Vekâle-lleżîne keferû lâ te/tînâ-ssâ'a(tu)(s) kul belâ verabbî lete/tiyennekum ‘âlimi-lġayb(i)(s) lâ ya'zubu ‘anhu miśkâlu żerratin fî-ssemâvâti velâ fî-l-ardi velâ asġaru min żâlike velâ ekberu illâ fî kitâbin mubîn(in)
İnkar edenler, "Kıyamet bize gelmeyecektir" dediler. De ki: "Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır."
İnkâr edenler: "Bize o kıyamet saati gelmez." dediler. De ki: "Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için kıyamet size mutlaka gelecektir. O'nun ilminden göklerde ve yerde zerre kadar bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır."
Bu ayet, kıyametin kesinliğini ve Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini vurgulamaktadır. İnkar edenlerin kıyameti reddetmesine karşılık, Allah'ın ilminin zerre kadar dahi olsa hiçbir şeyi dışarıda bırakmadığı ve her şeyin 'Kitab-ı Mübin'de kayıtlı olduğu belirtilerek, hem ahiret inancı hem de Allah'ın mutlak kudreti ve bilgisi dilbilimsel olarak pekiştirilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefere (كفر) kelimesinin asıl anlamı, bir şeyi örtmek ve gizlemektir. Şeriat dilinde ise, Allah'ın birliğini, peygamberlerini veya ahiret gününü inkar etmek anlamına gelir. Bu ayette, kıyametin geleceğini inkar edenlerin bu örtme ve gizleme eylemi kastedilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'küfr' kavramı, Kur'an'da sadece bir inançsızlık durumu değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerini görmezden gelme, nankörlük etme ve hakikati bile bile reddetme eylemini de içerir. Ayetteki 'kefere' fiili, kıyametin kesinliğini bile bile inkar edenlerin bu bilinçli reddini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'es-Sâ'a' kelimesinin Kur'an'da genellikle kıyamet günü için kullanıldığını ve bu ismin, o günün aniden ve beklenmedik bir şekilde gelmesinden dolayı verildiğini belirtir. Ayetteki 'lâ te'tînâ' (bize gelmeyecektir) ifadesi, inkar edenlerin bu ani ve kesin olayı reddetmelerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): El-Halebî, 'es-Sâ'a'nın Kur'an'da üç farklı anlamda kullanıldığını belirtir: küçük kıyamet (ölüm), orta kıyamet (bir neslin sonu) ve büyük kıyamet (evrenin sonu). Bu ayetteki bağlam, 'büyük kıyamet'i, yani tüm insanlığın hesap vereceği o son günü ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim (علم), bir şeyin hakikatini idrak etmektir. 'Âlim' (عالم) ise, bu idrake sahip olan demektir. Ayetteki 'Âlimi'l-Gayb' (غيب), Allah'ın duyularla veya akılla kavranamayan, geçmiş, şimdi ve gelecek tüm gizli şeyleri bildiğini vurgular. Bu, kıyametin vaktini de kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ilm'in, bir şeyin hakikatini olduğu gibi kavramak olduğunu ve Allah'ın ilminin, hiçbir şeye bağlı olmaksızın, her şeyi kuşatan mutlak bir bilgi olduğunu belirtir. Ayetteki 'Âlimi'l-Gayb' ifadesi, inkar edenlerin bilmediği kıyamet vaktinin, Allah'ın mutlak ilmi dahilinde olduğunu teyit eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'gayb' kelimesinin, gözden kaybolan, gizli kalan her şey için kullanıldığını belirtir. Kur'an'da ise, Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği, gelecekteki olaylar, kıyamet vakti gibi konular için kullanılır. Ayetteki 'Âlimi'l-Gayb' terkibi, Allah'ın bu gizli bilgilere sahip olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'gayb' kavramının Kur'an'da, insan aklının ve duyularının erişemediği, ancak vahiyle bildirilen veya Allah'ın ilmine mahsus olan gerçeklikleri ifade ettiğini belirtir. Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi de bu 'gayb' kategorisine girer ve sadece 'Âlimi'l-Gayb' olan Allah tarafından bilinir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zerre' kelimesinin, karıncanın en küçüğü veya toz zerresi gibi çok küçük şeyleri ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'misqâlu zerratin' (zerre ağırlığı), Allah'ın ilminin en küçük ve önemsiz görünen şeyleri dahi kuşattığını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zerre'nin, havada uçuşan toz parçacıkları veya karıncanın en küçüğü olduğunu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın ilminin kapsamını vurgulamak için, en küçük ve önemsiz addedilen şeylerin bile O'nun bilgisinden kaçamayacağını belirtmek amacıyla kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mübîn' kelimesinin, 'açıklayan, netleştiren' anlamına geldiğini belirtir. 'Kitâb-ı Mübîn' (apaçık kitap) ise, Allah katındaki levh-i mahfuz gibi, her şeyin açıkça yazılı olduğu, hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir kaydı ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'beyân'ın, bir şeyin hakikatini ortaya koymak ve açıklamak olduğunu belirtir. 'Mübîn' ise, hem kendisi açık olan hem de başkalarını açıklayan demektir. Ayetteki 'Kitâb-ı Mübîn', Allah'ın ilminin ve takdirinin eksiksiz ve açıkça kayıtlı olduğu, hiçbir şeyin dışında kalmadığı bir ilahi defteri ifade eder.
