Velâ tenfe'u-şşefâ'atu ‘indehu illâ limen eżine leh(u)(c) hattâ iżâ fuzzi'a ‘an kulûbihim kâlû mâżâ kâle rabbukum(s) kâlû-lhakk(a)(s) vehuve-l'aliyyu-lkebîr(u)
Allah katında, O'nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. (Şefaat için izin verilip de) kalplerinden korku giderilince birbirlerine, "Rabbiniz ne söyledi?" diye sorarlar. Onlar da "Gerçeği" diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür.
Allah'ın huzurunda şefaat da fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. (Şefaat sahipleri de): "Hakkı söyledi" derler. O, her şeyden yüksek ve büyüktür.
Bu ayet, Allah katında şefaatin ancak O'nun izniyle gerçekleşeceğini, kıyamet gününde insanların kalplerindeki korkunun giderilmesiyle Rablerinin sözünü sorgulayacaklarını ve O'nun hakkı söylediğini tasdik edeceklerini vurgulamaktadır. Ayet, ilahi kudret ve yüceliği şefaat ve hakikat kavramları üzerinden ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şefaat, bir şeyi diğerine katmak, çift yapmak anlamına gelir. Terim olarak ise, bir kimsenin başkası için aracı olmasıdır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın izni olmaksızın kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı, yani aracılık edemeyeceği ilkesini pekiştirir. Şefaat, ancak Allah'ın rızası ve izniyle geçerlidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şefaat, bir kimsenin diğerine yardımcı olması, onun lehine konuşmasıdır. Ayetteki 'lâ tenfaʿu' (fayda vermez) ifadesiyle birlikte kullanılması, Allah'ın izni olmadan yapılan her türlü aracılığın geçersiz olduğunu, dolayısıyla bu tür bir şefaatin hiçbir yarar sağlamayacağını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, şefaat kavramını Kur'an'da 'aracılık' ve 'yardım' anlamlarında inceler. Ona göre, Kur'an'da şefaat, mutlak kudret sahibi Allah'ın iznine bağlıdır ve bu izin olmadan hiçbir varlığın aracılık etme yetkisi yoktur. Bu ayet, şefaatin ilahi iradeye tam bağımlılığını net bir şekilde ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ezine fiili, bir şeye müsaade etmek, izin vermek demektir. Ayetteki 'illâ limen ezine lehû' (ancak kendisine izin verilen kimseye) ifadesi, şefaatin ancak Allah'ın mutlak iradesi ve onayıyla mümkün olacağını, bu iznin şefaatin geçerliliği için temel şart olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ezine, bir şeyi yapmaya veya söylemeye ruhsat vermek anlamındadır. Bu ayette, Allah'ın şefaat için verdiği izin, O'nun mutlak otoritesini ve hükümranlığını gösterir. Şefaat edecek olanın, bu izne tabi olması, ilahi hiyerarşiyi ve kudreti açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fez' (فزع), korku ve dehşet anlamına gelir. 'Fuzzia an kulûbihim' (kalplerinden korku giderilince) ifadesi, kıyamet gününde yaşanan o büyük dehşetin bir an için hafifletilmesi veya ortadan kaldırılması durumunu anlatır. Bu durum, insanların sorgulama ve cevap verme yeteneğini yeniden kazanmalarını sağlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Fuzzia, korkunun giderilmesi, kalplerin rahatlaması demektir. Ayetteki bağlamda, kıyamet gününün şiddetli korkusunun bir süreliğine kaldırılmasıyla insanların birbirlerine soru sorabilecekleri ve cevap verebilecekleri bir duruma gelmelerini ifade eder. Bu, ilahi adaletin tecellisi öncesindeki bir ara aşamayı gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak, bir şeyin sabit ve doğru olması, gerçeğe uygunluktur. Ayetteki 'kâlû el-hakka' (Hak söyledi dediler) ifadesi, Allah'ın sözünün mutlak doğru ve gerçek olduğunu, O'nun hükmünün şaşmaz bir hakikat olduğunu tasdik etmelerini ifade eder. Bu, ilahi adaletin ve hikmetin bir beyanıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hak' kavramının Kur'an'da hem Allah'ın isimlerinden biri olarak hem de mutlak gerçeklik ve adalet anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, insanların Rablerinin sözünün 