Efterâ ‘ala(A)llâhi keżiben em bihi cinne(tun)(k) beli-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati fî-l'ażâbi ve-ddalâli-lba'îd(i)
"Allah'a karşı yalan mı uydurdu, yoksa onda delilik mi var?" Hayır, öyle değil! Ahirete inanmayanlar azap ve derin sapıklık içindedirler.
O, bir yalanı Allah'a iftira mı etti, yoksa kendisinde bir delilik mi var?" Hayır, doğrusu âhirete inanmayanlar, derin bir sapıklıkla azab içindedirler.
Sebe' Suresi'nin 8. ayeti, inkarcıların peygambere yönelik ithamlarını ve bu ithamların temelinde yatan ahiret inançsızlığını ele almaktadır. Ayet, 'iftira', 'cinnet', 'azap' ve 'dalalet' gibi kavramlar üzerinden inkarcıların zihniyetini ve akıbetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iftira' kelimesinin kök anlamının 'bir şeyi kesmek, biçmek' olduğunu belirtir. Kur'an'da ise genellikle 'yalan uydurmak, asılsız isnatta bulunmak' anlamında kullanılır. Bu ayette, inkarcıların Peygamber'i Allah adına yalan uydurmakla suçlamalarını ifade eder, yani gerçek dışı bir iddiayı 'kesip biçip' ortaya koymak.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'iftira' kelimesini 'yalan söylemek' ve 'uydurmak' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Peygamber'in Allah'a karşı yalan uydurduğu şeklindeki inkarcıların mesnetsiz ithamını mecazi bir dille ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cinnet' kelimesinin 'örtmek, gizlemek' kökünden geldiğini ve aklın örtülmesi, gizlenmesi anlamında 'delilik' için kullanıldığını belirtir. Ayette, inkarcıların Peygamber'i delilikle itham etmelerini, yani aklının örtüldüğünü iddia etmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cinnet' kelimesinin 'örtmek' anlamından türediğini ve aklın örtülmesiyle ortaya çıkan 'delilik' halini ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, inkarcıların Peygamber'in sözlerini akıl dışı bulup onu 'cinnet' sahibi olmakla suçlamalarını yansıtır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azap' kelimesinin 'tatlı sudan mahrum kalmak' anlamından geldiğini ve mecazi olarak 'acı veren ceza, işkence' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayette, ahirete inanmayanların içinde bulunacağı 'acı verici durumu', yani ilahi cezayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azap' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın inkarcılara ve günahkarlara uyguladığı 'cezalandırma' ve 'işkence' anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayette, ahiret inancından yoksunluğun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkacak olan ilahi cezayı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalal' kelimesinin 'doğru yoldan sapmak, kaybolmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayette, ahirete inanmayanların içinde bulunduğu 'derin sapıklığı', yani hakikatten tamamen uzaklaşmış ve şaşkın bir zihniyet içinde olmalarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'dalal' kelimesini 'hidayetin zıddı' olarak tanımlar ve 'doğru yolu şaşırmak, hakikatten uzaklaşmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, ahiret inancından yoksunluğun getirdiği 'derin bir sapıklık' halini, yani manevi ve fikri bir kayboluşu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalal' kelimesinin Kur'an'da hem 'doğru yoldan sapma' hem de 'şaşkınlık, kaybolma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'dalal-i ba'îd' (derin sapıklık) ifadesi, ahirete inanmayanların hakikatten çok uzaklaşmış, geri dönülmesi zor bir sapkınlık içinde olduklarını gösterir.
Sebe' Sûresi
Böylesine perdelenerek nefislerinin cehalet karanlığına gömülenler, Zât-ı İlâhiyye’yi irsal eden kitab-ı nâtık olan peygamberi ve onun kâmillerini ve açığa çıkardığı zâti bilgiyi reddederler. İnsanlar üzerindeki tesirini kırmak için de , onu Allah adına yalan uydurmakla ve delilikle suçlarlar. Oysa “İn hüve illâ vahyun yuhâ” Onun konuşması ancak vahiy iledir.
Yalan uydurmak: Allah’dan başkası için varlık ispat etmek, kelam ve benzeri sıfatları Allah’dan başkasına nispet etmek suretiyle ona karşı yalan uydurulmuş olunur. Kendi nefislerinin varlığı devam ettiği halde sıfatı ilahileri kendi nefislerine yakıştıranlardır.
“Ahirete inanmayanlar azab ve derin sapıklık(delalet) içindedir” Bunlar Mudil isminin tesirinde olanlardır ve ahirete imân etmezler. Zâten mudil isminin tesirinde olduklarından, Hâdi isminin istikametinde olan faaliyetlerle meşgul olmazlar. Çünkü onların yolu o değildir. Böyle olunca da ahiretle Hakk’la dinle, diyanetle işleri olmaz.. Hiç ölmeyecekmiş gibi hareket ederler. Onların amelleri kendilerine güzel ziynetli gösterilmiştir. Hangi amelleri? Gaflet üzerinde geçen vakitleri kendilerine süslü gösterildi. Bir taraftan Hâdî isminin faaliyetleri aklına geliyor, bocalamaları bu, ama Mudil ismi ağır geldiğinden Mudil faaliyyetlerini sürdürüyorlar. Mudil isminin zuhurunu meydana getiriyorlar. Fakat akıllarında ve yahut içlerinde, vicdanlarında Hâdî isminin de zuhuru olduğundan bir türlü mutmain değillerdir. Keşke yapmasaydım etmeseydim gibilerinden levm ediyorlar ama uzaklaşamıyorlar. Uzaklaşmak için irfan yoluna, emri teklifiye, kitaba, sünnete, uymak lazımdır. ÇHU
~~34.9~
اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِنْ نَشَاْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ اِنَّ
فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنٖيبٍ
34/9 Efelem yerav ilâ mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum mines semâi vel ard, in neşeé' nahsif bihimul arda ev nusgıt aleyhim kisefem mines semâé', inne fî zâlike leâyetel likulli abdim munîb.
Diyanet Meali:
34/9 Onlar, önlerindeki ve arkalarındaki (kendilerini dört bir yandan kuşatan) göğe ve yere bakmadılar mı? Eğer dilersek onları yere geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Bunda, Rabbine yönelen her kul için bir ibret vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/9 Ya Gökten ve Yerden önlerindekine ve arkalarındakine bir bakmazlar mı? Dilersek kendilerini Yere geçiriveririz, yâhud Gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz hakıkaten onda inâbe edecek (hakka gönül verecek) bir kul için şübhesiz bir âyet vardır