayarı kapattım. Daha sonra bilgi sayarı açtığımda cevaplanmışlar konumuna geçtiği için farkında olmadan cevaplandı diye geçilmiş.
Daha sonra gönderdiğin iki düzeltmeyi yapmak için bu mail-ini bilgisayarda aradığımda buldum ve yeniden açtım o zaman cevaplanmamış olduğunu gördüm bu vesile ile geçte olsa zuhuratını birkaç kelime ile özetlemeye çalışayım aslında zaten açık bir zuhurat, bu zuhuratıda (19-53) e ilâve edebilirsin.
Bir kahvenin (40) yıl hatırı vardır derler, bu kişiye (15) sene içinde neler ikram edildi, bu hesab ile meseleye bakılsa kendisine yapılanların hatırı (15) milyon seneyi geçer.
Açılır kapanır metal tavan gönül kapısıdır dilediğine açılır dilediğne kapatılır ve gök ehli ile bağlantısı buradan kurulur. Beyaza boyanması "renksizlik diğer taraftan Ulûhiyyet rengi olmasıdır.
Mustafa "kuru" nun merdiveni devirmesi, kişinin mustafa/seçilmişlik halinin kuruması ve yanmaya hazır kütük haline gelmesidir. Aslında kendinde bulunan kendine ait mi'rac merdivenini devirmesidir.
(Taba renkli sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum.) Kendine has Baba renkli ileriyi ve bazı kişileri işaret eden sivri burunlu 53 numara, altında ar'kodu olan yeni er erkek ayakkabısının, akl-ı kül sağ tekini görüyorum.
Efendi Baba ma'nâsı buraya geliyor. Kurumuş mustafa elinde düzme yazıları ile bu Ma'nâların önunden geçip gidiyor.
Zuhuratın sonrası ise oldukça açık… Bu arada bize de bir miktar teselli olmuş oldu.
Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. Herkese selâmlar hoşça kal Murat oğlum. Efendi baban.
Kahve-den Seyre Ve Müşâhade-ye[70]
Teşekkür ederim Hocam, Allah her zaman iyilikler ihsân etsin inşallah.
Kızım bir küçük video göndermiş. Dikkatimi çekti, bir şeyler düşündüm ve sizinle düşüncemi paylaşmak istedim.
Japonlar bir kahve makinası yapmışlar. Önce kahve içmek isteyen kişinin fotoğrafı çekiliyor. Sonra bu fincandaki süt üzerine kahve ile resmediliyor. Yani kişi fincandaki beyaz içecek üzerinde kendi resmini kahverengi olarak görüyor.
Sonra kendine bakarak, kendini temaşa ederek içeceği içiyor adeta. Yâni kendini tüketiyor. Sonunda yok oluyor. Tabi bu kısımları vidyoda yok. Resim bir hayâl, aslı yok. Kendine ait varlığı yok ve kayboluyor, bitiyor.
İrfân ehli demiş bu âlem bir hayâldir. Biz aslında yokuz. Kendimize ait varlığımız yok. Var edenle varız ancak. Varlığımız kendi kudretimiz ile ve irâdemiz ile medyana gelmediğine göre bir nevi yokuz, var edene muhtâç ve bağlıyız.
Böyle olunca açıkça anlaşılıyor ki; varlık tektir. O da Hakk'ın varlığıdır. Kendimizin sandığımız varlık parçalanıp ayrıştırıldığında özde olanın Hakk'tan başkası olmadığı ortaya çıkıyor. Bu âlem bir hayâlden ibâretmiş.
Maddenin en küçük yapı taşı atomun da altına inildiğinde atom altı parçacıklarının madde değil enerji olduğu görülmüş. Kesif madde gitmiş yok olmuş ve enerji çıkmış ortaya, yani ma’nâ maddeye galip haldedir. Esas olan O.
Kahve fincanında ki hayâli görüntüdeki gibi yok olmaya mahkûm madde ve benliklerdir. Hatta daha bu şehâdet âleminde görülüyor. İşte maddenin altına bilim teknik ile inildiğinde ortaya çıkan gibidir. Allah farklı vechelerden kendi Tek'liğini ortaya seriyor.
