Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tekûnû kelleżîne âżev mûsâ feberraehu(A)llâhu mimmâ kâlû(c) vekâne ‘inda(A)llâhi vecîhâ(n)
Ey iman edenler! Siz Musa'ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Musa, Allah katında itibarlı bir kimse idi.
Ey iman edenler: Sizler Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın. Eziyet ettiler de Allah onu, onların söylediklerinden temize çıkardı. O, Allah yanında mevki sahibi idi.
Bu ayet, müminleri Hz. Musa'ya yapılan eziyetlerden ders çıkarmaya ve Allah katında değerli olmaya teşvik etmektedir. Anahtar kavramlar, iman, eziyet, beraat ve vecih olma durumlarını dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve dilin ikrarı ile birlikte emniyet ve güven duygusuyla ilişkilidir. Ayetteki 'ءَامَنُوا۟' ifadesi, Allah'a ve O'nun peygamberlerine güvenip tasdik eden, bu güvenle hareket eden kimseleri belirtir. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, s. 89)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güveni ifade eden aktif bir tutumdur. 'ءَامَنُوا۟' kelimesi, bu teslimiyet ve güveni gösteren, dolayısıyla Allah'ın emirlerine uyması beklenen topluluğu işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ezâ (أذى), bir kişiye hoşlanmadığı bir şeyin ulaşmasıdır, ister sözle ister fiille olsun. Ayetteki 'ءَاذَوْا۟' ifadesi, Hz. Musa'ya karşı söylenen iftiralar ve yapılan rahatsız edici davranışlar gibi, ona zarar veren her türlü eylemi kapsar. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 336)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ezâ, bir kişiye dokunan ve ona sıkıntı veren her şeydir. Burada 'ءَاذَوْا۟' ile kastedilen, Hz. Musa'ya karşı yapılan dedikodular ve onun şahsiyetine yönelik saldırılardır ki bunlar ona büyük bir eziyet vermiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beraet (برأ), bir şeyden uzaklaşmak, ondan arınmak ve kurtulmaktır. 'فَبَرَّأَهُ اللَّهُ' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa'yı kendisine isnat edilen kusurlardan ve iftiralardan tamamen uzaklaştırdığını, onun masumiyetini ortaya koyduğunu gösterir. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, s. 120)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Beraet, bir şeyden ayrılmak ve ondan temizlenmektir. Ayetteki 'فَبَرَّأَهُ' kelimesi, Allah'ın Hz. Musa'yı, ona isnat edilen bedensel kusurlar veya diğer iftiralardan arındırarak, onun şerefini ve peygamberlik makamını koruduğunu vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 1, s. 248)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Vecîh (وجيه), yüzü olan, yani itibarı ve şerefi olan kişidir. 'وَكَانَ عِندَ اللَّهِ وَجِيهًا' ifadesi, Hz. Musa'nın Allah katında büyük bir mevkiye, saygınlığa ve itibara sahip olduğunu, dualarının kabul edildiğini ve Allah'ın özel lütfuna mazhar olduğunu belirtir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 500)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Vecîh, insanlar arasında veya Allah katında makbul ve muteber olan kişidir. Ayetteki 'وَجِيهًا' kelimesi, Hz. Musa'nın Allah nezdinde yüksek bir konuma sahip olduğunu, O'nun tarafından sevilen ve kendisine değer verilen bir kul olduğunu ifade eder. (el-Külliyyât, s. 950)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Vecîh kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah katındaki özel konumu ve ayrıcalığı ifade eder. Hz. Musa'nın 'vecîh' olması, onun Allah ile doğrudan konuşma (kelîmullah) ayrıcalığına sahip olması gibi, diğer peygamberlerden farklı bir mertebeye sahip olduğunu gösterir.
Ahzâb Sûresi
Mûsâ a.s. kavmine gelmeden öncede;
Hz. Mûsâ (a.s.), Mısır’ın çok zor günler yaşadığı bir dönemde doğdu. Bu sırada, ilâhlık iddialarında bulunarak haddi aşan Fir’âvn, israiloğulları halkına dayanılamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanları zulümle kasıp kavuruyordu. israiloğulları, Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır’da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama onlardan her işinde istifade eden Fir’âvn, yakalarını bir türlü bırakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanını yaptı.
