Kuli-d'û-lleżîne ze'amtum min dûni(A)llâh(i)(s) lâ yemlikûne miśkâle żerratin fî-ssemâvâti velâ fî-l-ardi vemâ lehum fîhimâ min şirkin vemâ lehu minhum min zahîr(in)
(Ey Muhammed!) De ki: "Allah'ı bırakıp da ilah olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.
De ki: "Allah'ı bırakıp da tanrı saydığınız putlarınıza istediğiniz kadar yalvarın. Onların ne göklerde, ne yerde zerre kadar güçleri yetmez. Onların, bunlarda bir ortaklığı da yok. Allah'ın da onlardan bir yardımcısı yoktur."
Bu ayet, Allah'tan başka ilah edinilen varlıkların acizliğini ve Allah'ın mutlak kudretini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu sahte ilahların mülkiyet, ortaklık ve yardımcılık gibi temel niteliklerden yoksun olduğunu dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi kendine doğru çekmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ادعوا' emri, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları varlıklara yönelerek onlardan yardım talep etmelerini, yani onları kendilerine çekmeye çalışmalarını ifade eder. Bu, onların acizliğini göstermek için bir meydan okumadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve bu ayetteki 'ادعوا' ifadesinin 'isteyin, yardım talep edin' anlamında olduğunu belirtir. Bu, sahte ilahların bu taleplere karşılık veremeyeceğinin altını çizer.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dua' kavramının Kur'an'da sadece yalvarma değil, aynı zamanda 'çağırma' ve 'davet etme' anlamlarını da içerdiğini vurgular. Bu ayetteki 'ادعوا', müşriklerin Allah'ın dışında taptıkları varlıkları 'ilah' olarak çağırmalarını ve onlardan medet ummalarını ifade eder ki bu, Kur'an'ın tevhid ilkesine aykırıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'زعم' kelimesinin genellikle 'doğruluğu kesin olmayan bir iddiada bulunmak' veya 'yalan söylemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'زعمتم', müşriklerin Allah'tan başka taptıkları varlıkların ilah olduğuna dair temelsiz ve batıl inançlarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'زعم' kelimesinin 'bir şeyi kesin bilgiye dayanmadan söylemek' veya 'zan ile konuşmak' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayette, müşriklerin Allah'ın dışında ilah edindikleri varlıklar hakkındaki iddialarının gerçeklikten uzak, sadece bir zan ve kuruntu olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'z-a-m' kökünün Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani 'asılsız iddia' veya 'boş kuruntu' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'زعمتم', müşriklerin ilahlık atfettikleri varlıkların aslında hiçbir güce sahip olmadığını, bu iddialarının tamamen temelsiz olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ملك' kelimesinin 'bir şey üzerinde tam yetkiye sahip olmak' ve 'onu dilediği gibi tasarruf etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لا يملكون', Allah'tan başka ilah edinilen varlıkların göklerde ve yerde zerre kadar bile bir şeye sahip olmadığını, dolayısıyla hiçbir tasarruf yetkilerinin bulunmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ملك' kelimesinin 'bir şeyin üzerinde tam bir tasarruf yetkisine sahip olmak' ve 'onu dilediği gibi kullanabilmek' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki olumsuzluk ekiyle birlikte kullanılması, sahte ilahların bu tür bir mülkiyet ve tasarruf yetkisinden tamamen yoksun olduğunu kesin bir dille ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'مثقال' kelimesinin 'bir şeyin ağırlığı' veya 'tartı birimi' anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'مثقال ذرة' (zerre ağırlığı) ifadesi, sahte ilahların en küçük, en önemsiz bir şeye bile sahip olmaktan aciz olduklarını vurgulayarak onların mutlak güçsüzlüğünü ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ثقل' kökünden türeyen 'مثقال' kelimesinin 'tartılan şeyin ağırlığı' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'tan başka tapılan varlıkların göklerde ve yerde, en küçük bir zerre kadar dahi bir mülkiyete sahip olmadıklarını, bu durumun onların ilahlık iddialarını tamamen çürüttüğünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'شرك' kelimesinin 'iki veya daha fazla kişinin bir işte veya mülkte ortak olması' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وما لهم فيهما من شرك', Allah'tan başka ilah edinilen varlıkların göklerin ve yerin mülkiyetinde Allah ile hiçbir ortaklığının bulunmadığını, dolayısıyla ilahlık vasfına sahip olamayacaklarını açıkça ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'شرك' kelimesinin 'bir şeye ortak olmak' anlamında kullanıldığını ve bu ayetteki bağlamda, Allah'ın yaratma ve mülkiyetinde hiçbir varlığın O'na ortak olamayacağını vurguladığını belirtir. Bu, tevhid inancının temelini oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'ın merkezi kavramlarından biri olduğunu ve 'Allah'a ortak koşma' anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın dışında ilah edinilen varlıkların evrenin mülkiyetinde hiçbir 'şirk'e, yani ortaklığa sahip olmadıkları belirtilerek, onların ilahlık iddiaları kesin bir dille reddedilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ظهير' kelimesinin 'yardımcı' veya 'destekçi' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وما له منهم من ظهير', Allah'ın hiçbir yardımcıya ihtiyacı olmadığını ve müşriklerin taptığı varlıkların O'na hiçbir şekilde destek olamayacağını vurgular. Bu, Allah'ın mutlak müstağniliğini (kimseye muhtaç olmamasını) gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ظهير' kelimesinin 'birine arka çıkan, yardım eden' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, Allah'ın yaratma ve yönetme işlerinde hiçbir 'ظهير'e, yani yardımcıya ihtiyacı olmadığını, dolayısıyla sahte ilahların bu konuda hiçbir rolü olmadığını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ظهير' kelimesinin 'birine destek olan, yardım eden' anlamında kullanıldığını ve bu ayetteki bağlamda, Allah'ın mutlak kudretini ve hiçbir varlığın O'na yardım etme veya O'nun işlerine karışma gücüne sahip olmadığını vurguladığını belirtir.
Sebe' Sûresi
“Kûl” de ki! Zat mertebesi risalet mertebesini konuşturmaktadır. Ey Muhammed sav, de ki; Bu hitap Allah’ın Uluhiyetini bırakıp da farklı ilahlara yönelen şirk ehline olan bir sesleniştir.
Ulûhiyyet hakikati ve Allah ismi câmii müşahede edilmediğinde kişi nefsindeki kurguladığı rab anlayışını Allah diyerek kabul eder. Gerek ayetlerde, gerekse hadislerde şirk, açık olarak Allah’ın ulûhiyetine ortak koşmak, onun mülkünü sahiplenmek ve onu mülkünün dışına atmakla hem büyük bir günah işlenmiş hem de büyük bir iftira edilmiş olunmaktadır.
Allah insana bir varlık lütfetmiştir, ancak insandaki benlik duygusu, "Bu vücûd da Allah'ındır." anlayışına engel olmaktadır. Benlik duygusu kişinin Allah'a karşı çıkmasına, kendisini Allah'a nispet etmesine sebep olmaktadır. Kişi nefsi benliğinden kurtulup ilahi benliğine kavuşamadığı sürece bu anlayışı devam eder.
Risâle-i Gavsiyeden Şirk bahsine misal olması bakımından küçük bir bölüm aktaralım.
Sonra sordum:
− Hangi fiiller(ameller) indînde faziletlidir?
− Benden gayrının kalmayıp, içinde cennet ve cehennemin bulunmadığı, yapanın kaybolduğu!
“Lâ fâile İllallah”ı hakkıyla bilerek ve yaşayarak söylediğimizde her şeyi Allah c.c kaplamış olmakta ve oraya Allah’tan başka bir şey giremez. Bu durumda “Gizli şirk” kalktığı zaman, o “ameli salih” olan fiiller meydana gelir ki, fiilin fâili içinde olmayıp, fâil Allah c.c olur.