Nefs tanımına baktığımda evvelki zamanlarda, bir şeyin varlığıdır diye okumuştum. Varlık denince ilk aklıma gelen beden oldu. Ama zamanla anladım ki; varlığın katmanları var. Beden içre bedenler, varlık içre varlıklardır.
Emmâre, levvâme, mülhime... En nihâyetinde nefsin yani varlığın ancak Hakk'ın varlığı olduğu anlaşılıyor. Bu beden elbiseleri bir bir çıkartıldığında ortada kalan ma’nâ, özde var olan, hakîkatte var olan Hakk'ın varlığıdır.
Buradan, bu boyuttan baktığımız zaman Ahad olandan başka bir varlık yok. Öyle de zâten, kalanı hep zan, benlikler hep zandır. Bu benlik kisvelerinden kurtulunca kalan Hakk’tır. Beni çıkar aradan kalır sana yaradan demişler. Bunu bilim dahi bugün atom altı parçacıkları misâliyle ortaya koymuştur. Ve aslında gören gözlere, düşünen akıllara bir kahve makinesi de anlatıyor. Allah misâller ile hakîkatimizi yani kendi hakîkatini önümüze sermiş. Kûr'ân Kerim’de ve hadîslerde kullanıldığı gibi misâller ve semboller ile anlatım hayatın içinde de kullanılmıştır. Kahvede ki hayâl misâli, Allah misâl vermekten çekinmez, O ganî’dir.
O zaman varlık “TEK”tir. Bu kesif çokluk yanıltıcı ve ma’nâ maddeden öncedir. Gördüğümüz çokluk “Tek” olanın o şekilde zuhûra gelişinden başka bir şey değildir. Az önce bilgi-sayar da yazı dosyasına yazdığım Terzi Baba'mın sohbetteki ifâdesini önümüze buraya almak istiyorum.
"Hz. Rasûlüllah bütün âlemde ki görüntü Hakk’ın vechinden başka bir şey değildir diye gerçek tevhid akidesini ortaya koyuyor." demiştir.
Varlığın tek oluşuna seviniyor insân, “Tek olanı Tek” olduğundan dolayı seviyor. Acaba o kudsi hadiste ki “bilinmekliğimi sevdim” ifâdesinde ki “sevdim” kelimesi kendine yani Hakk'a ait olduğu için mi? Her kelime gibidir. İnsândan açığa çıkarak kendinden kendini sevmesi mi? Varlık elbiselerinden sıyrılınca hakîki varlık “O” olunca mı? İnsân seviyor, böyle Ahad olmasını Vahid olmasını “O” nun? Bizden kendini sevmesi aslında bize kendini sevdirerek oluyor. Ya da kendinden kendini sevmesini…
Varlığın “Tek” olması huzûr veriyor insâna, kaygıyı alıyor. “Tek” olması olan biteni kabullenmeyi, rızayı kolaylaştırıyor, sağlıyor. Varlığın “Tek” olmasından razı oluyor insân mutlu oluyor. Neden böyle oluyor acaba? Diye aklıma geliyor. Nefsi duyguları değil İlâhi duyguları ile anladığı için diye olmalıdır diye düşünüyorum.
Bir kahvedeki resim böyle konuşmamı sağladı içimden kendi kendime. Kendimle olanı harflere kelimelere aktarıp, size de söylemek istedim. İnşallah sürçü lisân etmemişimdir.
Bir fincan kahvedeki resim ile dahi misâl veren, kendini biz de gösteren Hakk'a şükürler, hamdü senalar olsun. Selâm ve muhabbet ile...
Hayırlı Günler “Ekmeltü, Ekmeltü” Hanım Kardeşim, Cenâb-ı Hakk (c.c.) iyilikler versin. İnşeallah. Hamd olsun bizler de iyi olmaya çalışıyoruz.
