Cennâtu ‘adnin yedḣulûnehâ yuhallevne fîhâ min esâvira min żehebin velu/lu-â(en)(s) ve libâsuhum fîhâ harîr(un)
Onlar, Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir.
Onlara Adn cennetleri vardır. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir. Orada elbiseleri de ipektir.
Fâtır Suresi 33. ayet, cennet ehlinin ahiretteki mükafatlarını, özellikle Adn cennetlerindeki nimetleri ve süs eşyalarını tasvir etmektedir. Ayet, cennetin ebedi ikametgah oluşunu, orada giyilecek ipek elbiseleri ve takılacak altın bilezikler ile incileri vurgulayarak, müminlere vaat edilen maddi ve manevi güzellikleri dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet kelimesinin aslı 'cenn' kökünden gelir ki bu da örtmek, gizlemek demektir. Ağaçların toprağı örtmesi sebebiyle bahçeye cennet denilmiştir. Kur'an'da ise ahiretteki mükafat yurdu için kullanılmıştır. Bu ayetteki 'cennât' çoğul formu, cennetin farklı dereceleri ve genişliğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cennet, lügatte ağaçları ve hurmalıklarıyla yeri örten bahçe demektir. Şer'i ıstılahta ise Allah Teâlâ'nın müminler için hazırladığı, içinde çeşitli nimetlerin bulunduğu ebedi ikametgâhtır. Ayetteki kullanımı, bu ebedi ikametgahın bir parçası olan 'Adn' ile birlikte zikredilerek özel bir cennet türünü işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Adn kelimesi, 'ikamet etmek, bir yerde kalıcı olmak' anlamındaki 'aden' kökünden türemiştir. 'Cennâtü Adn' ifadesi, 'ikamet edilecek cennetler' veya 'ebedi kalınacak cennetler' demektir. Bu, cennetin geçici değil, sürekli bir yurt olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Adn, 'ikamet' ve 'yerleşme' manasına gelir. Araplar 'adenetü'l-bilâd' derler ki bu, 'memleketlerde ikamet ettiler' demektir. Kur'an'da 'Cennâtü Adn' olarak geçmesi, bu cennetlerin ebedi ve kalıcı ikametgahlar olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Duhûl, bir şeyin içine girmek demektir. Bu ayetteki 'yedhulûnehâ' fiili, cennet ehlinin Adn cennetlerine fiziksel olarak gireceklerini ve orada yerleşeceklerini belirtir. Bu, cennetin somut bir mekan olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'duhûl' fiili, genellikle bir mekana veya duruma giriş anlamında kullanılır. Cennet bağlamında kullanıldığında, müminlerin Allah'ın vaat ettiği mükafat yurduna kabul edilişini ve oradaki nimetlere erişimini ifade eder. Bu, kurtuluşun ve ilahi lütfun bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Haly (حلْي), ziynet ve süs eşyası demektir. 'Yuhallevne' fiili, 'süslenirler' anlamına gelir ve cennet ehlinin altın bilezikler ve inciler gibi değerli takılarla donatılacağını ifade eder. Bu, cennetin maddi güzelliklerini ve oradaki refahı vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Haly kökünden gelen 'yuhallevne' fiili, tef'il babından meçhul sigasıyla 'süslendirilirler' demektir. Bu, cennet ehlinin kendi çabalarıyla değil, Allah'ın lütfuyla süsleneceklerini gösterir. Bu süsler, onların cennetteki makamlarının ve onurlarının bir nişanesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Harîr, ipek demektir. Bu kelime, yumuşaklığı ve değeri nedeniyle cennet elbiselerini tanımlamak için kullanılmıştır. Dünyada erkeklere haram kılınan ipeğin cennette helal olması, cennetin dünyevi kısıtlamalardan arınmış bir mekan olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Harîr kelimesi, Kur'an'da cennet ehlinin giysilerini tasvir etmek için sıkça kullanılır. İpek, lüks, rahatlık ve güzellikle ilişkilendirilir. Ayetteki kullanımı, cennetin maddi nimetlerinin ve estetik zevklerinin bir parçası olarak, müminlere vaat edilen üstün yaşam kalitesini vurgular.
