Kul lekum mî'âdu yevmin lâ teste/ḣirûne ‘anhu sâ'aten velâ testakdimûn(e)
De ki: "Sizin için belirlenen bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz."
De ki: "Size vaad edilen öyle bir gündür ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz."
Sebe' Suresi'nin 30. ayeti, kıyamet gününün veya belirlenmiş bir vadenin kesinliğini ve değişmezliğini vurgulamaktadır. Ayet, bu vadenin zamanının ne ertelenebileceğini ne de öne alınabileceğini ifade ederek, ilahi takdirin mutlakiyetini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mî'âd' kelimesini 'va'd' kökünden türemiş bir isim olarak açıklar ve hem zaman hem de mekan anlamı taşıyabileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda, 'mî'âd' kıyamet gününün veya azabın belirlenmiş, kesin ve kaçınılmaz zamanını ifade eder (el-Müfredât, s. 863).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mî'âd' kelimesini 'vaat edilen zaman' olarak yorumlar. Ayetteki kullanımıyla, Allah tarafından belirlenmiş ve kesinlikle gerçekleşecek olan bir günün vadesini mecazi olarak ifade ettiğini belirtir (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 177).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'va'd' kökünün Kur'an'daki kullanımını incelerken, 'mî'âd'ın genellikle ilahi bir sözün veya hükmün gerçekleşeceği kesin zamanı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'mî'âd', Allah'ın belirlediği ve asla şaşmayacak olan kıyamet veya hesap gününün vadesini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iste'hara' fiilinin 'geri kalmak, gecikmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lâ testa'hirûne', belirlenen vadeden bir an bile geri kalınamayacağını, yani ertelenemeyeceğini kesin bir dille ifade eder (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 367).
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'te'ehhur' ve 'iste'har' kelimelerinin 'bir şeyin vaktinden sonra gelmesi' anlamını taşıdığını açıklar. Ayetteki olumsuz kullanımıyla, kıyamet gününün vaktinin asla geciktirilemeyeceği, ertelenemeyeceği vurgulanır (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 1, s. 102).
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'e-h-r' kökünün Kur'an'daki kullanımlarını analiz ederken, 'iste'hara' fiilinin 'bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek' anlamını taşıdığını belirtir. Bu ayette, ilahi takdirin mutlaklığı çerçevesinde, belirlenen vadenin ertelenmesinin imkansızlığına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sâ'a' kelimesini 'bir zamanın cüz'ü, az bir zaman' olarak tanımlar. Ayetteki 'sâ'aten' ifadesi, belirlenen vadeden en ufak bir zaman dilimi kadar bile sapma olmayacağını, yani vadenin mutlak kesinliğini pekiştirir (el-Müfredât, s. 421).
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sâ'a' kelimesinin 'bir an, bir göz açıp kapama süresi' gibi çok kısa bir zaman dilimini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, belirlenen vadenin hassasiyetini ve değişmezliğini vurgular (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 288).
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istikdâm' fiilinin 'bir şeyi öne almak, vaktinden önce yapmak' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'lâ testakdimûne', belirlenen vadenin bir an bile öne alınamayacağını, yani vaktinden önce gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ifade eder (Umdetü'l-Huffâz, c. 3, s. 200).
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'takaddüm' ve 'istikdâm' kelimelerinin 'bir şeyin vaktinden önce meydana gelmesi' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki olumsuz kullanımıyla, kıyamet gününün veya belirlenen vadenin asla öne alınamayacağı, vaktinden önce gelmeyeceği vurgulanır (el-Külliyyât, s. 734).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'k-d-m' kökünün Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, 'istikdâm'ın ilahi takdirin mutlaklığı bağlamında, belirlenen zamanın değiştirilemezliğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, kıyamet gününün vadesinin ne ertelenebileceği ne de öne alınabileceği vurgulanır.
Sebe' Sûresi
“Sizin için belirlenen gün” ile kıyamet günü ve saati belirtilmekte olup bunun için bilgili ve hazırlıklı olmamız istenmektedir. Kıyâmet’i “her şeyin iç yüzünün hakikatinin açığa çıktığı an” anlamında düşünebiliriz.
Kıyâmet, Efendimiz Aleyhisselâm’ın “ölmeden önce ölünüz” diye buyurduğu, dünyada yaşarken irâdi olarak gerçekleşebileceği gibi, Fiziki manada ise, ölümün tadılmasının oluşturacağı farkındalığa küçük kıyâmet; mahşer sürecinin oluşturacağı farkındalığa da büyük kıyâmet denmiştir.
Bir sâlik açısından değerlerdirdiğimiz de kendi nefsi varlığının sona erip hakkâni varlığının başladığı süreç kendisi için kıyametinin koptuğu dönemdir.
Âdem (a.s.)’ın yeryüzünde görülmesi kıyametin ilk alâmetidir. Efendimiz Aleyhisselâm’ın risâletinin başlangıcıyla beraber bu neslin insanları için de kıyâmet süreci başlamıştır. Kıyamet kelimesinden maksat büyük kıyametin zuhurudur. Yani Mehdi’nin varlığıyla zâti vahdetin gerçekleşmesi kastedilmiştir. Efendimiz sav. hâdi isminin mazharı mehdî olarak bu süre şu anda yaşanarak kıyamete doğru gidilmektedir.
Zamana bağlı olaylarla kıyametin kopması mukayese edildiğinde “bir göz açıp kapama”16/77 gibi en kısa zaman dilimi olarak tabir edilen anlık bir meseledir. “ Daha az bir zamandan ibarettir”16/77 ayeti ile benzetme esas alınmıştır. Yoksa kıyamet meselesi zamana bağlı bir olay değildir. Zamana bağlı olmayan bir şeyi de kimse zaman içinde idrak edemez, ancak tefekküri olarak irfani yönden bilmek mümkün olabilecektir. Sâlik, seyrinde kıyamet sürecine dair bilgilere ancak, enfüsünden gelen Hz Rasulullah’a ve Hadi esmasının zuhuru Mehdisine ulaştıktan sonra ulaşabilecektir. ÇHU
Not: Terzi Babam kıyamet hakkında şu tanımı yapmaktadır. Kıyamet sıfat saltanatının sönüşü zât’ın açığa çıkışıdır.
~~34.31~
وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذٖى بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرٰى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنٖينَ
34/31 Ve Kâlellezîne keferû len nué'mine bihâzel gur'âni ve lâ billezî beyne yedeyh, ve lev terâ iziz zâlimûne mevgûfûne ınde rabbihim, yerciu bağduhum ilâ bağdınil gavl, yegûlullezînestud'ıfû lillezînestek-berû lev lâ entum lekunnâ mué'minîn Diyanet Meali: -
34/31 İnkâr edenler, "Biz bu Kur'an'a da ondan önceki kitaplara da asla inanmayız" dediler. Zalimler, Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman hâllerini bir görsen! Birbirlerine laf çevirip dururlar. Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, "Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk" derler.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/31 Bununla beraber o küfredenler: «biz ne bu Kur'ana inanırız, ne de önündekine» dediler, fakat görsen o zalimler yakalanıp rablarının huzuruna durduruldukları zaman ba'zısı ba'zısına söz atarken, ki taraftan zebun edilenler, o büyüklük taslıyanlara şöyle diyorlardır: siz olmasa idiniz her halde biz mü'min olurduk