Ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(s) lâ yecidûne veliyyen velâ nasîrâ(n)
Onlar, orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.
(Onlar) orada ebedî kalırlar ve ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı.
Bu ayet, inkarcıların ahiretteki durumunu, ebedi azaplarını ve hiçbir yardımcı bulamayacaklarını vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu ebediyeti, azabın niteliğini ve yardımın yokluğunu dilbilimsel olarak derinlemesine ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'huld' kelimesini bir şeyin bozulmadan kalması ve sürekli olması olarak açıklar. Ayetteki 'hâlidîn' ifadesi, inkarcıların cehennemde kalışlarının kesintisiz ve sonsuz olacağını, oradan asla çıkamayacaklarını belirtir. Bu, geçici bir ikamet değil, kalıcı bir cezadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hâlidîn' kelimesinin mecazi olarak 'uzun süre kalmak' anlamına geldiğini belirtse de, Kur'an'daki cehennem tasvirlerinde bu kelimenin 'ebediyet' ve 'sonsuzluk' anlamında kullanıldığını vurgular. Ahzâb 65'teki kullanımı, bu ebedi kalışın kesinliğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'huld' kavramının Kur'an'da genellikle cennet ve cehennem bağlamında kullanıldığını ve bu bağlamda 'sonsuzluk' anlamını kazandığını belirtir. Ayetteki 'hâlidîn' kelimesi, inkarcıların cehennemdeki varoluşlarının zamanla sınırlı olmadığını, aksine sonsuz bir devamlılık arz ettiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ebed' kelimesini 'zamanın sonu olmayan' olarak tanımlar. Ayetteki 'ebeden' kelimesi, 'hâlidîn' kelimesini pekiştirerek, inkarcıların cehennemdeki kalışlarının mutlak ve kesintisiz bir sonsuzluk olduğunu vurgular. Bu, herhangi bir zaman dilimiyle sınırlı olmayan bir devamlılıktır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ebeden' kelimesinin 'huld' ile birlikte kullanıldığında, kalışın mutlak ve nihai sonsuzluğunu ifade ettiğini belirtir. Ahzâb 65'te bu ikilinin kullanımı, cehennem azabının sonu gelmez bir gerçeklik olduğunu kesin bir dille ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'velî' kelimesinin 'yardımcı, dost, işleri üstlenen' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'veliyyen' ifadesi, inkarcıların ahirette kendilerini azaptan kurtaracak, onlara arka çıkacak veya işlerini yoluna koyacak hiçbir kimseyi bulamayacaklarını vurgular. Bu, tam bir çaresizlik halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velâyet' kelimesinin 'yakınlık, yardım ve destek' anlamlarını içerdiğini ifade eder. Ahzâb 65'teki 'veliyyen' kelimesi, inkarcıların Allah'ın azabına karşı kendilerine yakınlık gösterecek, onları koruyacak veya onlara yardım edecek hiçbir dost veya destekçiye sahip olamayacaklarını açıkça belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'velî' kavramının Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi anlamda 'koruyucu, yardımcı, dost' olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların ahiretteki yalnızlıklarını ve Allah'ın azabına karşı hiçbir koruyucu veya destekçiye sahip olamayacaklarını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nasr' kelimesinin 'yardım etmek, desteklemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nasîran' kelimesi, inkarcıların cehennem azabından kurtulmak için kendilerine yardım edecek, onları destekleyecek hiçbir kimseyi bulamayacaklarını ifade eder. Bu, 'veliyyen' kelimesiyle birlikte, tam bir çaresizliği ve yalnızlığı vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nasîr' kelimesinin 'yardım eden, destekleyen' anlamında kullanıldığını ve genellikle zor durumlarda yardım elini uzatan kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ahzâb 65'teki kullanımı, inkarcıların ahiretteki çaresizliklerini ve Allah'ın azabına karşı hiçbir yardımcının kendilerine ulaşamayacağını pekiştirir.
Ahzâb Sûresi
Cenâb-ı Hakk’ın daha henüz göndermiş olduğu resül ve velilerinin bu dünya hayatında red etmişler, alaya almışlar onlara diileri, elleri ile eziyet emişler, hatta öldürdükleri için bu kapıyı zaten kendileri kapatmışlar ve azabı kendi elleri ve dilleri ile hakk etmişlerdir. (Murat Derûni)