Tefekkürünüz güzel olmuş... Tevhid-i Sıfât mertebesi idrâki ve hâlini güzel anlatmışsınız. Cenâb-ı Hakk nicelerini nasîb etsin. İnşeallah...
Kahve deyince Terzi Baba (73) Celâl-Cemâl-Celâl dosyasında geçen zuhûrât aklıma geldi,
Bu zuhûrâtın üstünden yaklaşık 2 sene geçince de dünyâ zuhûrâtı ve müşâhadeli yaşantısı oluştu...
Hayırlı günler Murat oğlum bu zuhûrâtını geldiği günler de okudum ancak o anda vaktim olmadığından cevaplayamamıştım sonra tekrar bakarım diye bilgisayarı kapattım. Daha sonra bilgi-sayarı açtığımda cevaplanmışlar konumuna geçtiği için farkında olmadan cevaplandı diye geçilmiş. Daha sonra gönderdiğin iki düzeltmeyi yapmak için bu mail-ini bilgisayarda aradığımda buldum ve yeniden açtım o zaman cevaplanmamış olduğunu gördüm bu vesile ile geçte olsa zuhûrâtını birkaç kelime ile özetlemeye çalışayım aslında zâten açık bir zuhurat, bu zuhûrâtıda (19-53) kitâbına ilâve edebilirsin. Bir kahvenin (40) yıl hatırı vardır derler, bu kişiye (15) sene içinde neler ikram edildi, bu hesab ile meseleye bakılsa kendisine yapılanların hatırı (15) milyon seneyi geçer.
Özetle zuhûrâtının yorumuna geçelim. Açılır kapanır metal tavan gönül kapısıdır dilediğine açılır dilediğine kapatılır ve gök ehli ile bağlantısı buradan kurulur. Beyaza boyanması "renksizlik diğer taraftan Ulûhiyyet rengi olmasıdır. Mustafa "kuru" nun merdiveni devirmesi, kişinin mustafa/seçilmişlik hâlinin kuruması ve yanmaya hazır kütük haline gelmesidir. Aslında kendinde bulunan kendine ait mi'rac merdivenini devirmesidir. (Taba renkli sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum.) Kendine has Baba renkli ileriyi ve bazı kişileri işaret eden sivri burunlu 53 numara, altında ar'kodu olan yeni er erkek ayakkabısının, akl-ı kül sağ tekini görüyorum. Efendi Baba ma'nâsı buraya geliyor. Kurumuş mustafa elinde düzme yazıları ile bu Ma'nâların önunden geçip gidiyor.
Efendi Babam fincanı kaldırdığında içinde ki suyun risâlet mührü oluşturduğu görülüyor. Fakîr de fincanı kaldırınca içinde ki suyun masa üstünde risâlet mührü oluşturuyor. Mekân da bulunanlardan biri bu su ile oluşan mührün üst tarafında bir yıldız olduğunu söylüyor.
Zuhûratın sonrası ise oldukça açık… Bu arada bize de bir miktar teselli olmuş oldu. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasîb eder inşeallah. Herkese selâmlar hoşça kal Mu… oğlum. E…. baban.
Bu ma’nâ zuhûrâtının, dünyâ zuhûrâtı ve müşâhâdesinin oluşumu;
31-Ocak-2018 tarihinde adına Murat denen beden elbisemizin doğum günüydü. Ailemizin isteği üzerine Fethipaşa’ya belediyenin sosyal tesislerine kahvaltıya gittik. Burayı ilginç kılan bir kaç özellik var. Bilindiği gibi Paşa Limanının ve Bel-Tur tesislerinin üst tarafına kalıyor. Efendi Babamın Tur sûresi sohbetlerinin birisinde, Nusret Tura rahmetullahi âleyh hakkında "Gönül Paşası"[71] olarak bahsetmektedir. Fethipaşa sosyal tesisleri, Nacak sokakta bulunmaktadır. (نج) "NC" harfleri bilindiği gibi (نَجدَت) "Necdet" harflerinin baş harfidir. Bel-Tur'un bulunduğu Fethipaşa’ya döner merdivenler ile çıkılmaktadır. Helezonik dönüş ile târîkat mertebesinden (مِراج) Mi’râc çıkışı gibidir. Oturduğumuz yerden görülen gönül vakfının açılması bunu da desteklemektedir. “53” numaralı Kâ’be kapısı "Şam-ı Kehribariye" kapısıdır. Umre ve Fetih kapıları arasında bulunmaktadır. Osmanlı zamanında Hacca giden, Surre alaylarının Üsküdar’dan kalkması ve Üsküdar’ın Medine toprağı olarak geçmesi, yolun biraz ilerisinde Harem olması da mânidârdır.
