Vekeżżebe-lleżîne min kablihim vemâ belaġû mi'şâra mâ âteynâhum fekeżżebû rusulî(s) fekeyfe kâne nekîr(i)
Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Halbuki bunlar onlara verdiğimiz şeylerin onda birine bile ulaşamamışlardır. Elçilerimi yalanladılar. Peki, beni inkar etmenin sonucu nasıl oldu!
Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Hem bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine eremediler. Peygamberlerimi yalanladılar, ama beni inkâr edişin sonu nasıl oldu?
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin peygamberleri yalanlamasını ve kendilerine verilen nimetlerin büyüklüğüne rağmen nankörlüklerini vurgular. 'Yalanlama' ve 'ulaşma' fiilleri ile 'inkar' kavramı, ilahi mesajın reddedilmesinin sonuçlarını ve Allah'ın kudretini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezzabe (كَذَّبَ) fiili, 'yalan söyledi' (كَذَبَ) fiilinin tef'il babından olup, bir şeyi yalan saymak, yalanlamak, tekzip etmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, geçmiş ümmetlerin peygamberlerin getirdiği hakikatleri reddetmeleri ve yalanlamaları bağlamındadır, bu da onların ilahi mesaja karşı duruşlarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kezzabe (كَذَّبَ) fiili, Kur'an'da genellikle peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri inkar etmek ve onlara karşı çıkmak anlamında kullanılır. Bu ayette de kendilerinden önceki kavimlerin peygamberleri yalanlaması, onların Allah'ın ayetlerine karşı gösterdikleri inkarcı tavrı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Buluğ (بُلُوغ), bir şeyin son noktasına ulaşmak demektir. Ayetteki 'mâ beleğû' (وَمَا بَلَغُوا۟) ifadesi, geçmiş ümmetlerin, kendilerinden öncekilere verilen nimetlerin ve gücün onda birine bile ulaşamadıklarını, yani o seviyeye erişemediklerini vurgular. Bu, onların nankörlüklerinin büyüklüğünü ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Buluğ (بُلُوغ), bir hedefe veya sınıra varmak, ulaşmak manasındadır. Ayetteki kullanımı, önceki kavimlerin sahip olduğu maddi ve manevi imkanların, sonraki kavimler tarafından dahi tam olarak idrak edilemediğini veya benzerine ulaşılamadığını belirtir. Bu, Allah'ın lütfunun büyüklüğünü ve buna rağmen yapılan inkârın ve yalanlamanın ciddiyetini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mi'şâr (مِعْشَارَ), 'aşara' (عَشَرَة) kökünden türemiş olup, bir şeyin onda biri anlamına gelir. Ayetteki 'mâ beleğû mi'şâra mâ âteynâhum' ifadesi, geçmiş ümmetlerin, kendilerinden öncekilere verilen nimetlerin ve gücün onda birine bile ulaşamadıklarını, yani çok küçük bir kısmına dahi sahip olamadıklarını belirtir. Bu, onların nankörlüklerinin ve yalanlamalarının ne denli büyük bir cüret olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Mi'şâr (مِعْشَارَ), on sayısıyla ilgili olup, bir şeyin onda birini ifade eder. Kur'an'daki bu kullanımı, Allah'ın önceki kavimlere verdiği nimetlerin ve gücün büyüklüğünü vurgulamak içindir. Sonraki kavimlerin bu nimetlerin çok küçük bir kısmına bile erişememesi, onların peygamberleri yalanlamalarının ne kadar büyük bir nankörlük olduğunu ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nekîr (نَكِيرِ), 'inkâr etmek, tanımamak' (نَكَرَ) fiilinden türemiş olup, Allah'ın inkâr edenlere karşı göstereceği şiddetli reddi, azabı ve cezayı ifade eder. Ayetteki 'fekeyfe kâne nekîri' (فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ) ifadesi, Allah'ın peygamberleri yalanlayanlara karşı nasıl bir azap ve ceza ile karşılık verdiğini, bu azabın şiddetini ve büyüklüğünü sorgulayıcı bir üslupla vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nekîr (نَكِيرِ) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın inkâr edenlere karşı gösterdiği gazabı, cezayı ve reddi ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, peygamberleri yalanlayanların Allah'ın kudretini ve azabını hafife almalarının sonuçlarını, yani Allah'ın onlara karşı olan 'inkârını' ve cezasını dramatik bir şekilde ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nekîr (نَكِيرِ), 'inkâr' kökünden gelmekle birlikte, Kur'an bağlamında Allah'ın inkâr edenlere yönelik şiddetli karşılığını, azabını ve cezalandırmasını ifade eder. Ayetteki 'fekeyfe kâne nekîri' ifadesi, geçmiş ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları sonucunda Allah'ın onlara nasıl bir ceza verdiğini, bu cezanın büyüklüğünü ve dehşetini vurgular.
Sebe' Sûresi
“Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Elçilerimi yalanladılar.” Kur’an ve peygamberler hatta kâmiller, kendinden öncekini doğrulayandır Levh-i Mahfuzu doğrulayandır. Kendisinin kaynağını oluşturan ana kitabı (ümmül kitab) açıklayandır. Uydurulmuş bir şey ancak yalanlanır. Onlar ilimni kavrayamadıklarını yalanladılar ilimleri bunu kavramakta yetersiz olduğu için yalanladılar. Çünkü Kur’an’ın, peygamberin ve kâmillerin tevili henüz onlara gelmemiştir. Oysa Kur’an’ı Natık’ın hakikatleri açığa çıktığı zaman hiç kimse onu inkar edemez. Yalanlayanların durumu, perdelerinin kalınlığından dolayı tıpkı akledemeyen, işitemeyen, işaretlerden anlamayan sağır kimselerin durumu gibidir. Böyle bir kimseye anlatmak mümkün müdür?
“Peki, beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!” Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Yüce Allah zulmü kendisinden olumsuzluyor. Allah’ın huzuruna varmayı yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Zira onlar sıratı müstakıym ve sıratullah yolunda gitmemişlerdi kaderi muallaklarını kullanmadıkları için istidatlarının nuru iptal olmuştur. Bu yüzden Allah’a yönelmedikleri gibi tanışmaya da yol bulamamışlardır. Çünkü bu esnada kimseyi tanımamanın neden olduğu korkunç bir yalnızlık içindedirler. Dergahtan kovulmuş gazaba uğramış olarak yüz üstü kalmışlar kaynaşacakları ünsiyet kuracakları kimse bulamazlar. ÇHU
~~34.46~
قُلْ اِنَّمَا اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍ اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذٖيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَیْ عَذَابٍ شَدٖيدٍ
34/46 - Kul innemâ eızukum bivâhıdeh, en tegûmû lillâhi mesnâ ve furâdâ summe tetefekkerû, mâ bisâhıbikum min cinneh, in huve illâ nezîrul lekum beyne yedey azâbin şedîd.
Diyanet Meali:
34/46 (Ey Muhammed!) De ki: "Ben size ancak bir tek şeyi, Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkıp düşünmenizi öğütlüyorum. Arkadaşınız Muhammed'de cinnetten eser yoktur. O, şiddetli bir azaptan önce sizin için ancak bir uyarıcıdır." Elmalılı Hamdi Yazır:
34/46 De ki: size sâde bir tek nasıhat edeceğim şöyle ki: Allah için ikişer üçer ve teker teker kalkarsınız, sonra da iyi düşünürsünüz, arkadaşınızda cinnetten eser yoktur, o yalnız şiddetli bir azâbın önünde sizi sakındıracak bir Peygamberdir