Sebe' Sûresi
وَقَال Ve kâle Ve dediler ki!
الَّذٖينَ Ellezîne kimseler
كَفَرُوا Keferû Kâfirler “Kâfirler/İnkâr edenler,"Kıyamet bize gelmeyecektir" dediler”
“Kâfir” kelime anlamı olarak “perdeleyen örten” anlamındadır. Genel olarak ise küfür inkar kötü söz olarak anlaşılmaktadır. Oysa perdeleme, örtme, gizleme, kapatma manalarınadır.
Ayetin bu ilk kısmında işte o kişiler Hakk’ı ve hakikakattleri perdeleyerek gizledikleri için kendilerindeki kâfir vasfı ortaya çıkmaktadır.
Küfrü ve kâfirliği iki yönden de bilmemiz gerekiyor. İlki gaflet halinin yaşamını sürdürenlerin küfrü, diğeri ise Âriflerin küfrüdür.
Gafillerin küfrü, zahiren de gözüktüğü gibi Hakk’ı ve hakikatleri dini değerleri inkar etme üzerinedir.
Âriflerin küfrüne gelince; irfân ehli kendi bünyesinde zuhurda olan Hakk’ın varlığını her yerde her zaman aşikar etmez açığa çıkarmaz, hatta gerek olmadıkça hep gizleyerek açığa çıkarmaz. Böylece özünde olan Hakk’ın varlığını kendi dışı olan beşeriyeti ile bilerek şuurlu şekilde gizler ve perdeler. İşte bu durum diğer küfürden çok farklı bir anlam taşır. Bu hususta arifler şöyle demiştir.
Küfrü bâtıl mutlak hakk’ı örtmüştür Küfrü Hakk ise kendi kendini örtmüştür
“Kâfirler/İnkâr edenler, Kıyamet bize gelmeyecektir" dediler” Gaflet ehli olarak yaşamını sürdüren Hakk’ı ve hakikati perdeleyerek inkar edenlerin durumu belirtiliyor. Onlar, kendi hayal ve vehim dünyalarında hak’tan habersiz ve şuursuz olarak yaşamaya devam ederken bu hallerinin kalıcı olduğunu zannedip kıyamet denen hadisenin olmayacağını zannettiler ve buna da inanmadılar. Bazıları da inansa bile akıl ve şuur edemediler.
Âyetin diğer yönden yorumuna baktığımızda ise, “ Ey beşeriyet örtüleri ile kendi özlerindeki Hakk’ı bilerek gizleyip örten irfan ehli ! onlar da kıyamet bize gelmeyecek dediler. Çünkü onlar nefislerinin kıyametini seyr-ü sülukları ile koparmışlar, kendi bireysel varlıklarında Hakk’ın zuhuru ortaya çıkmış onlar da bu idrak ve şuur ile değerlendirdikleri için kıyameti yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz bu yüzden gelecekteki kıyamet geldiğinde artık bize gelmeyecek dediler. Buradaki gelmeyecek demeleri onu yalanlamaları yönüyle değildir onu idrak ve şuur ettiklerini beyan içindir. Zira onun geleceği mutlaktır. Her iki söyleyiş arasında çok büyük fark vardır. İlki gaflet halinde yaşayan ehli zahirin dilinden olan ifade, diğeri ise irfan ehlinin ifadesi olmaktadır. Peygamberimiz sav hadislerinde “ Kıyamet kâfirin üstüne kopacaktır” beyanı burayı bildirmektedir. Kıyamet eşyanın hakikatinin ortaya çıkışı, perdelerin örtülerin ortadan kalkması hak ve hakikatin izhar olmasıdır. Bu yüzden gaflet ehli perdelerinden kurtulamadığı için bu gerçekle yüzleşecektir.
Kıyamet; zat’ın zuhuru, sıfat saltanatının sönüşüdür diye belirtilmiştir.TB. Bu da sıfat mertebesinin zat mertebesine perde olduğu, kıyamet hükmü ve yaşantısı ile idrakinde kıyam eden kişi için üzerindeki sıfat binası yıkılarak yerine zat mertebesinin kalmasıdır.
“De ki: "Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir.”