Oturduğumuz yerden Nac… sokakta açılan “Gönül vakfı” gözükmekteydi. Gayesi de insân yetişmek ile ilginç, bir hâli ifâde etmektedir. Bir müddet sonra çay, kahve için kafe bölümüne geçmiş bunuyorduk. Üstü açılır kapanır, platformun lambaları yoktu. Ama buranın sayısal ifâdesi olan binâ numaraları (14) tür. Bilindiği gibi Nûr-u Muhammedi’dir. Bu kısımın merdivenlerinin başına geldiğimiz zaman önümüzden bir doğum günü pastası geçiyordu. Üstünde iyi ki doğdun Gizem yazıyordu. Bir bakıma "Küntü Kenzen Mahfiyyen" Ben gizli bir hazineydim, Hakîkat-i Muhammedi’den doğmaktaydı. Bir bakıma (صر) "Sır" ve burada oluşan müşâhadeler ile Nusret Babam rahmetullâhi aleyh doğum günümü kutluyordu. Yukarı terasa çıkınca cam masanın üzeri, gece düşen çiğlerden buhurlanıp suya dönüşmüştü. Masa da kalan artık yiyeceklere, martı ve kargalar pikeler yapıp ne kaçıra bilirsek kardır edasıyla saldırmaktaydılar.[72] Bir ara yan masamızda oturan “Elif ve Esrâ” isimli kızlar kahve almaya gidip, kahvelerini alıp döndüler. İsimlerden de anlaşıldığı üzere (ا) “Elif” (13) "Esrâ" Îsrâ/ 1. Âyet-i ile (مراج) Mirâc hakîkatlerini ifâde etmektedir.
Daha sonra bizimkilere de herhangi bir şey içer misiniz? Diye sordum. Eslem ve ben kahve, Serpil hanım da çay içti. Eslem eğlencesine kahve falı sitesine, kahvenin kapandıktan sonra çektiği resimleri gönderiyor. Yanımda kahveyi ters çevirdi. Bende ters çevirdim, ama bunu gönderme ben kendim bakarım dedim. Kahveyi açtığım zaman hayretle kahve fincanı içinde (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlüllah” yazdığını gördüm. Ve bir de yıldız oluşmuştu. Eslem de bu yıldızların yanında iki tane küçük yıldız olduğunu fark etti... Bu yıldızların küçük olanları (كَوْكَبًا) “Kevkeb yıldızı 12/4” Nefsi benlik, (نجم) “Necm yıldızı, 53” İzâfi Benlik, Büyük olanı ise (الشِّعْرَى) “Şı’râ Yıldızı, Necm/49” İlâhi benliktir. Daha sonra bunların üzerinde bir dolunay olduğunu farkettim. Bu da bilindiği gibi, Hakîkat-i Muhammediye’dir. Daha sonra Paşa Liman’ına hep birlikte indik. Bir süredir boğazdan geçmekte olan SATURN adında bir plotform, Boğaz köprüsü önünde duruyordu.
Fethi Paşa’da farkettiğiz bu platformu biraz seyredip geri döndük. Gördüğümüz gün bu platform buradan yeterli su alıp alçalamadığı için geri dönmüş. İlerki günlerde tekrar geçmek için Marmara denizinde beklemeye başlamış. Ve 5 Şubat günü boğazı geçip Karadenize gitmiş.[74]
"SATURN" içinde Nusret TURA, (طور) Tur ve (ص) SA=SALAT= NAMAZ ve (ن) N= NUN = Nûr-u Muhammedi ifadeleri görülmektedir. Bu platformu görüldüğü gibi 5 tane klavuz çekiyor. Bunlar 5 Hazret mertebesi ve 5 Vakit namazdır. Ortadaki plotform bazı müşahâdeler ile düşündüğüm gönül kabesidir. Direkler ise namazın 4 rüknü olan, kıyam, rükû, secde, tahiyyâtın merdivenleri yani mi’racıdır.
