Velekad âteynâ dâvûde minnâ fadlâ(en)(s) yâ cibâlu evvibî me'ahu ve-ttayr(a)(s) veelennâ lehu-lhadîd(e)
(10-11) Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik. "Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin" dedik ve "(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. "Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik.
Andolsun ki, biz Davud'a tarafımızdan bir fazilet verdik. "Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin." dedik ve bunu kuşlara da (emrettik) ve ona demiri yumuşattık.
Bu ayet, Hz. Davud'a verilen ilahi lütufları ve mucizeleri dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'fazl', 'evvibi' ve 'elennâ' kelimeleri, Allah'ın peygamberine bahşettiği özel ihsanları ve tabiat üzerindeki kudretini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İtâ (إيتاء), bir şeyi vermek demektir. Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına verdiği nimetler, lütuflar ve ihsanlar için kullanılır. Bu ayette 'âtenâ' fiili, Allah'ın Davud'a özel bir fazilet ve mucize bahşettiğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İtâ (إيتاء) kelimesi, bir şeyi birine ulaştırmak, vermek anlamındadır. Burada Allah'ın Davud'a fazlını, yani üstünlüğünü ve mucizesini verdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin diğerinden fazla olması, üstün gelmesi demektir. Allah'ın fazlı ise, O'nun kullarına lütfettiği nimetler, ihsanlar ve üstünlüklerdir. Bu ayette Davud'a verilen 'fazl', peygamberlik, hikmet ve demiri yumuşatma gibi mucizeleri kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fazl (فضل), bir şeyin diğerinden daha iyi veya daha çok olmasıdır. Allah'ın fazlı, O'nun cömertliği ve ihsanıdır. Ayetteki 'fazl', Davud'a verilen peygamberlik, hikmet ve dağların ve kuşların onunla tesbih etmesi gibi özel lütufları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fazl kavramı Kur'an'da genellikle Allah'ın lütuf ve ihsanını ifade eder. Bu, hak edilmemiş bir bağış, bir üstünlük ve özel bir ayrıcalık anlamı taşır. Davud'a verilen 'fazl', onun diğer insanlardan farklı kılınmasını sağlayan ilahi bir armağandır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Evvibi (أوّبي), 'tekrar et, geri dön' anlamındadır. Burada dağlara ve kuşlara hitaben, Davud'un tesbihini tekrar etmeleri, ona eşlik etmeleri emredilmektedir. Bu, Davud'un sesinin güzelliği ve mucizevi etkisiyle tabiatın da ona katılmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Evvibi (أوّبي) kelimesi, 'tesbih et' veya 'geri dönerek tekrar et' anlamında mecazi bir kullanımdır. Dağların ve kuşların Davud'un tesbihine katılması, onunla birlikte Allah'ı yüceltmesi demektir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Evvibi (أوّبي) fiili, 'avb' kökünden gelir ve 'geri dönmek, tekrar etmek' anlamındadır. Burada dağlara ve kuşlara, Davud'un tesbihini tekrar etmeleri, onunla birlikte Allah'ı zikretmeleri emredilmektedir. Bu, Davud'un sesinin yankılanması ve tabiatın ona uyum sağlaması mucizesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tayr (طير), uçan varlıklar, kuşlar demektir. Bu ayette 'tayr' kelimesi, Davud'un tesbihine katılan, onunla birlikte Allah'ı yücelten kuşları ifade eder. Bu, Davud'a verilen mucizevi bir yetenektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tayr (طير) kelimesi, bilinen kuşlar anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Davud'un tesbihine eşlik eden, onunla birlikte Allah'ı zikreden kuşları anlatır. Bu, Davud'un peygamberliğinin bir mucizesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Elennâ (ألنّا), 'yumuşattık' demektir. Bu, Allah'ın Davud'a demiri ateşe ihtiyaç duymadan, elleriyle şekil verebilecek kadar yumuşak kılması mucizesidir. Bu sayede Davud zırh yapımında ustalaşmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lîn (لين), yumuşaklık demektir. 'Elennâ' fiili, Allah'ın demiri Davud için yumuşak kıldığını, ona kolayca şekil verme imkanı verdiğini ifade eder. Bu, Davud'a verilen özel bir mucize ve sanatsal yetenektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Lîn kökü, Kur'an'da genellikle yumuşaklık, kolaylık ve esneklik anlamlarında kullanılır. 'Elennâ' fiili, Allah'ın kudretinin bir göstergesi olarak, normalde sert olan demirin Davud için kolayca işlenebilir hale getirildiğini vurgular. Bu, hem bir mucize hem de Davud'un sanatındaki üstünlüğün kaynağıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hadîd (حديد), bilinen maden olan demirdir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın Davud için bu sert madeni yumuşatarak ona zırh yapma sanatını kolaylaştırdığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hadîd (حديد), sertliği ve dayanıklılığı ile bilinen bir madendir. Ayette 'elennâ lehu'l-hadîd' ifadesi, Allah'ın bu sert madeni Davud için mucizevi bir şekilde yumuşattığını, ona kolayca şekil verme imkanı verdiğini gösterir.
