Yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli veseḣḣara-şşemse velkamera kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u)(c) velleżîne ted'ûne min dûnihi mâ yemlikûne min kitmîr(in)
Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve Ay'ı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşte bu, Allah'tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O'nundur. Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.
O, geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneşi ve ayı emrine âmâde kılmıştır. Her biri mukadder bir gayeye akıp gidiyor. İşte bu gördüklerinizi yapan Allah sizin Rabbinizdir. Mülk (hükümranlık) O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız ise, bir çekirdek zarını bile idare edemezler.
Fâtır Suresi 13. ayet, Allah'ın evrendeki kudretini ve birliğini vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenmektedir. Gece ve gündüzün iç içe geçişi, gök cisimlerinin ilahi düzene tabi oluşu ve mülkiyetin yalnızca Allah'a ait olduğu, ayetin ana dilbilimsel ve semantik eksenini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'v-l-c' kökünü 'bir şeyin içine girmek' veya 'bir şeyi bir şeyin içine sokmak' olarak açıklar. Ayetteki 'yûlicu' fiili, gece ve gündüzün birbirine tedricen ve düzenli bir şekilde dahil olmasını, yani birinin diğerinin yerini almasını ve sürelerinin değişmesini ifade eder. Bu, Allah'ın evrendeki kudretinin bir göstergesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yûlicu' fiilini mecazi bir ifade olarak ele alır ve 'geceyi gündüzün içine sokar' ifadesini, gecenin gündüzden, gündüzün de geceden bir parça alması, yani birinin diğerinin süresini artırıp azaltması şeklinde yorumlar. Bu, Allah'ın zaman üzerindeki mutlak tasarrufunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'v-l-c' kökünün Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, bu fiilin sadece fiziksel bir girişi değil, aynı zamanda bir durumun veya zamanın diğerine geçişini de ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, gece ve gündüzün birbirine karışarak bir döngü oluşturmasını, bu döngünün ilahi bir düzenin parçası olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 's-h-r' kökünü 'bir şeyi zorla veya kolayca bir işe koşmak, emrine amade kılmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'sahhara' fiili, güneş ve ay gibi büyük gök cisimlerinin kendi iradeleri dışında, Allah'ın koyduğu yasalara göre hareket ettiğini, insanlığın faydasına hizmet ettiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'teshîr' kelimesinin, bir şeyi başkasının hizmetine sunmak ve onu kendi iradesi dışında hareket ettirmek anlamına geldiğini belirtir. Güneş ve ayın 'teshir edilmesi', onların belirli bir düzen içinde hareket ederek yeryüzündeki yaşam için gerekli koşulları sağlamasını, bu durumun Allah'ın kudretinin ve hikmetinin bir delili olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'teshîr' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratma ve yönetme gücünü gösteren önemli bir terim olduğunu vurgular. Gök cisimlerinin 'teshir edilmesi', onların Allah'ın mutlak iradesine tabi olduğunu ve bu sayede evrende bir düzen ve ahenk bulunduğunu, bu durumun da Allah'ın birliğini kanıtladığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ecel' kelimesini 'belirlenmiş zaman' olarak açıklar. 'Müsemmâ' ise 'adlandırılmış, tayin edilmiş' demektir. Ayetteki 'ecelin müsemmâ' ifadesi, güneş ve ayın hareketlerinin rastgele olmadığını, Allah tarafından belirlenmiş bir sona doğru ilerlediğini, bu sona ulaştıklarında ise mevcut düzenin değişeceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ecel'i 'bir şeyin sonu için belirlenen zaman' olarak tanımlar. 'Müsemmâ' ise bu zamanın Allah katında bilindiğini ve değişmez olduğunu vurgular. Bu ifade, evrenin ve içindeki her şeyin geçici olduğunu, Allah'ın kudretiyle var edildiği gibi, yine O'nun belirlediği bir zamanda sona ereceğini hatırlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'ecel'in hem ömür hem de bir şeyin sonu için belirlenen zaman dilimi anlamına geldiğini belirtir. 'Müsemmâ' sıfatıyla birlikte kullanıldığında, bu sürenin Allah tarafından kesin olarak belirlendiğini ve hiçbir şekilde değiştirilemeyeceğini ifade eder. Bu, Allah'ın evren üzerindeki mutlak kontrolünü ve her şeyin O'nun takdirine bağlı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'm-l-k' kökünü 'bir şeye sahip olmak, üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmak' olarak açıklar. 