Fekâlû rabbenâ bâ'id beyne esfârinâ vezalemû enfusehum fece'alnâhum ehâdîśe vemezzaknâhum kulle mumezzak(in)(c) inne fî żâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)
Onlar ise, "Ey Rabbimiz! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır" dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssalarına çevirdik ve kendilerini darmadağın ettik. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Buna karşı onlar: "Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette ibretler vardır.
Sebe' Suresi'nin 19. ayeti, nankörlük ve isyanın sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, Sebe' halkının Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetlere karşı nankörlüğünü ve bunun sonucunda uğradıkları helakı, özellikle 'ba'ade', 'zalemû', 'ahâdîs' ve 'mezzaknâhum' gibi anahtar kavramlar üzerinden anlatır. Bu kavramlar, hem sözlük anlamları hem de Kur'anî bağlamdaki semantik derinlikleriyle ayetin mesajını güçlendirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'بعد' (ba'd) kelimesinin zıddı olan 'قرب' (kurb) ile birlikte, bir şeyin diğerinden uzaklaşması veya uzaklaştırılması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'بَاعِدْ' emri, Sebe' halkının Allah'tan kendilerine verilen kolaylıkları reddederek, yolculuklarının mesafesini uzatmasını istemeleri, yani nimete nankörlük etmeleri bağlamında ele alınır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu ifadeyi 'yolculuklarımızın arasını aç' şeklinde yorumlar ve bunun, onların Allah'ın kendilerine verdiği kolaylıkları küçümsemeleri ve daha zorunu istemeleri anlamına geldiğini belirtir. Bu, mecazi olarak nimetin kıymetini bilmemeyi ve nankörlüğü ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ظلم' (zulm) kelimesini 'bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak' olarak tanımlar. Ayetteki 'ظَلَمُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ' ifadesi, Sebe' halkının Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetleri inkâr ederek ve isyan ederek kendi ruhlarına ve geleceklerine haksızlık ettiklerini, kendilerini helake sürüklediklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın koyduğu sınırları aşmak, O'nun haklarını ihlal etmek ve bu yolla hem başkalarına hem de kişinin kendisine zarar vermek anlamında kullanıldığını belirtir. Sebe' halkının kendi nefislerine zulmetmesi, Allah'ın lütfuna karşı nankörlük etmeleriyle kendi yıkımlarını hazırlamalarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حديث' (hadîs) kelimesinin 'yeni olan şey' ve 'konuşma, haber' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فَجَعَلْنَـٰهُمْ أَحَادِيثَ' ifadesi, Sebe' halkının varlıklarının sona erip, sadece geçmişte yaşanmış ve dilden dile aktarılan birer ibretlik kıssaya dönüştüklerini, yani maddi varlıklarını kaybedip manevi birer ders haline geldiklerini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'أحاديث' kelimesinin 'ibret alınacak kıssalar' veya 'dillerde dolaşan haberler' anlamında kullanıldığını açıklar. Sebe' halkının bu hale gelmesi, onların nankörlüklerinin ve isyanlarının bir sonucu olarak, gelecek nesillere ders olacak birer örnek teşkil etmelerini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'مزق' (mezq) kelimesinin 'bir şeyi parçalara ayırmak, dağıtmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَمَزَّقْنَـٰهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ' ifadesi, Sebe' halkının birliğinin bozulduğunu, yurtlarından çıkarılıp farklı bölgelere dağıtıldıklarını ve eski güçlerinin tamamen yok edildiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'تمزيق' (temzîk) fiilinin 'şiddetli bir şekilde parçalamak, dağıtmak' anlamını taşıdığını ifade eder. Sebe' halkının 'her türlü dağıtılışla dağıtılması', onların sosyal, siyasi ve coğrafi olarak tamamen parçalanıp yok olmalarını, bir daha bir araya gelemeyecek şekilde dağıtılmalarını sembolize eder.
Sebe' Sûresi
“Buna karşı onlar «ya rabbenâ, seferlerimizin arasını uzaklaştır» dediler ve nefislerine zulmettiler.” Onlar yani muhataplar ise, ey rabbimiz! Bu işler bize göre değil bu seferler bize göre değil bu yolu bize uzak tut dediler. Çünkü dünya ehline ahiret işleri haram kılınmıştır denir. Hâdi ismine ve hidayetçisine tabi olmadılar çünkü o zaman kendilerinde hakim olan Mudil isminin hükmü ve hakimiyeti sona erecektir. Hâdi’den uzaklaşıp Mudil’e yakınlaştılar. Kendi nefislerini tanıyıp bilemediler bu yüzden de nefislerine zulum edip zalimlerden oldular. Onlar bereketli beldelerimizin/şehirlerimizin nurlarından perdelenmekle kendilerine yazık ettiler. Günümüz tasavvufi hayatta bazen bizlerinde zaman zaman Terzi Baba çevresinde tespit ettiğimiz bir husustur. Bazı kimseler kendisine gelip tanışıp ders alırlar. Belli bir süre sonra nefislerinin baskısına dayanamayıp hemen kendisinden ve dergahtan uzaklaşırlar ve kendi nefislerinin seyrine dönerler. Bu kararları ile nefislerine de zulmetmiş olmaktadırlar.
“Biz de onları efsanelere çevirdik ve temamen didik didik dağıttık” Biz de onları, bu halleri sebebiyle “ibretlik manzaralar olarak” insanlar arasında dolaşan kıssalar haline çevirdik. Onların üzerlerine sel tufanını göndererek onları dağıttık, içlerinden çıkılmaz sıkıntılara sürükledik. Cenabı Hak biz yaptık derken yine zat ve sıfatı ile birlikte İnsan-ı Kamil eliyle yaptığını beyan ediyor.
“Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır” Şüphesiz ki bu hakikatleri kendi içlerinde değerlendirenler ve düşünenler için bir çok hikmet ibret ve işaretler vardır.ÇHU
~~34.20~
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْلٖيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَرٖيقًا مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ
34/20 Ve legad saddega aleyhim iblîsu zannehû fettebeûhu illâ ferîgam minel mué'minîn Diyanet Meali:
34/20 Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İnananlardan bir grup dışında hepsi ona uydular.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/20 Yine celâlime kasem ederim ki İblîs, onlar aleyhindeki zannını hakıkaten doğru buldu da içlerinde mü'minlerden ıbaret bir fırkadan maadası ona tabi' oldular