Sebe' Sûresi
“Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik” Âdem as. İle başlayan insanlık seyir sistemi içerisinde varılan ve geçilen mertebelerden birisi de Dâvud’luk makamı ya da mertebesidir. Tüm peygamberler ilahi seyir sisteminin bir cüz’üdür. Bu istikamette sefere çıkan bizler için peygamberân hazaratının yaşadığı dönemler ve hayat hikayeleri, kendimizi daha iyi tanıma ve bilme yolunda bizlere klavuz olarak yol göstermektedir.
İbrânîce’de “en çok sevilen kişi, göz bebeği” anlamına gelen bu ismin Kitâb-ı Mukaddes’te Dâvid veya Dâvîd şeklinde geçtiği ve sadece Hz. Dâvûd’a ad olarak verildiği görülmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Câlût’u öldürmesinden sonra Dâvûd’a hem hükümdarlık hem de hikmet (nübüvvet) verildiği bildirilir (el-Bakara 2/251). İsrâiloğulları’nın tarihinde peygamberlikle hükümdarlık ilk defa Hz. Dâvûd’un şahsında bir araya gelmiştir (İbn Kesîr, Ḳıṣaṣü’l-enbiyâʾ, ) Hz. Dâvûd’un Kur’an’da belirtilen özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür: Peygamberlik, hükümdarlık, Zebur( kutsal kitab), ilim, adaletle hükmetme yeteneği, savaşta üstün cesaret, güç kuvvet, bol nimet, güzel ses, sağlıklı uzun ömür, dağları etkileme veya buyruğuna alma kudreti, özel zırhlar imal etme becerisi, demiri yumuşatması, dâvud orucu olarak bilinen bir gün tutup bir gün tutmamak gibi özelliklerin kendisine ihsan edildiği belirtilmektedir. Bu özelliklerin bir kısmı “sebe” suresinde yer alırken bir çok farklı özelliği bakara, neml, sad, surelerinde anlatılmaktadır. Bu surelerin ilgili ayetlerinde de konu hakkında bilgilenebilirsiniz.
“Ebu Derda Hz. Rasûlullâh’ın Davud Aleyhisselâm için “İnsanların en çok ibadet edeniydi” dedikten sonra şöyle anlatıyor:
“Davud’un duasında sözü şuydu: Allâh’ım senden seni sevmeyi, seni seveni sevmeyi, senin sevgini ulaştıracak ameli sevmeyi dilerim. Allâh’ım, sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!..” Peygamber ve aynı zamanda hükümdar olan Dâvût -aleyhisselâm-, vaktini dörde ayırırdı:
Birinci vakitte; ibâdetle meşgûl olurdu.
İkinci vakitte; hukûkî ihtilâfları karara bağlardı.
Üçüncü vakitte; halka vaaz ve nasihatte bulunurdu.
Dördüncü vakitte de; şahsî işlerini yapardı.