'hak' olduğunu ikrar etmeleri, O'nun her söylediğinin doğru ve adil olduğunu kabul etmeleridir. Bu, ilahi otoriteye ve hikmete teslimiyetin bir ifadesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Alî, yücelik ve üstünlük ifade eden bir sıfattır. Allah için kullanıldığında, O'nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde her şeyden yüce, her şeyin üstünde olduğunu belirtir. Ayetteki 've huve'l-Alîyyu'l-Kebîr' ifadesi, Allah'ın şefaat üzerindeki mutlak otoritesini ve hükümranlığını pekiştirir, O'nun yüceliğini ve büyüklüğünü vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Alî, her türlü noksanlıktan münezzeh, şanı yüce olan demektir. Bu ayette, şefaat yetkisinin sadece O'nun iznine bağlı olduğunun belirtilmesinin ardından 'el-Alîyyu'l-Kebîr' sıfatlarının gelmesi, Allah'ın mutlak kudretini ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin O'na muhtaç olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kebîr, büyüklük ve azamet ifade eden bir sıfattır. Allah için kullanıldığında, O'nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde her şeyden büyük, eşsiz ve benzersiz olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-Alîyyu'l-Kebîr' ifadesi, Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü bir arada vurgulayarak, O'nun mutlak kudretini ve hükümranlığını pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kebîr, kemal sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olan demektir. Bu ayette, Allah'ın şefaat üzerindeki mutlak yetkisinin ve O'nun sözünün hak olmasının ardından 'el-Kebîr' sıfatının gelmesi, O'nun azametini, kudretini ve her şeyin O'nun emrinde olduğunu gösterir. Bu, ilahi otoritenin nihai ifadesidir.
Sebe' Sûresi
“Allah katında onun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz.”
“Şefaat” nedir? “Şefaat” kelimesinin sözlük anlamı, iki şeyin birbirine iliştirilmesidir ve halk arasında ise, makamı ve değeri olan bir kimsenin büyük bir makama sahip olan birisinden bir suçun cezasını affetmesini veya yapılan bir hizmetin karşılığını artırmasını istemesi anlamına gelmektedir.
İslam kültürüne göre şefaat, bir kimseye bir hayır ulaştırmak veya ondan bir şerri uzaklaştırmak için Allah katında yapılan bir aracılıktır. Ama burada, bu yolun Allah tarafından ebedi rahmeti almaya az layık olan kimseler için açılmış olduğuna ve bunun için de bazı şart ve kuralların belirlenmiş olduğuna dikkat edilmelidir.
İslam dinine göre şefaat kayıtsız ve şartsız bir konu değildir. Suçun, şefaat edenin ve şefaat olunanın durumuna göre bazı şartlar vardır ve bu şartlar gerçekleşmediği sürece şefaat de gerçekleşemez. Şefaate inanmanın, günahkâr kimselerin düzelmesi ve eğitilmesinde ve daha yüksek kemallere ulaşmak için çaba sarf etmelerinde çok önemli etkisi vardır.
İslam dininde ve Kuran ayetlerinde üzerinde durulan şefaat, şefaat olunan kimsenin konumunun değişmesi çerçevesinde olan şefaattir; yani şefaat olunan, şefaat edenle arasında bir irtibat kurarak istenilmeyen bir durumdan ve azap edilmekten kurtulup bağışlanarak iyi bir duruma gelmeye çalışmasıdır. Böylesine bir şefaate inanmak, gerçekte günahkâr kimselerin ıslah edilmeleri ve terbiye edilmeleri için yüce bir eğitim okuludur.
Allah-u Teala tarafından izin verilmiş olan şefaatçilerin şefaat hakları, onlardan korkulduğu veya onlara ihtiyaç duyulduğu için değildir tam tersine Allah tarafından ebedi rahmeti almaya az layık olan kimseler için açılmış olan ve bunun için de bazı şart ve kuralların belirlendiği bir yoldur.
Şefaat varmıdır? Bazı farklı ayetlerde ve hadislerde şefaat konusuna yer verilmektedir.
“Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır...” (İbn Hanbel, V, 255; Müslim, Müsâfirîn, 252) Hadisi Şerif’de görüldüğü üzere kitab-ı nâtık olan İnsan-ı Kâmil’in kendisine mülaki olanlar için hem dünyada hem ahiret’de şefaatçi hükmünde olacağını öğreniyoruz.