قَالُوا أوذينَا مِنْ قَبْلِ أَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ
بَعْدِ مَا جِئْتَنا قَالَ عَسَى رَبِّكُمْ أَنْ يُهْلِكَ عَدُوكُمْ
وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ
(A’raf-7/129) (Kâlû ûzînâ min kabli en te’tiyenâ ve min ba’di mâ ci’tenâ, kâle asâ rabbukum en yuhlike aduvvekum ve yestahlifekum fîl ardı fe yanzure keyfe ta’melûn.)
(A’raf-7/129) “Kavmi de dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da." Mûsâ dedi ki: "Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edip de sizi yeryüzünde hâlife kılacaktır ve sizin nasıl işler yaptığınıza bakacaktır."
Akıl Mûsâ’sına bağlı olan diğer duygular, "Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da." Ancak aradaki fark, akıl Mûsâ’sının onları oradan çıkarmasıdır. Akıl Mûsâ’sı gelmemiş olsaydı onlar daha devamlı orada azap çekeceklerdi. “Sizi beden arzı, yeryüzün de hâlife kılacaktır.” Akıl Mûsâ sı, Nefsi emmare ve kuvvetlerinin çok eziyetini görmüştü.
وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا فَوَجَدَ
فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلانُ هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهَذَا مِنْ
عَدُوهُ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ
عَدُوهُ فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ قَالَ هَذَا مِنْ عَمَلٍ
الشَّيْطَانِ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلَّ مُبِينٌ
(Kasas-28/15) (Ve dehalel medînete alâ hîni gafletin min ehlihâ fe vecede fîhâ raculeyni yaktetilâni hâzâ min şîatihî ve hâzâ min aduvvih, festegâsehullezî min şîatihî alellezî min aduvvihî, fe vekezehu mûsâ fe kadâ aleyhi kâle hâzâ min ameliş şeytân, innehu aduvvun mudillun mubîn.)
(Kasas-28/15) “Ve şehir halkı gaflette (uykuda) olduğu bir zamanda şehre girdi. Orada dövüşen iki adam buldu. Biri kendi tarafından, diğeri ona düşman taraftan. O zaman onun tarafından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) onu yumrukladı (öldürdü). Böylece (ölüm) kaza edildi. Mûsâ (a.s.): "Bu şeytanın işidir. Muhakkak ki o, apaçık dalâlette bırakan bir düşmandır." dedi.”
Yukarıda ki Âyet-i Kerîmelerin bir kısmı Zât-î Âyetler, iken, burada ise, bir başka mertebeden hâdise’nin tarifi ve anlatımı vardır.
Beden şehrinin Esmâ-i İlâhiyye halkı uykuda yani dinlenmede iken, hep uyanık olan “nefs-i emmâre ve nefs-i levvâme” beden mülkünde daha çok yer kapmak için döğüşürler. Bunları ayırmak için aralarına giren akıl Mûsâsı kendine daha yakın olan (levvâme) ye yardım için (emmâ-re) yi yumrukladı. Böylece ölüm kaza edilmiş hüküm yerine gelmiş oldu. Ve bu işi şeytana bağladı.
Bu hususla ilgili Füsus-ül Hikem, Mûsâ Fassından kısa bir bilgi daha sunalım.
* Şimdi Allah Teâlâ'nın onu belâya düşürdüğü ilk şey, Allah Teâlâ'nın ona ilhâmı ve onun sırrında ona yardımı sebebiyle, onun kıbtîyi öldürmesidir. Gerçi bunu bilmez idi. Velâkin bununla Rabb'inin emri gelinceye kadar, durup düşünmemekle berâber, onun öldürülmesi sebebiyle nefsinde kaygı duymadı. Çünkü nebî, haber verilinceye, yani bununla haberdar oluncaya kadar, idrâki olmadığı yön ile bâtın ile masûmdur. Ve işte bunun için Hızır ona erkek çocuğun öldürülmesini gösterdi. Onun öldürülmesini onun üzerine kabullenmedi; ve kendisi kıbtîyi öldürdüğünü hatırlamadı. Böyle olunca Hızır ona “ve ma fealtühu an emriy” (Kehf, 18/82) yani "Ben bunu kendi emrim ile yapmadım" dedi. Bu söz de onun mertebesine dikkat çeker ki, o da onu ilâhi emir ile öldürdü. Çünkü her ne kadar buna idrâki yok ise(de) nebî işin aslında hareketlerinde masumdur.[94] “ İz- -T-B- ”
Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi.