Tekrar konumuza dönecek olursak ,
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلًا “ Ve lekad âteynâ dâvûde fadlen” Şanım hakkı için Davuda bizden bir fadıl verdik:
“Bizden” verdik denmesi bir bakıma “ Biz” verdik ile aynı anlama gelmektedir. Dâvud as. Yaşadığı dönemin insan-ı kâmil’idir. İndimizden verdiklerimizle onun mertebesini yücelttik. Verilen bu lütuf ile Dâvud’luk mertebesini hakikati Muhammedi bilgileri ile destekledik. Hakikati muhammediyye’nin bu mertebedeki ilim ve amellerini kendisine lütfettik. Bir sâlik açısından bakılınca da seyrindeki yolu Dâvud’luktan geçerken aynı hakikatlerin benzerlerini kendi nefsinde yaşamaya başlamasıdır. Bu hakikatler kendisine ayette belirtilen “biz” ile yani cenâb-ı hakk’ın “Kâmil insan” elinden bu “fadlı”, yani hakikati Muhammedi bilgilerini sâliklere ulaştırması vardır.
“Biz” ifadesi ile cenâb-ı hakk, sıfatlarına ve isimlerine de bir rutbe ve kimlik vererek onları da onurlandırmış oluyor. Cenâb-ı Hakk, kendi hakikatlerini peygamberinin lisanından ortaya koyarak “Allah ve rasülü” olarak kendisini “biz” diye ifade ediyor. İnsan-ı Kamil de ise, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî zuhuru vardır. O mahalde insan suretinden zuhurdadır, o mahalde o tecellisini aktaracak kapasitesini oraya verir Dâvud orucu ile salik, nefsini tezkiye ederek kesiflikten latifliğe doğru geçmeye başlar. Böylece letâfet sesine de yansır. Nefsine hükmetme hükümdarlığı kendisine verilir. Bazı ayetlerde geçen “ Biz Dâvuda’da Zebûr’u verdik” beyanı ile, sâlik’e bu mertebenin hikmet ve bilgileri kâmil insan mazharından verilir. Zebur; “akıl, düşünce; yazı, taşa nakşetme” gibi mânalara gelmektedir. Kâmil insan’ın, ilahi akıl ve düşünme sistemini sâlik üzerine nakşetmesi ona zebûr bilgilerinin verilmesidir.
“ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar! dedik ve ona demiri yumuşattık” Dâvud as’ mın sesinin çok güzel olduğu kendisine verilen “zebur’u okurken dağlar ve taşların kuşların da kendisine eşlik ettiği rivayet olunmaktadır. Mûsiki olarak da davudi ses halen günümüzde de önemlidir.
Dâvûdi sesin önemi, ses üzerine yüklenen mananın latifliğinden oluşmaktadır. Bu ise kişilerde ilahi yönde muhabbet duygularının artmasını sağlamaktadır. Burası tarikat düzeyinden hakikate geçerken yaşanan nefs mertebeleri düzeyidir. Muhammediyet mertebesindeki yaşamda ise, ses üzerine yüklenen mana, mana üzerine yüklenen ruh, ruh’ta olan nur ile birlikte ses bu dört yönden de muhataplarına ulaştırılmaktadır. Dâvûdi ses, karşı tarafta ilahi muhabbet rüzgarlarını estirirken, Muhammedi ses ilahi duyguların yanı sıra, akla, gönle, ruha sirayet etmektedir. Bu sesi duyanın kalbi başka bir ses ile mutmain olamaz.
“ Ey dağlar” kişide mevcud olan nefs mertebeleri, nefs dağlarıdır. Eğitilip tesviye edilip hakk’a döndürüldüğü zaman çınlarlar yani güzel olanı haber verirler. Kişi hangi nefs mertebesi düzeyinde yaşıyorsa o mertebenin zikri çınlaması yani seslenişi kendi üzerinde ve beden dilinde tespit edilir. Böylece nefs dağları kendinde olanı “zikir” ile haber verirler bildirirler.
“ Ey kuşlar” , Gönülden haber ilham kuşlarıdır. Onlar da nefs dağları gibi sahibine bağlı olarak Dâvud hükmünde olan sâlik’e eşlik ederek onunla birlikte bu mertebeden ihsan edilen gönül hakikatlerini bildirmektedirler.
“ Ona demiri yumuşattık” Demir en sert metal olup Kütle olarak, Dünya'daki en yaygın elementtir. Eritildiği zaman sayısız miktarda iş üretilmektedir. Bu element aynı zamanda insanda da mevcud olup biyoljik olarak sağlam ve sağlıklı bir iskelet ve kas yapısının da temelidir.