“5-2 de geçilmesi” ile 52 ile Nusret Baba rahmetullâhi aleyh ve (حَمد) Hamd sayısal değeridir.
Selâmlar, Hoşça Kalın... 04-03-2018
Böylelikle görüldüğü gibi bu ma’nâlanma ve müşâhade ile yolumuz selâmet ile tehlikeler ber-taraf edilerek yolumuz “Zât-ı İlâhiye Deryâsına” yani “Marifet/bekābillâh” mertebesine ulaşmıştır. (Murat Derûni) Nusret dede derler insân şeklime Zât deryâsı deyin engin gönlüme Sevgi derim sırtımdaki yüküme Onu görmek istersen bak gözüme[75].
Âyetin “Allah doğru söylemekten çekinmez” kısmı hakkında Mesnevi-i Şerif beyitlerinde;
Resûl (s.a.v.)e, Zeyd (r.a.)ın “Ahvâl-i halk bana âşikârdır ve mestûr değildir” diye cevâb vermesi
3568. Ben kıyâmet günü gibi, erkekten ve kadından cümleyi apaçık, zahiren görüyorum.
3569. Âgah ol, söyliyeyim mi, yâhud nefes bağlıyayım mı? Mustafâ ona dudak ısırdı ki, yetişir, demektir.
Hz. Zeyd, azim bir cezbe içinde, (S.a.v.) Efendimiz’e hitâben: “Yâ Resûlallâh, ben kıyâmet gününde olduğu gibi, kadınlar ve erkekler ne halde ise onları aynen apaçık görüyorum; bunları açıktan açığa söyliyeyim mi, yoksa susa-yım mı?" dedi. Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz ona: “Sus, bu kadar kâfidir!” demek olan dudaklarını ısırmakla işâret buyurdular.
3570. Yâ Resülallâh haşrın sırrını söyliyeyim; bugün âlemde neşri izhâr edeyim.
Beyt-i şerîfde beyân buyrulan haşir, hem rûhânî ve hem de cismânî olan haşirlere râci’dir. Bu haşir mes’elesi hakkında hükemâ ve ulemâ arasında muhtelif fikirler dermeyân olunmuştur. Kimi haşr-ı ecsâd vâki’dir der ve kimi haşr-ı ecsâdı inkâr edip kelâm-ı enbiyâda zikr olunan haşir, haşr-i rûhî ve aklîdir; tefhîm-i avâm için haşr-i ecsâma delâlet eden azâb ve sevâb-ı cismânî ibâreleriyle beyân olunmuştur. Binâenaleyh ba’zılan âlem-i berzahda gayr-i mahsüs ve hayâlî olan haşr-ı ervâha hami etmişlerdir; ve ba’zılan da tenasühe düşmüşlerdir. Vâkıâ insanın ölümüne kıyâmet ve haşir denmesi doğrudur; fakat onlann haşri, haşr-i rûhânîye hasr etmeleri bâtıldır ve hilâf-ı nefsü’l-emirdir. Ve ehl-i tenâsühün zu’mu ise bâtıl-ı muhakkakdır. Ehl-i îmân ve irfân her iki haşra da kaildirler ve kelâm-ı şâri’i te’vıl etmezler.
3571. Bırak beni, tâ ki perdeleri yırtayım; tâ ki gevherim bir güneş gibi parlasın.
3572. Tâ ki benden güneşe küsûf gelsin, tâ ki hurma ağacı ile söğüt ağacını göstereyim.
Ya’nî, yâ Resûlallâh, bana müsâade buyur ki, esrâr perdelerini yırtayım; benim güneş gibi olan hakikatim ve hüviyyetim zâhir olsun ve nihâyet bu zuhûrdan âlem-i sûretin güneşine küsûf ve karanlık ânz olsun. Meyveli hurma ağacı gibi olan sâlih kullarını ve söğüt ağacı gibi meyvesiz olan fâsid kullarını, birer birer izhâr edeyim.
