Śumme eḣażtu-lleżîne keferû(s) fekeyfe kâne nekîr(i)
Sonra ben inkar edenleri yakaladım. Beni inkar etmenin sonucu nasıl oldu!
Sonra ben o inkâr edenleri tutup yakaladım. O zaman beni inkâr etmek nasıl oldu?
Fâtır Suresi 26. ayet, Allah'ın inkarcılara yönelik azabını ve bu azabın şiddetini vurgulamaktadır. Ayet, 'yakalamak', 'inkar etmek' ve 'inkar' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi cezanın kaçınılmazlığını ve dehşetini dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أخذ' kelimesinin temel anlamının bir şeyi ele geçirmek, tutmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'أَخَذْتُ' ifadesi, Allah'ın inkarcıları cezalandırmak üzere yakalaması, onları kuşatması ve azabına maruz bırakması anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece fiziksel bir yakalama değil, aynı zamanda ilahi kudretin onları çepeçevre kuşatması ve cezalandırmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'أخذ' fiilinin Kur'an'da mecazi anlamda 'cezalandırmak' ve 'helak etmek' manasında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'أَخَذْتُ' ifadesi de, Allah'ın inkarcıları helak edici bir azapla yakalaması ve cezalandırması anlamındadır; bu, onların kaçışının imkansızlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'أخذ' fiilinin Kur'an'da genellikle ilahi bir müdahale ve ceza bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın inkarcılara karşı kesin ve kaçınılmaz bir ceza uygulamasını ifade eder; bu, onların eylemlerinin doğal bir sonucu olarak ilahi adaletin tecellisidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'كفر' kelimesinin temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek olduğunu belirtir. Ayetteki 'كَفَرُوا۟' ifadesi, hakikati, yani Allah'ın varlığını ve birliğini örtbas eden, gizleyen ve dolayısıyla inkar eden kimseleri ifade eder. Bu, sadece bir inanmama hali değil, aynı zamanda gerçeği bile bile reddetme eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'كفر' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örtmek olduğunu, bu nedenle nankörlük edene 'kafir' denildiğini, çünkü o, kendisine verilen nimeti örttüğünü (gizlediğini) belirtir. Ayetteki 'كَفَرُوا۟' ise, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini inkar ederek ilahi hakikati örtbas eden, nankörlük eden kimseleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inanmamak değil, aynı zamanda Allah'ın lütfuna karşı nankörlük etmek ve O'nun ayetlerini reddetmek anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'كَفَرُوا۟' ifadesi, Allah'ın gönderdiği mesajı ve uyarıları bile bile reddeden, böylece ilahi lütfa karşı nankörlük eden kişileri tanımlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'نكر' kelimesinin 'bilinmeyen, tanınmayan' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da 'inkar etmek, reddetmek' ve 'şiddetli azap' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'نَكِيرِ' ifadesi, Allah'ın inkarcılara yönelik şiddetli ve dehşet verici azabını, onların inkarına karşılık gelen ilahi reddedişi ve cezayı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'نَكِيرِ' kelimesinin 'inkar etme, reddetme' masdarından türediğini ve burada 'inkar etmenin karşılığı olan azap' veya 'inkar edişin şiddeti' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın inkarcılara uyguladığı cezanın ne kadar şiddetli ve dehşet verici olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'نكر' kökünün 'bilinmeyeni, alışılmayanı' ifade ettiğini ve bu bağlamda 'نَكِيرِ' kelimesinin, inkarcıların hiç beklemediği, alışık olmadığı ve dehşet verici bir azapla karşılaşacaklarını belirttiğini ifade eder. Bu, ilahi cezanın şaşırtıcı ve yıkıcı niteliğini vurgular.
Fâtır Sûresi
Kişinin inkarı “keferu” örtmesi gizlemesi kendi vehimi varlığı ve hayali enaniyeti ile hakiki varlık olan hakkı örtüp gizlemeleridir. Ve inkar etmenin sonucu ise Rahmân sûresinde bu yalanlamanın nasıl olduğu anlatılmaktadır. (Murat Derûni)
yuğrafü’l mücrimune bisiymahüm feyu’hazü binnevasıy vel akdami “Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından tutulur.” (55/41) Yaşandığı sürece yapılan fiillerin tatbiki insanın iç ve dış dünyasında yansımaları olacaktır. Said, said olarak; şaki, şaki olarak sürdürdüğü hayat akışının sonunda bu fiillerinin muhasebesi yapılacaktır.
Ahirette mahşer günü, dünyada yapılan fiiller birer siluet ve varlıklar olarak karşımıza çıkacak, ayrıca kendi varlıklarımızın da görüntüsü değişecektir. Bilhassa yüz hatlarımız fiillerimiz istikametinde, o karakterde görünecektir. İşte bu belirgin görüntülerden, günahkarlar yüzlerinden hemen tanınacaktır.
İnsan iki yönünden hareket alır.
Biri başından, aklından yani üst tarafından; diğeri ise ayaklarından, duygularından yani alt tarafındandır.
Bazı insanların aklı, duygularına hakim, yani üst mertebesi alt mertebelerine hakimdir. Bunların akibetleri “said”liktir.
Diğeri ise alt tarafı beşeriyeti, nefs-i emmaresi ve gafletinden dolayı, duyguları aklına hakimdir. Bunların akibetleri ise “şaki”liktir.
İşte bunlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. Çünkü onları suça iten bu iki azalarıdır (ayakları ve şuursuz başları) Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor “Suçlular yüzleriyle tanınırlar da bu sebeple perçemleriyle ayaklarından tutulurlar. Daha Türkçesi yaka paça yakalanırlar.”[100] “ İz- -T-B- ”