Seyr-i süluk yoluna çıkan bir sâlik açısından emmâre nefsi, ilk başlarda demir gibi sert ve kabadır. İşlenip yararlı hale getirilmesi için yumuşatılması yani eğitilmesi gereklidir. Çünkü bu sertlik kendisine ilahi hakikatlerin ulaşmasına engel teşkil ediyor. Dâvud’luk mertebesinden kişinin kendisine verilen hikmet ve bilgi ışığında, demir gibi olan nefsindeki kabalıklar eritilip yumuşatılarak hakikatlerine döndürülmüş olurlar.
Demir 1538 C de eritilmektedir. Sayıların diliyle dahi bakıldığında ortadaki 53 ile veya 15+38= yine 53 olmakta böylece ilahi seyir sisteminde “Terzi Baba” hakikati ile Dâvud’luk mertebesinden geçerken demirin nasıl yumuşatıldığını yaşayarak öğrenmiş olmaktadırlar.
Kur’ân-ı Kerim’de “Demir” diye bir sûre var; tertipte 57. sûre olan Hadîd sûresi… “Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için (sayılmayacak kadar) faydalar vardır 57/25
“ve enzelnâ’l-hadîde” / “Biz demiri de indirdik!” Ayette biz demiri indirdik demesi çok manidardır. Çünkü zahire baktığımızda demir inmiyor, aksine yeryüzünden çıkartılıyor. Fakat malumdur ki dünyada bulunan atomlar ve elementlerin ekseriyeti yıldızlarda oluşup dünyamıza inmiştir.
Demir atomunun/madeninin oluşabilmesi için de yüksek derecede bir sıcaklığa ihtiyaç vardır. İhtiyaç duyulan bu sıcaklık, Dünya’da olmadığı gibi Güneş’te de mevcut değildir. Güneş’in 6000 santigratlık bir yüzey ısısı ve 15 milyon santigratlık bir çekirdek ısısı vardır. Bu ise demirin oluşumu için yeterli bir sıcaklık değildir. Demir, ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz hale gelir ve patlar. İçinde demir bulunan bu parçalar uzaya dağılır, gök cisimlerin çekimine yakalanarak çekilinceye kadar boşlukta dolaşırlar. Yani kısacası demir madeni, dünyada oluşmamış olup, milyonlarca yıl önce süpernovalardan taşınarak dünyaya indirilmiştir. Bu minvalde bütün astronomik bulgular, dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.
Süpernova yıldızlarının patlaması sonucu ortaya çıkan parçacıklar, dünya'nın kendi etrafında ve Güneş etrafında dönerken yörüngesindeki bu küçük parçacıkları toplayarak süpürmesi ve bu şekilde bir toz tanesinden dev bir Dünya haline gelmesi gösterilmiştir. İşte Dünya'yı oluşturan bu küçük parçalar bol miktarda demir içermektedir. O zaman net olarak görmekteyiz ki; Demir, dünya’ya uzaydan indirilmiştir. Ayette çok bariz bir şekilde ‘’Biz demiri de indirdik’’ demesi büyük bir hakikate işaret etmektedir.
“ve enzelnâ’l-hadîde” / “Biz demiri de indirdik!” ifadesini onun sadece fiziki olarak indirilip oluşumunu anlatan bir husus olarak görmemeliyiz. Bunun ötesinde farklı manalarda içermektedir.
Fiziki olarak demir ilim ile buluştuğunda insanların demirden yaptıkları aletlerle karada havada denizde dolaşarak yeryüzünde bir hakimiyet kurduklarını söyliyebiliriz. Böylece ayet’de belirtilen “ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için (sayılmayacak kadar) faydalar vardır 57/25 hükmü zahiren ortaya çıkmış olmaktadır.
Bu ayeti kerime’yi bâtınen de yorumlamak mümkündür. âyette kastedilen asıl mana mânevîdir, o da demirin nimet olarak verilmesidir. Allah, sonsuz yücelik derecesinin bir tecellisi olarak rahmet hazinesinden gönderdiği bu nimet, en yüksek makamdan en aşağıya şehadet mertebesine indirilmiştir. “Biz demiri de indirdik” tabiri ile Yüce Allah insanlığa demirin büyük bir nimet-i ilâhiye olduğunu hatırlatır. Yüce Allah kemâl-i haşmetle “ Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır” buyuruyor.