Fusûs’ül Hikem Mûsâ Fassında Ulviyye hikmeti hakkında;
Kelime-i Museviyede mündemiç Hikmet-i Ulviye beyanında fastır. Hikmet-i Uluvviyenin yani ulvi yüce hikmetin kelime-i Museviye izafesine sebep yani ona verilmesine sebep budur ki, Musa (as) rasul-ü Kiramın birçokları üzerine çok yönlü O’nlardan üstündür. Birçok vecihler üzerinde O’nun mertebesi diğerlerinden yüksektir. Yalnız İsa (as) ve Muhammed (sav) dışındakiler mertebe itibariyle.
Kendinden evvel gelen peygamberlerin birçoklarından üstündür. Mertebesi O’nların mertebe sinden âlidir. Şimdi burada beş yön olarak belirtmiş ana hatlarıyla, Muhyiddin-i Arabi ve şerh eden Ahmed Avni Konuk bu eserleri bize bırakmaları verese-i Muhammedi olarak yani İlahi nimetler olarak, başka hiçbir peygamber kavimleri bu tür ilimlere varis olamadılar. Yani o tür ilimleri bulamadılar.
Ancak kendi mertebelerindekini buldular, onlar da bir kemalattır, tabi ki o ayrı bir konudur. Birinci yönü 7/144 ayetinde buyurur.
قَالَ يَا مُوسَى اِنِّى اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِى وَبِكَلَامِى فَخُذْ مَااَتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ
“Ya Musa”, bi zatihi burada kendinden sesleniyor, aracısız sesleniyor, burada “Musa” nedir onu da kısaca anlamamız gerekiyor, “Musa” nın başındaki “mim” Hakikat-ı Muhammediye’dir, “sin” de insandır, yani “Musa” Museviyet mertebesindeki insani tecellidir. Yani Museviyet mertebesindeki İnsanı Kamil mertebesindeki tecellisi.
Bu “Musa” Olarak da söyleniyor, “Mu” su manasına “sa” da ağaç manasınadır, “Ya Musa muhakkak ki ben seni seçtim, insanların üzerine seni seçtim, benim risaletm ile seçtim, kelamımla seçtim, (ondan evvel hiçbir peygamber “Kelimullah” ismini almadı.) bunları tut bunları sana verdim kuvvetle tut, yani bunların sahibi ol, bunlar sende tecellide ve zuhurda olsun.
Âyet-i Kerimede buyurulduğu üzere Musa (as) vasıtasız yukarıda belirtilen hususları Allah’tan ahz etti, Allah’tan aldı. Cebrail vasıtasıyla değil, Cenab-ı Hak’ın Zat’ından bizatihi kendisi almıştır bunları. İkinci yönü hadis-i şerifte buyurulduğu gibi “Allahüteala Tevrat-ı Şerif’i Esma-ı İlahiyesinden birini vasıta buyurmaksızın kendi nefsiyle hitap etti.“[95] “ İz- -T-B- ”
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا {الأحزاب/70}
“Yâ eyyuhâ-llezîne âmenû-ttekû(A)llâhe ve kûlû kavlen sedîdâ(n)”
يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا {الأحزاب/71}
(33/70-71) “Yuslih lekum a’mâlekum veyagfir lekum zunûbekum vemen yuti’i(A)llâhe verasûlehu fekad fâze fevzen azîmâ(n)”
(33/70-71) Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.
Sözün doğrusu ferd-i selâsenin (üçlü ferdiyetin) zât-irade-kavil (söz) dür. Bu sözde “Kün” ol dur. “Vücüduke zenbike” günahın en büyüğüdür. Yani varlığının Hakk’ın varlığından başkasının olmadığı sözünü söyleyin ki hakikat yolunda işin düzelsin ve Hakikat-i Muhammediye karşı işlemiş olduğun günahı bağışlasın. Resül, Hakk tan ayrı olmadığına göre ona itaat bizatihi Allah’a itaattır. (Murat Derûni)