Fâtır Sûresi
“Adn cennetleri ki onları, Rahmân, kullarına gıyaben vâadetti. Muhakkak ki o (adn cennetleri), O'nun vâadidir, yerine gelecektir.” (19/61) Bir kişi bir ustadan bir sanat öğrendiği zaman ve ustalaşıp meslek sahibi olduğu zaman “altın bilezik” sahibi oldu denir.
Hakiki meslek tasavvuf mesleğinde ustalaşmak ve irfan ehlinden öğrendiği bu sanatın “altın bileziğini” koluna takmaktır. Daha bu zahiri âlemde bu bilezik ile süslenilir. (Murat Derûni)
(55/22) yahrücü minhümel lü’lüü vel mercanü (55/22) “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.”
Bilindiği gibi denizden çıkan birçok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır.
Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.
İnci istiridyelerin içinde oluşur. Abd denizinden çıkan “inci”, muhabbet ehlinin “göz yaşları”dır.
Mana âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır.
Rab denizinden çıkan da “mercan”dır. “Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir.
Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.
Cenab-ı Hakk diyor ki:
“Ey kulum sen gözyaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”[108] “ İz- -T-B- ”
Efendi Babamın, Fakire yazmış olduğu latif elbise nasıl olur ve dikilir yazısını buraya alıyoruz.
"En güzel elbise en güzel kumaştan dikilir" değersiz bir kumaşı en üstat terzi dikse genede hiç bir işe yaramaz bir giyişte kırışır bozulur ve emekler boşa gider. Kumaş güzel olursa, usta ustalığını gerçek olarak o kumaş ile diktiği elbisede meydana getirir, giyende hoşlanır, rahat eder, görende zevk eder. Elbise dikilmek için seçilen kumaş bir bütün parça iken evvelâ birçok parçaya bölünür, sonra bu parçalar tekrar iğne ile yavaş, yavaş yerli yerince iğne ve iplik darbeleri ile tekrar bütünleştirilmeye çalışılır.
Bu dikilen yerler ateş gibi yanan ütünün altına girer, adeta yanacak hale gelinceye kadar, bir daha kabarmaması için ütünün altında ezilirde ezilir, zayıf kumaş bu işlemlere dayanamaz, ya erir ya yanar. Güzel kaliteli hakiki bir kumaş ancak bu işlemlere dayanabilir ve neticede o kumaş, bu sefer işlenmiş halde, gene bir bütün hale dönüşür, ancak parçalardan meydana gelen bu bütün kişiyle de bütünleşmiş, onun bir parçası veya âdeta, aynısı olmuş olur ve o elbiseyi giydiği zaman asaletli bir kimse olur.
Bu durum da giyen de, diken de, gören de, memnundur, ortaya ahenkli bir görüntü çıkmıştır. İşte bir kimsenin kumaşının dikiş tutması için gerçek hakiki bir kumaş olması lâzımdır. Bu işlemlere ancak kaliteli bir kumaş dayanabilir, diğerlerinden elbise yapılsa bile sağlıklı netice alınamaz. İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. “ İz- -T-B- ”
"Altın" Saf ilmi temsil eder (zâta ait bilgi, "ayn-ı yakîn").
"Bilezik" ilmin daimî halkasıdır; tevhidin kemâlini simgeler.
"İnci" Gizli sırlara işaret eder (Füsûs’ül-Hikem’de "dürretü’l-beyzâ" diye geçer). Her inci, bir ilâhî ismin tecellîsidir.
Süslenme : "Tahallî" makamıdır (Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma).
"Elbise" hakikatte varlığın Hakk’a bürünmesidir (Libâs-ı Takvâ).
"ipek", ruhânî letâfeti ifade eder:
"Dünya ipeği bükülür, âhiret ipeği ebedîdir." (Fütûhât-ı Mekkiyye)
"Adn Cennetleri" = Vahdet makamıdır.
"Cennet, senin O’nu gördüğün yerdir."
"Altın ve inci" = İlâhî isimlerle tahakkuk.
"Mümin, Hakk’ın isimleriyle süslenir."
"İpek elbise" = Fenâ fillah’tan sonraki bekā libâsı.
"Örtünüz takvâ olsun." (A’raf 26) âyetiyle irtibatlıdır.[109]