Kur’ân-ı Kerim’de “Hadid” ( demir) ismiyle bir sure indirilmesi ve aynı surenin 25. ayetinde “biz demiri de indirdik” buyurulması çok daha farklı anlamlarının olduğuna işarettir.
حَدٖيدَ “HADÎD” Ha 8
Dal 4
Ye 10
Dal 4 Toplamda ise 8+4+10+4 = 26 etmekte olup bu sayı 13 sayısının 2 katıdır, yine aynı sayıları içindeki sıfırı kaldırarak yan yana yazınca 8 4 1 4 =8+41+4= 53 sayısını vermektedir.
Demir (FE) harf sembolleri ile yazılır atom numarası da 26’dır. Atom numarası ile ebced sayı değeri aynıdır. 13’ün iki katıdır.
FE harfleri olan demirin sembolleri ise F= 7 inci harf E= 6 .ıncı harf olmakta böylece 76 sayısı ile 7+6= 13 bir kez daha hakikati Muhammedi yönünden harf sembollerinde dahi mevcuttur. FE ile belirtilen demir’in harflerindeki sayı olan 76 ‘yı tersten okuduğumuz zaman 67 çıkar ki Allah” isminin karşılığı olmaktadır. Yine aynı 67 sayısı bir başka yönden Terzi isminin karşılığı da olmakta idi.
Biz demiri de indirdik ayeti ise hadid suresi yani 57/25 ayeti idi. Sure ve ayet numaralarını topladığımızda 5+7+2+5= 19 ettiğini görüyoruz ki bu sayı insanı kamil’i remzeden bir sayı olmaktadır. Tekrar konumuzun başına dönecek olursak “Biz demiri de indirdik” beyanı ile Cenabı hakk, bizliği iie yani Allah ve rasülü ile ya da kamil insan mazharı ile bu ilahi beyanları muhatab olan sâlik’lerin gönüllerine indirdik şekliyle düşünebiliriz. O halde sayıların dilini kullanarak “ey irfan yolunda olan sülûk ehli, Terzi baba isminden size indirdiğimiz/bildirdiğimiz bu ayeti kerimenin hakikatine vakıf olun çünkü onda( demir’de) sizin için büyük bir kuvvet ve sayılamayacak kadar faydalar vardır.
Demir, kuvvet ve güç’ü temsil etmektedir. Hakkın ikamesi için hadîd/demir, yani güç/kuvvet gerekir. Demirden imal edilen kılıç bu güç ve kudreti temsil etmektedir. Özellikle Hz peygamber sav efendimizin, Hz Ali efendimize hediye ettiği Zülfikar isimli kılıç, ondaki mertlik, yiğitlik, cesurluk, kuvvet ve kudreti temsil etmektedir.
Zülfikar, İslam tarihinde büyük bir öneme sahip olan Hz. Ali'ye ait ünlü bir kılıcın adıdır. Bu kılıç, hem fiziksel görünümüyle hem de manevi anlamıyla İslam kültüründe derin izler bırakmıştır. Zülfikar kılıcı, iki ucu ayrık bir tasarıma sahip olmasıyla bilinir ve adaletin, gücün ve ilmin sembolü olarak kabul edilir. Hz. Muhammed sav efendimiz tarafından Hz. Ali’ye hediye edilen bu kılıç, birçok savaşta kullanılmış ve İslam'ın yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Kılıcın iki ucu, adaleti ve ilmi simgelerken kabzası da adaleti simgelemektedir.
İrfan geleneği ve onun müntesipleri açısından bakıldığında da hakk’ın bilinmesi ve ikame edilmesi, bu yolda mücadele ve mücahede verilebilmesi için bu güç ve kuvvetlerin kişinin varlığına da inmesi gerekiyor. Aksi halde hakikat ve marifet yolunda yürüyecek irade ve kuvvetler kendisinde oluşamaz.ÇHU
~~34.11~
اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِى السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنّٖى بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ
34/11 Eniğmel sâbiğâtiv ve gaddir fis serdi vağmelû sâlihâ, innî bimâ tağmelûne basîr.
Diyanet Meali
34/11 "(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. "Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik Elmalılı Hamdi Yazır:
34/11 Bol bol zırhlar yap ve iyi biçime yatır diye. Siz de salâh ile çalışın, daha iyi işler yapın, çünkü ben her yapacağınızı gözetiyorum