Şefaatim, (öncelikle) ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 20-21/4739; Tirmizî, Kıyâmet, 11/2435-6; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, III, 213) Büyük günah= Günâh-ı Kebâir, kişinin kendi benliği kendi varlığıdır ki, bunun misli ve benzeri yoktur. Aynı zamanda şirk kapsamındadır. “İnneş şirke le zulmün azıym” (31.Lukmân: 13) “Kesinlikle şirk çok büyük bir zulümdür!” diyor âyet...Peygamber efendimiz ve İslamiyet tevhid ilmini ve anlayışını insanlığa getirdikleri için bu eğitim ve risalet anlayışı ile şirkten kurtulmanın yolu tevhidi efal, tevhidi esma, tevhidi sıfat, tevhidi zat ve insanı kamil mertebelerinin bir irfan yolu sistemi içerisinde talim edilmesi ile olabilmektedir. Bu yolla kişi kendi hakikatine ulaşarak hayali ve vehmi olan varlığından kurtularak şirkten uzaklaşmış olacaktır. Bu uygulamaya muhatab kılınmak bir sâlik açısından şefaat’dir.
مَنْ ذَا الَّذٖى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلَّا بِاِذْنِهٖ “Menzellezi yeşfeu illâ bi iznihi”
“Allah’ın izni olmadan onun katında kim şefaat edebilir?” 2/255
Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım. Ayetin başı olan “Menzellezi yeşfeu indehu” Onun katında şefaat edecek kimdir?” ifadesi, “Onun katında şefaat edecek hiç kimse yoktur.” manasındadır. Ayet-i kerimede, “Şefaat edecek hiç kimse yoktur.” denildikten sonra “ İllâ” ile istisna yapılmıştır. Buradaki “ illâ” istisnasından anlıyoruz ki “Şefaat edecek hiç kimse yoktur.” hükmü kayıt altına alınmaktadır. Bu kayıt bazı ayetlerde kişilerle ilgili olurken, bu ayette zamanla ilgilidir. ” İllâ ” nın devamı olan “Bi iznih” ifadesi bu zaman kaydını açıklamaktadır. Bu kayıt, Allah’ın izninden sonrasının müstesna olduğudur. Bundan anlaşılıyor ki: Şefaat Allah’ın iznini bağlıdır. Onun izni olursa bir kul başka bir kula şefaat edebilir. İzni olmazsa edemez.
Şefaat, ilimdir irfaniyettir, şefaatin ulaşması ilmin ulaşmasıdır. Şefaate nail olmak ise ilmi değerlendirmektir ki, bu da ancak dünya’da iken ilmullâh’ın zâhir olduğu kişiyi bulmak ve onu değerlendirmekle mümkündür! Şefaatin ulaşması için, önce uzatılan eli geri çevirmemek gerek. Şefaat, kişinin kendi akli ve dini anlayışını bilgi yetersizliğini ortadan kaldırıp, kişiyi o konuda bilgilendirmektir. Nebi ve Rasûllerin de, evliyanın da şefaati hep bu yoldadır.
“Bi iz nihi” Hu olan Allah’ın izniyle demektir. Be harfi , ile birliktelik manasınadır devamındaki “İz” ile ve onun eliyle birlikte şefaatin ulaşmasıdır.
“İndehu” Hu’ nun indinde, Allah katında demek, onun indinde onunla o olarak bulunmak ve ondan haber veren yakîyn ehli demektir. Allah esmasının zuhuru olan bu kimseler Hu’nun izin verdikleri olmaları sebebiyle şefaat ederler. Onun yanında, O’nun izin verdiği kimseler dışında bu gerçekleşmez. Başta Hz Muhammed sav, ve onun kâmilleri Allah esmasının taşıyıcısı ve zuhur mahalli olmaları sebebiyle şefaat izni olanlardır. Burada şefaat eden birey bir kul değil, o kuldan Allah’ın kendisidir. Çünkü onlar, hak’la bâki olduklarından, Allah’ın konuşan dili, gören gözü, işiten kulağı olmuşlar böylece zahir batın olarak halka rahmet olmaya çalışırlar.
Aslında şefeate mazhar olmanın yeri dünyadır, şefeata mazhar olmak için Allahın emirlerine Peygamberimizin sözlerine bu dünyada uyulması şefeatin bu dünya da kazanılmasını sağlamaktadır. ÇHU
~~34.24~
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ قُلِ اللّٰهُ وَاِنَّا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ
34/24 Kul mey yerzugukum mines semâvâti vel ard, gulillâhu ve innâ ev iyyâkum lealâ huden ev fî dalâlim mubîn.
Diyanet Meali:
34/24 De ki: "Size göklerden ve yerden kim rızık verir?" De ki: "Allah. O hâlde, ya biz hidayet veya apaçık bir sapıklık üzereyiz, ya da siz!" Elmalılı Hamdi Yazır:
34/24 Size, de! Göklerden ve yerden kim rızık veriyor? Allah, de! Ve her halde biz veya siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz veya açık bir dalâl içinde