Enfal suresi 8/17 ‘de “ Ve mâ rameyte iz rameyte velâkinnallâhe ramê” Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” ilahi beyanının sırrına vâkıf olununca yapanın içinde olmadığı fiiller ortaya çıkmış olur.
Tevbe 3’de “Allah ve rasülü Allah’a ortak koşanlardan uzaktır” buyurulmaktadır.
ALLAH ismi: her mertebenin hakkını koruyan zat-i ismi dir. Aynı zamanda daha sonra oluşacak tüm mertebelere de kaynaklık etmektedir.
ALLAH isminin zuhur yeri, ulaştırıcı ve oluşturucusu alemlerin sultanı peygamberimiz ve onun varisleri olan İnsân-ı Kâmil’ler’dir. Bir irfan sistemi içerisine girmeden onlara ulaşmadan, (insanı kamil) onların izni ve yardımı olmadan uluhiyet kapısına ulaşmanın imkanı yoktur. İnsan-ı Kamil, zat-i bilgi ve haberleri risalet mertebesi aracılığıyla sıfat-esma ve efal mertebelerine ulaştırıp haberdar etmektedir.
Şirk ehli olanlar, Mudil esmasının etkisiyle varlığı olmayanı var saymış, var olanı da yok saymıştır. Yok kabul ettikleri şey Allah’tır. İşte bu durumda setr, yani örtücü olmuşlardır. Bu örtme ile Allah ve rasulü onlardan perdelenmiştir. Bu nedenle müşrik Allah tarafından sevilmez. Bu yüzden ayette geçen Allah ve rasulü onlardan uzaktır, ifadesinin yaşantısı ortaya çıkmıştır.
“Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur.” Bilmez misiniz? Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Göklerin ve yerin tümü O’nun zahiri ve bâtınıdır. O kudret eliyle buralarda dilediği gibi tasarrufta bulunur. Bireysel varlıklarımız açısından da gökler iç bünyelerimizdeki semalar, ruhani alemlerimizdir. Yer ise beden arzlarımızdır. Bu yönden de kendi varlıklarımızdaki göklerin ve yerin hakimiyeti ona aittir. Semavat ve arzda ne varsa O’nundur. ÇHU
Cenâb-ı Hakkk’ın ne kadar sıfat-ı İlâhîyyesi, Esmâ-i İlâhiyyesi varsa bu âlemler onların faaliyet sahası olduğundan, zuhur mahalli olduğundan, hepsi Allah’ın tecellisi içindir, eğer Allah’ın tecellisi olmasaydı bu âlemlere ihtiyaçta yoktu, gerekte yoktu ve o zaman Allah’ı bilmekte mümkün değildi. Allah’ı bilmek ancak tecelli ve zuhurlarıyla mümkündür, işte bu varlığın yegâne sebebi Allah’ın isim ve sıfatlarının kemâlatıyla zuhura çıkmasıdır ve âlem Esmâ-i İlâhiyyenin zıtlıklarıyla ayakta durmaktadır. TB
~~34.23~
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُ حَتّٰى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِىُّ الْكَبٖيرُ
34/23 Ve lâ tenfeuş şefâatu ındehû illâ limen ezine leh, hattâ izâ fuzzia an gulûbihim gâlû mâ zâ gâle rabbukum, gâlul hagg, ve huvel aliyyul kebîr.
Diyanet Meali:
34/23 Allah katında, O'nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. (Şefaat için izin verilip de) kalplerinden korku giderilince birbirlerine, "Rabbiniz ne söyledi?" diye sorarlar. Onlar da "Gerçeği" diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/23 Huzurunda şefaat faide de vermez, ancak izin verdiği kimseninki müstesna, nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman «rabbınız ne buyurdu?» derler. «Hakkı» derler, o öyle yüksek, öyle büyük