قُلْ Kûl De ki! Zat mertebesi Risalet mertebesini konuşturmaktadır. De ki! Onların ilimleri gaybı idrak edemez, anlayamaz. Çünkü onlar Allah’ın getirmiş olduğu aklı kül ilmine yönelmedikleri için şek ve şüphe içerisindedirler bu yüzden kendi gayblarını ve alemin gaybını bilemezler. Bilemedikleri için de kıyameti inkar ederler. Risalet mertebesi ile bunu onlara öğret ve bildir denmektedir.
“Gayb” “gaybleriyle imân ederler” 2/3 Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat varlığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır. Biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz. Yani bu âlemin sadece maddeden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi olduğunu biliriz. Yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur. Bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir. Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler; Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklarla yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de “Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRahıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediğimiz bir gayb var ve kendimizdeki gayb’ten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz.
“Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O'ndan gizli kalmaz.” Âlemlerin rabbi olan olan Allah’a yemin olsun ki, gayblarınıza perdeli oluşunuz sebebiyle bilip göremediğiniz şuur edemediğiniz o kıyamet size gelecek, sizdeki ve alemdeki o hakikat mutlaka ortaya çıkacaktır.
Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Demek ki Allah yeryüzünde de semâda da her şeyi ile mevcuttur. Ve âlemlerde olan her şey bir ismin gölgesi ve faaliyyet sahası olduğundan bütün isimler dahi kendine ait olduğundan kendisine hiçbir şey gizli kalmaz. “Ne göklerde ne de yerde” ifadesi ile bu ilahi faaliyetin sadece bizim dünyamız ile sınırlı olmadığı aynı şekilde gökyüzü alemleri ve insanları olduğu buradaki tüm hayatın ve her bir zerrenin Allah’ın hükmü ve kontrolü altında olduğu anlaşılıyor.
Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır."
كِتَابٍ مُبٖينٍ Kitâb-ı Mübîn Açık olan kitab Kurân’ı Kerim-i dört gerçek yönüyle tanıyabilirsek gerçek kitabımızı tanımış, okumuş ve yaşamış oluruz.
1. Mushâf-ı Şerif: Elimizde bulunan mübarek Kurân-ı Kerim, Allah’ın ayetlerini, surelerini, harflerini kelimelerini bir düzen içinde muhafaza eden diğer ismi ile susan Kur’an’dır. (Kur’an-ı Sâmit)
2. İnsân-ı Kâmil ( elif-lâm-mîm kitabı)
3. Kitâb-ı Mübîn, (Bu alemler, zâhir isminin açılımıdır)
4. Kitâb-ı Nâtık, ( Konuşan Kur’an) dır.
Konuşan Kur’an ile susan Kur’an Hadisi şerif’de belirtildiği gibi kardeştirler. Konuşan Kûr’ân olmazsa, Kûr’ân-ı Kerîm-i okuyan olmazsa bilgiler o kitap içerisinde gizli kalacaktır. Okuyan olsa da metin olmasa, okunacak olmadığı için o niye okunacak. Kûr’ân-ı Kerîm-i bu 4 gerçek yönüyle tanıyabilirsek, gerçek kitabımızı tanımış oluruz.
Yukarıdaki ayet’de belirtilen Kitab-ı Mübin, açık demek olan kitaptır. Bütün bu âlemler Kûr’ân’ın tafsil olarak açılmış halidir. C.Hakk’ın bu âlemde ef’âl mertebesi olarak faaliyette olduğu haldir.
Tekrar ayeti kerimenin son bölümüne döndüğümüzde, “Kitâb-ı Mübîn” ile kişilere bu âlemin hakikatleri açılmaya başlanır. Yani mevcud olan gösterilir. İşte kendimizi açmaya çalışmamız gerekiyor ki, açık kitabı kendimizle birlikte okuyalım. İnsan’ın kendisi de bir Kur’an’dır. Ancak bu Kur’ân’ın sayfaları kapalı olduğu için manalar açılamıyor. Ne zaman ki kişilere kendi nefsinden bir peygamber gelip, “ “Lekad câe rasülün min enfüsiküm azîz” 9/128, ayetinin tahakkuku ile birlikte o zaman kişinin bâtınında kapalı olan kitabının açılması sağlanacaktır. O zaman Ümmül Kitap’dan kendisine verilen levhi mahfuz gönlünde açılmaya başlayacak böylece Kitab-ı Mübîn hükmüne dönüşecektir. ÇHU
~~34.4~
لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُولٰئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرٖيمٌ
34/4 Liyecziyellezîne âmenû ve amilus sâlihât, ulâike lehum mağfiratuv ve rizgun kerîm.
Diyanet Meali:
34/4 Allah'ın, iman edip salih amel işleyenleri mükâfatlandırması için (her şey o kitapta tespit edilmiştir.) İşte onlar için bir bağışlanma ve bereketli bir rızık vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/4 çünkü iyman edip iyi ameller işliyenlere mükâfat verecek, işte onlar için bir mağrifet ve bir «rızkı kerîm» var