'el-Mülk' kelimesi ise mutlak egemenliği, hükümranlığı ve her şeyin üzerindeki tam yetkiyi ifade eder. Ayetteki 'lehu'l-mülk' ifadesi, tüm varoluşun Allah'a ait olduğunu ve O'nun dışında hiçbir varlığın gerçek bir mülkiyete veya egemenliğe sahip olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mülk' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, bu kelimenin Allah'a nispet edildiğinde, O'nun yaratma, yönetme ve hükmetme yetkisinin sınırsız olduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın evrenin tek hakimi olduğunu ve O'ndan başkasına ibadet etmenin anlamsızlığını ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mülk' kavramının Kur'an'da Allah'ın 'Rab' sıfatıyla yakından ilişkili olduğunu belirtir. Allah'ın 'mülk' sahibi olması, O'nun hem yaratıcı hem de yönetici olduğunu, evrendeki her şeyin O'nun iradesine tabi olduğunu gösterir. Bu, tevhid inancının temelini oluşturan bir kavramdır ve ayetteki bağlamda, Allah'ın dışındaki varlıklara tapınmanın geçersizliğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kıtmîr' kelimesini 'hurma çekirdeğinin üzerindeki ince zar' olarak açıklar. Bu, Arapların en küçük ve değersiz şeyi ifade etmek için kullandığı bir deyimdir. Ayetteki kullanımı, Allah'tan başka taptıkları ilahların, en önemsiz bir şeye bile sahip olma gücünden yoksun olduğunu, dolayısıyla ibadete layık olmadıklarını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'kıtmîr'i 'hurma çekirdeğinin sırtındaki ince zar' olarak tanımlar ve bu kelimenin Kur'an'da genellikle 'hiçbir şey' veya 'çok az bir şey' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, müşriklerin taptığı putların veya varlıkların, Allah'ın kudreti karşısında ne kadar aciz olduğunu ve hiçbir şeye malik olamadıklarını göstermek için kullanılmıştır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kıtmîr'in hurma çekirdeğinin üzerindeki ince zar olduğunu ve bu kelimenin 'hiçbir şey' anlamında mecazi olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'tan başka ibadet edilen varlıkların, en küçük bir mülkiyete bile sahip olamayacak kadar güçsüz ve değersiz olduğunu, dolayısıyla ibadete layık olmadıklarını kesin bir dille belirtir.
Fâtır Sûresi
Mesnevi-i Şerifte bu âyet hakkında, Kış olursan sen baharın ihracını görürsün, gece olursan, gündüzün ilâcını görürsün.
“İlâc”, idhâl etmek, girdirmek. Birinci mısrâ’da sûre-i Rûm’da vâki’ (Rûm, 30/50) “Allah’ın rahmetinin eserlerine nazar et! Kış sebebiyle öldükten sonra arzı nasıl diriltir?" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısrâ’da dahi sûre-i Fâtır’da vâki’ (Fâtır, 35/13) “Allah Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhâl eder” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni, “Sen varlık ve enâniyet sermâyesi olan zâhirî hünerlerine ve zekâvetlerine ve malına ve mansıbına mağrûr olmayıp da, kış mevsiminde bağların ve bahçelerin çiçeklerini ve yap- raklannı ve meyvelerini ihfâ ettikleri gibi, ihfa edersen ve kış gibi olursan, rahmet-i ilâhiyye âsân olan sıfât-ı rûhiyyenin ihracını görürsün; ve gece gibi hâl-i sükûn içinde bulunursan, gündüz gibi olan rûhunun, nefs-i muzlimin üzerine idhâlini görürsün.[58]
Gece fenâfillâh gündüz ise bekâbillah tır. Gecenin gündüz içinde olması hakk’ın kulunda gizlenmesi, gündüzün gece içinde olması kul’un örtünüp gizlenerek hakk’ta fenâ bulmasıdır.
Dünya-arzımızı aydınlatan ve ona hayat veren şemse, diğer ifade ile yani beden arzımızı aydınlatan ve ona İlâh-i hayat veren Rûh şemsi’dir. Ay ise Nûru Muhammedi remzidir. ve Rûh güneşinden aldığı ışığı-ışkı yansıtır. (Murat Derûni)
Güneş ve Ay’ın kanunlara boyun eğmesi ise, Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkların tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İlâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.
İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.[59] “ İz- -T-B- ”
"Gece (zulmât) ve gündüz (nûr), 'el-Vâhid' isminin tecellisindeki ikiliktir. Biri diğerine dönüşürken Hakk'ın 'el-Kayyûm' ismi zuhur eder."[60]
"Ârif, geceyle gündüzü bir görendir. Zira her ikisi de O'nun mülküdür."[61]
"Güneş, 'en-Nûr' isminin; Ay ise 'el-Münîr' isminin mazharıdır. Her biri, Hakk'ın emriyle hareket eden bir askerdir."[62]
"Güneş ve Ay'ın hareketi, zamanın hakikatine işarettir. Her an, Allah'ın 'el-Mübdî' (başlatan) ve 'el-Muîd' (geri getiren) isimlerinin tecellisidir." [63]
Putlar, nefislerin hevâsından doğan hayallerdir. Çekirdek zarı bile onlardan müstağnidir, çünkü hakikatte yokturlar."[64]
"Güneş, Peygamber'in nûrunu; Ay ise velâyet mertebelerini temsil eder."[65]