Efelem yerav ilâ mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum mine-ssemâ-i vel-ard(i)(c) in neşe/ naḣsif bihimu-l-arda ev nuskit ‘aleyhim kisefen mine-ssemâ-/(i)(c) inne fî żâlike leâyeten likulli ‘abdin munîb(in)
Onlar, önlerindeki ve arkalarındaki (kendilerini dört bir yandan kuşatan) göğe ve yere bakmadılar mı? Eğer dilersek onları yere geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Bunda, Rabbine yönelen her kul için bir ibret vardır.
Ya gökten ve yerden önlerindekine ve arkalarındakine bir bakmazlar mı? Dilesek kendilerini yere geçiriveririz. Yahut gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz. Şüphesiz bunda Allah'a yönelen (hakka gönül veren) her kul için bir ibret vardır.
Sebe' Suresi 9. ayet, Allah'ın kudretini ve azametini, evrenin düzeni ve insanın acizliği üzerinden vurgulamaktadır. Ayet, gök ve yerin yaratılışındaki mucizeleri ve Allah'ın dilediğinde insanları helak edebileceği gerçeğini hatırlatarak, müminleri ibret almaya ve O'na yönelmeye davet etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rü'yet' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'Efelem yerav' ifadesi, sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda bu görülenler üzerinde düşünerek Allah'ın kudretini anlamayı da içerir. Bu, gafletten uyanıp ibret almayı teşvik eden bir sorudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'rü'yet'in burada mecazi bir anlam taşıdığını, yani 'bilmiyorlar mı, düşünmüyorlar mı?' manasına geldiğini ifade eder. Göklerin ve yerin düzeni, Allah'ın varlığına ve kudretine delil teşkil ettiğinden, bu delilleri 'görmek' aynı zamanda onları 'bilmek' ve 'idrak etmek' demektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hasf' kelimesinin bir şeyi yere batırmak, toprağa gömmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nahsif bihimu'l-arda' ifadesi, Allah'ın isyankar kavimleri helak etme biçimlerinden biri olarak, onları yerle bir etme kudretini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hasf'ın özellikle bir şeyin dibe çökmesi, batması ve kaybolması anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, Allah'ın azabının şiddetini ve ani gelişebileceğini, insanları yeryüzünden tamamen silme gücünü ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kisef' kelimesinin 'kisfe'nin çoğulu olduğunu ve 'parça, dilim' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nüsḳıṭ 'aleyhim kisefen mine's-semâi' ifadesi, gökten düşecek azap parçalarını, yani taşları veya benzeri helak edici unsurları ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kisef'in gökten düşen büyük parçalar, kütleler anlamına geldiğini ve azap bağlamında kullanıldığında helak edici bir gücü temsil ettiğini açıklar. Bu, Allah'ın kudretinin bir başka tezahürü olarak, göklerden de azap indirebileceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin hem açık bir işaret hem de bir topluluğun veya bir şeyin alameti olduğunu belirtir. Ayetteki 'inne fî zâlike le âyeten' ifadesi, bahsedilen olayların (yere batırma veya gökten parça düşürme) Allah'ın kudretine ve azabına dair açık birer delil ve ibret olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'âyet' kavramının sadece bir işaret değil, aynı zamanda Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren bir 'mucize' veya 'delil' olarak kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki 'âyet', Allah'ın evrendeki mutlak egemenliğini ve insanlara yönelik uyarılarını somutlaştıran bir kanıttır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'inâbe'nin bir şeyden sonra ona dönmek, yönelmek anlamına geldiğini belirtir. Özellikle Allah'a 'münîb' olmak, günahlardan sonra tövbe ederek O'na yönelmek ve O'nun emirlerine uymak demektir. Ayetteki 'külli 'abdin münîbin' ifadesi, bu delillerden ancak Allah'a samimiyetle yönelen kulların ibret alacağını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'inâbe' kavramının Kur'an'da Allah'a tam bir teslimiyetle yönelme, O'na sığınma ve O'nun rızasını arama anlamında kullanıldığını ifade eder. 'Münîb' olan kişi, Allah'ın ayetlerini görüp idrak eden ve bu idrakle O'na dönen, O'na itaat eden kimsedir.
Sebe' Sûresi
اَفَلَمْ يَرَوْا “Efelem yerav” Onlar görmezler mi?
Görmezler mi? Gafletleri bu kadar çokmu ki görmezler. Allah’ın ayetlerini hiç mi görmezler? Bu içinde yaşanılan alem 5 duyu ile kavradıklarınızdan ibaret değil, bir de görmedikleriniz göremedikleriniz var oraya yönelin, gördüklerinizden yola çıkarak göremediklerinizi algılamaya çalışın, akl-ı selim ve akl-ı küll yolu ile onları keşfetmeye çalışın, dolayısıyla öncelikle her şeyin gördüğünüzden müteşekkil olduğu düşüncesine itibar etmemeniz gerekiyor.
اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ ilâ mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum mines semâi vel ard,” “onlar yerden ve gökten ne kadarını önlerine serdiğimize, ne kadarını da kendilerinden gizlediğimize de ( eflem yerav) bakmazlar mı ( görmezler mi) ?
Ayeti kerime “ Görmezler mi ?” ifadesi ile açık bir yerme ve uyarı vardır. Çünkü “yerde ve gökte” olanların basiret ve tefekkür ufukları ile idrak edilerek bilinmesi böylece açık olan alemler kitabının ve ayetlerinin okunması iman ehlinden istenmektedir. Yerin ve göğün bilgisinin görünenle sınırlı olmadığı, görünmeyenin daha fazla olduğuna vurgu yapılıyor.
Allah’ın varlığı sonsuz olduğu gibi, mülkü de sonsuz ve sınırsızdır. Bütün varlıkta sürekli zuhurdadır. Göklerin ve yerin tümü onun zahiri ve batınıdır. Göklerde ve yerde ne varsa madde ve mana olarak Allah’ındır. Hakikat-i Muhammedî, bütün alemlerde yaygın olarak mevcuttur. Yeryüzü dediğimiz üzerinde yaşadığımız gezegen dışarıdan bakıldığında gökyüzü olmakta, Bizim dünyamıza göre de diğer gezegenler galaksiler gökyüzü hükmüne girmektedir. “Gökten ve yerden ne kadarını önlerine serdiğimizi görmezler mi?” ifadesi ile dikkatimiz, göklerde ve yerde neler olduğuna çekilmektedir. Gökyüzü sonsuz semâvât ve bütün alemlerin nasıl oluştuğunu hiç düşünüp görmezmisiniz? Bunu düşünmeniz için illâ gökyüzünden üzerinize bir parça düşmesini mi bekliyorsunuz. Göklerde de yerde olduğu gibi Âdem-Muhammed türü insan nesillerinin olduğunu hiç düşünüp araştırmayacakmısınız? Adeta yeryüzünde ve gökyüzünde olanların görüş ve müşahede mesafesinde olduklarını bizlere haber verip bunların varlıklarını açık olarak bildirmiş olmaktadır. Gökler ve yerler halkedilmiş ise mutlaka bir hakikati vardır. Ve bu hakikatleri anlayacak idrak edecek yöne doğru insan yönlendiriliyor.
“Eğer dilersek onları yere geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz.” Bireysel yönden yeryüzü kişinin beden arzı, gökyüzü ise gönül seması olmaktadır. Tüm bu hadiseler aynı zamanda kişinin varlığında da oluşmaktadır.
Kendi varlığının hakikatine eremeyen, kendini bilip tanıyamayan kimse, beden kutrundan çıkamadığı için bir ömür boyu kendi beden arzına( yeryüzüne) geçmiş ve batırılmış olarak gaflet halinde nefsi benliğine geçirilmiş olarak yaşar. Tâ ki, gökten yani gök ehli, gönül ehli ve aynı zamanda irfan ehlinden kendi beden yeryüzüne aşk ve muhabbet parçaları düşene kadar.
Gökten parçalar düşürülmesi; Levhi mahfuz’da her birerlerimiz için hangi program yapılmışsa onun gök aleminden yer alemine indirilmesi şeklinde düşünebilişriz.
Ayrıca, aşk ve muhabbet ehli kâmillerin hak yolunda dilediklerinin kalplerine sirayet ederek onları beden arzlarından kurtarıp gönül ehli kılmalarıdır. O kişiler de kendi beden arzlarında ve gönül semalarında neler olduğunun nasıl bir süreçlerden geçildiğinin idrak ve şuuruna varırlar, bağlı oldukları kâmil insan makamından kendi gönüllerine fuyuzât-ı ilâhiler düşmeye başlar, böylece de önceki ve sonraki hallerini kıyas ederek “yerde ve gökte” olanların yaşananların neler olduğunu keşfetmiş olurlar. Böylece “ Görmezler mi ?” emir beyanı da yerine getirilmiş olunur. Bu süreçte kişinin beden arzına gönül semalarından gelen ya da düşen ilham ve tefekkür parçaları eski anlayış ve düşünceleri de yıkarak yeni bir ilahi sistem ve programın kendi üzerinde hayata geçmesini sağlar.
“Bunda, Rabbine yönelen her kul için bir ibret vardır.” Kendini bilme ve tanıma yolunda çalışmalar yaparak bir irfan mektebine yönelip seyir edenler hem enfüslerinde hem de afak’ta “yerde ve gökte” Allah’ın ayetlerini bilmiş okumuş ve tatbik etmiş olurlar. ÇHU
~~34.10~
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ اَوِّبٖى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ
34/10 Ve legad âteynâ dâvûde minnâ fadlâ, yâ cibâlu evvibî meahû vet tayr, ve elennâ lehul hadîd.
Diyanet Meali:
34 (10-11) Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik. "Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin" dedik ve "(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. "Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/10 Şanım hakkı için Davuda bizden bir fadıl verdik: ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar! dedik ve ona demiri yumuşattık.