3573. Kıyametin sırrını, nakd-i hâlisi ve kalp karışık olan nakdi göstereyim.
3574. Elleri kesilmiş olduğu halde ashâb-ı şimâli, küfrün rengini ve âlin rengini göstereyim.
Beyt-i şerîfdeki “âl” kelimesini Ankaravî hazretleri Arabî olarak “ehil” ma’nâsına almışlar ve küfrün ve âl-i Muhammed’in rengini göstereyim ma’nâsı vermişlerdir. Hind şârihleri “âl” kelimesine Fârîsi olarak, kırmızı ma’nâsını vermişler ve bu rengi, ehl-i îmânın rengine nisbet etmişlerdir. Fakîre lâyih olan “âl” kelimesinin Fârisî olarak “serâb” ma’nâsına olmasıdır. Zîrâ beyt-i şerîfde bu renkler ile ashâb-ı şimâlin hâli tavzih buyrulur. Binâenaleyh “reng-i âl” ta’bîri ile serâb gibi olan ehl-i küfrün a’mâline işâret buyrul- muş olması vârid olur. Nitekim âyet-i kerimede (Nûr,24/39) ya’nî “Küfr edenlerin amelleri serâb gibidir” buyrulur.
Hulâsa-i ma’nâ “Elleri kesilmiş bir hâlde olarak ehl-i Celâl olan ashâb-ı şi- mâli ve onlann küfürlerinin rengini ve serâb gibi olan amellerinin rengini açık göstereyim” demek olur.
3575. Husûfsuz ve mihâksız ayın ziyasında nifakın yedi delilini açayım.
“Hasf’ ayın tutulması; “mihâk” Arabî aylanmn nihâyetinde ayın görünmez olması. “Nifâkın yedi delili’’nden murâd, mühlikât-ı seb’adır ki, onlan (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde buyururlar. Ebû Hüreyre (r.a.)dan mer- vî olan hadîs-i şerîf budur:
“Yedi mevzi’-i helâkden sakının ki, onlar Allah’a şirk koşmak ve sihir etmek, haklı olan müstesnâ olarak, Allah’ın harâm ettiği nefsi kati etmek ve fâiz yemek ve yetim malını yemek ve mukabele ve mukâtele gününde ehl-i İslâm tarafından kaçmak ve ehl-i iffet olan kadınlara zinâ isnâd etmektir." Bu yedi mühlikâtdan her birisi, cehennemin yedi kapısından bir kapısına tekabül eder.
Hind şârihlerinden Bahru’l-Ulûm ve İmdâdullah hazretlerinin şerhlerinde nifâkın yedi deliği kibir, hırs, şehvet, hased, gazab, buhül ve hıkd olarak gösterilmiştir.
Hulâsa-i ma’nâ “Yâ Resûlallâh, senin ay gibi parlak olan nübüvvetinin nûrunda aslâ hicâb olmayarak, her biri cehennemin bir kapısına mukabil olan nifâk ve muhâlefetin yedi deliğini açıvereyim.”
“Pelâs” dervişlerin giydikleri kaba yünden ma’mûl abâ ve mekr ve hîle ve tarz ve reviş ma’nâlarına gelir; burada tarz ve reviş ma’nâsı münâsib olur. “Ta-bi” davul, “küs” büyük nakkare ma’nâlarınadır. Ya’nî eşkıyânın tarz ve revişlerini açık göstereyim ve enbiyânın câh ve haşmetlerini ve onlann davetlerindeki sadâ-yı hakikati bütün âfâka i’lân edeyim, âlemde küfürden eser kalmasın.
