İçeriğe atla
Sebe' 22Cüz 22 · Sayfa 430

Sebe' Sûresi 22. Âyet

سبإ

Sohbete sor

Kuli-d'û-lleżîne ze'amtum min dûni(A)llâh(i)(s) lâ yemlikûne miśkâle żerratin fî-ssemâvâti velâ fî-l-ardi vemâ lehum fîhimâ min şirkin vemâ lehu minhum min zahîr(in)

(Ey Muhammed!) De ki: "Allah'ı bırakıp da ilah olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.

Sebe' Sûresi

“Kûl” de ki! Zat mertebesi risalet mertebesini konuşturmaktadır. Ey Muhammed sav, de ki; Bu hitap Allah’ın Uluhiyetini bırakıp da farklı ilahlara yönelen şirk ehline olan bir sesleniştir.

Ulûhiyyet hakikati ve Allah ismi câmii müşahede edilmediğinde kişi nefsindeki kurguladığı rab anlayışını Allah diyerek kabul eder. Gerek ayetlerde, gerekse hadislerde şirk, açık olarak Allah’ın ulûhiyetine ortak koşmak, onun mülkünü sahiplenmek ve onu mülkünün dışına atmakla hem büyük bir günah işlenmiş hem de büyük bir iftira edilmiş olunmaktadır.

Allah insana bir varlık lütfetmiştir, ancak insandaki benlik duygusu, "Bu vücûd da Allah'ındır." anlayışına engel olmaktadır. Benlik duygusu kişinin Allah'a karşı çıkmasına, kendisini Allah'a nispet etmesine sebep olmaktadır. Kişi nefsi benliğinden kurtulup ilahi benliğine kavuşamadığı sürece bu anlayışı devam eder.

Risâle-i Gavsiyeden Şirk bahsine misal olması bakımından küçük bir bölüm aktaralım.

Sonra sordum:

− Hangi fiiller(ameller) indînde faziletlidir?

− Benden gayrının kalmayıp, içinde cennet ve cehennemin bulunmadığı, yapanın kaybolduğu!


“Lâ fâile İllallah”ı hakkıyla bilerek ve yaşayarak söylediğimizde her şeyi Allah c.c kaplamış olmakta ve oraya Allah’tan başka bir şey giremez. Bu durumda “Gizli şirk” kalktığı zaman, o “ameli salih” olan fiiller meydana gelir ki, fiilin fâili içinde olmayıp, fâil Allah c.c olur.

Enfal suresi 8/17 ‘de “ Ve mâ rameyte iz rameyte velâkinnallâhe ramê” Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” ilahi beyanının sırrına vâkıf olununca yapanın içinde olmadığı fiiller ortaya çıkmış olur.

Tevbe 3’de “Allah ve rasülü Allah’a ortak koşanlardan uzaktır” buyurulmaktadır.

ALLAH ismi: her mertebenin hakkını koruyan zat-i ismi dir. Aynı zamanda daha sonra oluşacak tüm mertebelere de kaynaklık etmektedir.

ALLAH isminin zuhur yeri, ulaştırıcı ve oluşturucusu alemlerin sultanı peygamberimiz ve onun varisleri olan İnsân-ı Kâmil’ler’dir. Bir irfan sistemi içerisine girmeden onlara ulaşmadan, (insanı kamil) onların izni ve yardımı olmadan uluhiyet kapısına ulaşmanın imkanı yoktur. İnsan-ı Kamil, zat-i bilgi ve haberleri risalet mertebesi aracılığıyla sıfat-esma ve efal mertebelerine ulaştırıp haberdar etmektedir.

Şirk ehli olanlar, Mudil esmasının etkisiyle varlığı olmayanı var saymış, var olanı da yok saymıştır. Yok kabul ettikleri şey Allah’tır. İşte bu durumda setr, yani örtücü olmuşlardır. Bu örtme ile Allah ve rasulü onlardan perdelenmiştir. Bu nedenle müşrik Allah tarafından sevilmez. Bu yüzden ayette geçen Allah ve rasulü onlardan uzaktır, ifadesinin yaşantısı ortaya çıkmıştır.

“Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur.” Bilmez misiniz? Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Göklerin ve yerin tümü O’nun zahiri ve bâtınıdır. O kudret eliyle buralarda dilediği gibi tasarrufta bulunur. Bireysel varlıklarımız açısından da gökler iç bünyelerimizdeki semalar, ruhani alemlerimizdir. Yer ise beden arzlarımızdır. Bu yönden de kendi varlıklarımızdaki göklerin ve yerin hakimiyeti ona aittir. Semavat ve arzda ne varsa O’nundur. ÇHU


Cenâb-ı Hakkk’ın ne kadar sıfat-ı İlâhîyyesi, Esmâ-i İlâhiyyesi varsa bu âlemler onların faaliyet sahası olduğundan, zuhur mahalli olduğundan, hepsi Allah’ın tecellisi içindir, eğer Allah’ın tecellisi olmasaydı bu âlemlere ihtiyaçta yoktu, gerekte yoktu ve o zaman Allah’ı bilmekte mümkün değildi. Allah’ı bilmek ancak tecelli ve zuhurlarıyla mümkündür, işte bu varlığın yegâne sebebi Allah’ın isim ve sıfatlarının kemâlatıyla zuhura çıkmasıdır ve âlem Esmâ-i İlâhiyyenin zıtlıklarıyla ayakta durmaktadır. TB


~~34.23~
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُ حَتّٰى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِىُّ الْكَبٖيرُ

34/23 Ve lâ tenfeuş şefâatu ındehû illâ limen ezine leh, hattâ izâ fuzzia an gulûbihim gâlû mâ zâ gâle rabbukum, gâlul hagg, ve huvel aliyyul kebîr.

Diyanet Meali:

34/23 Allah katında, O'nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. (Şefaat için izin verilip de) kalplerinden korku giderilince birbirlerine, "Rabbiniz ne söyledi?" diye sorarlar. Onlar da "Gerçeği" diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür.

Elmalılı Hamdi Yazır:

34/23 Huzurunda şefaat faide de vermez, ancak izin verdiği kimseninki müstesna, nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman «rabbınız ne buyurdu?» derler. «Hakkı» derler, o öyle yüksek, öyle büyük


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)