3576. Ben eşkıyanın pelâsmı göstereyim; enbiyânın tabimi ve küsünü işittireyim.
3577. Ortada olan cehennemi ve cennetleri ve berzahı, kâfirlerin gözü önüne ayânen getireyim.
3578. Cûşda olan havz-ı kevseri göstereyim; suyu onların yüzüne ve onun sadâsı kulağa vura.
Kaynamada olan havz-ı kevseri kâfirlere göstereyim-, o havzın suyu onların yüzüne çarpsın ve suyun sadâsı da kulaklanna aks etsin.
3579. O kimseler ki, susuz onun etrafında koşucu olmuşlardır; bu demde ben âşikâre göstereyim.
Havz-ı kevserin etrâfında susamış olduklan halde koşmakta olan kimseleri bu demde ben apaçık göstereyim.
3580. Onların omuzları benim omuzuma sürünür; onların na'raları benim kulağıma erişir.
3581. Ehl-i cennet, ihtiyâr cihetinden gözümün önünde birbirini kenara çekmiş.
Ehl-i cennet kendi arzû ve ihtiyârlarıyla gözümün önünde birbirini kucaklamış.
3582. El ele ziyâret ediyorlar; dudaklardan da bûse yağma ediyorlar.
Ehl-i cennet el ele tutuşup musâfaha ve yekdiğerini ziyâret ederler ve dudak dudağa da öpüşürler.
3583. Bu kulağını âh âh sadâsından, hüsünlerden ve vâ-hasretâh narasından sağır oldu.
Ehl-i cenneti gördüğüm gibi, ehl-i cehennemin ahvâlini de görüyorum. Bu kulağım şakilerin âh âh sadâlarından ve vâ-hasretâh na’ralarından sağır oldu.
3584. Bu işaretlerdir, derinden söylerim; fakat Resûl ün azarından korkarım.
Ya’nî benim bu söylediğim sözler birtakım işâretlerdir. Bu hakikatleri daha derin ve esaslı bir sûretde de söylerim; fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz’in âmme-ye bu esrânn ifşâsına râzı olmayıp bana darılacağından korkanm.
3585. Sermest ve harab olduğu halde böyle söylerdi; Peygamber onun yakasını taba verdi.
Hz. Zeyd (r.a.) cezbe içinde böyle sözler söylemekte idi. (S.a.v.) Efendimiz, artık sus! ma’nâsına olarak yakasını çekti.
3586. Buyurdu: Agâh ol, çek ki, senin atın kızdı; hakkın aksi "lâ-yestahyî" vurdu ve utanma gitti.
Hz. Zeyd’in bu sözleri üzerine (S.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: Rûhunun atı cezbeden dolayı harâretlendi ve kızdı; şiddetli harekete başladı; dizginini çek, hakikatin senin rûhuna aksi, utanma, doğruyu söyle nidâsını vurdu; ve senden utanma gitti. “Aks-i hak lâ yestahyî zed” kelâmında, sûre-i Ahzâb’da vâki (Ahzâb, 33/53) ya’nî “Allah Teâlâ doğrudan istihyâ etmez” âyet-i kerîmesi ile “Allah Teâlâ doğruyu söylemekten istihyâ etmez” hadîs-i şerifine işâret buyrulur. Hulâsası budur ki: Ahadiyyet-i Hak güneşi doğdu ve Hz. Zeyd’in gölge gibi olan vücûd-ı izâfîsi ortadan kalktı; vücûdu, vücûd-ı hakkânî ve sıfatı da sıfât-ı rabbânî oldu. Allah Teâlâ hakikati söylemekten nasıl istihyâ muâmelesi buyurmaz ise, Hz. Zeyd dahi inkişâf eden hakâyıkı söylemekten ve izhâr etmekten utanmadı ve çekinmedi.
3587. Senin aynan gılâfından dışarıya sıçradı; ayna ve mîzân nerede hilâf söyler?
Senin ruhunun aynası cisminin kılıfından dışarıya fırladı; ayna kendisine aks eden sûreti yanlış gösterir mi? Ve terâzi, kendisiyle tartılan şeyin sıkletinde hatâ eder mi?